GeriKelebek Bizim kuşak ‘başımıza ne geldi’ demeye başlıyor
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Bizim kuşak ‘başımıza ne geldi’ demeye başlıyor

Bizim kuşak ‘başımıza ne geldi’ demeye başlıyor
refid:15868340 ilişkili resim dosyası

Her yaptığının ayırdında olan, işinin üzerine kafa yoran bir müzik insanı Harun Tekin. Hem müziğe hem de dünyaya dair duru düşüncelere sahip. Onunla konuşunca anlıyorsunuz; grubu Mor ve Ötesi’nin yelkenleri yeni rüzgarlara hep açık olmuş. Müziklerinin her yeni rüzgarla evrilmesinden memnun ve mesutlar üstelik. Politik bir duruşu da olan sanatçı 2000 sonrası “Başımıza ne geldi” diye soran nesilden...

Sevgi dolu, rahat bir aile ortamında büyüdüm. İki yaşındaki bir ses kaydım var, futbol oynama sözü karşılığında piyano çalmışım. Dörtle altı yaşım arasında babamla beraber klasik müzik dinledik. Klasik müzikten sıkılmamış olmam bir işaret. 10 yaşımdayken bana klasik bir gitar alınmıştı. O gitara üç-dört yıl hiç dokunmadım. Babam, “Sen dokunmayacaksan işe yarasın birine satalım” deyince gitar derslerine başladım. Varılması gereken hedef rock grubu kurmaktı ki, sekiz ay sonra elektro gitara döndüm. Mor ve Ötesi’nin atası olan Decision grubunu orta üçteyken, 1990’da kurduk. Amerikalı ve İngiliz grupların şarkılarını olabildiğince iyi çalmaya çalışan bir gruptuk. 1994 sonunda, “Böyle İngilizce şarkıların benzerlerini çalarak nereye kadar gideceğiz? Kendi şarkılarını anadilinde yapan bir grup olalım” kararı aldık. Cahil cesaretiyle yapılan cüretkar bir hareketti. Fakat doğru bir karardı. Dinleyebileceğimiz bir müzik yapmak istiyorduk. Kendi bestelerimizi yapmaya başladık. Mor ve Ötesi ismi grubun davulcusu Kerem Kabadayı ile eski gitarcımız Derin Esmer’in bir telefon konuşmasında çıktı. “Morötesi olsa” diyor biri. Diğeri de, “Sözlükte bulunabilir olmasın araya ve koyalım” diyor. Spektrumun görülebilir son rengiyle görünemeyen tarafını bir arada tutan bir isim...

KENAN EVREN YARGILANMALI

Foça’daki konserde, “Tek ricamız Kenan Evren’in yargılanmadan ölmemesi” demiştik. Bu biraz hoyratça bir ifade. Yüksek adrenalinle binlerce kişinin karşısında ifade ettiğiniz zaman, heyecan faktörü devreye giriyor ama konunun özüyle ilgili hiç pişman değilim. Bu yaştan sonra kimseyi hapishaneye sokacak halimiz yok ama o büyük maliyeti birilerinin ödemesi lazım. 12 Eylül entelektüel bir kırılmadır aynı zamanda. 80’lerde yapılan müziği dünya sahnesindekilerle karşılaştırdığınızda terazi dengesiz bir hal alıyor. Bunun dengelendiği zaman 2000’ler. Toplumun darbeyle cebelleşmesinin 20-25 yıl aldığı teorileri de var. Ona maruz kaldığını fark etmeyen ilk kuşağın belli bir olgunluğa ulaşmasıyla alakalandırılıyor. Bu da 2004-2006 döneminde popüler kültürde darbe üzerine filmler, şarkılar ve kitapların neden yoğunlaştığını iyi açıklıyor. Belki de bizim kuşak, ‘2000’lerle beraber başımıza ne geldi’ diye bakmaya başlıyor.

Sıkışık binanın ruhlarımızda etkisi var
ALMAN LİSESİ

Ankara doğumluyum. Kimya mühendisi olan babamın iş değişikliği nedeniyle üç yaşımdayken İstanbul’a geldik. 1980’den beri burada yaşıyorum. Kentin belli bölgelerinde, örneğin Beyoğlu’nda, mahallem olan Cihangir’de, büyüdüğüm ve 20 yıl yaşadığım Levent’te, stüdyomuzun olduğu Kadıköy’de kendimi evimde gibi hissederim ama İstanbul’un her yeri avucumun içi gibi değildir. Levent İlkokulu’nda okudum. Son sene Etiler’deki Hasan Ali Yücel İlkokulu’nda geçti. Sonra Alman Lisesi’ni kazandım. Farklı dönemlerden de olsalar Alman Liselileri birbirlerine benzetirler. Birlikte çalışabilme kabiliyetleri açısından farklı bir tarafları var. Soğuk, mesafeli, ukala oldukları söylenir. İyi bir lise eğitimi aldık. Ama mekanın küçüklüğünün, okul binasının sıkışmışlığının ruhlarımıza bir etkisi vardır. Okul Beyoğlu’nun ortasında olunca şehirde ne olup bittiği konusunda erken yaşta fikriniz oluyor. Ama biraz gri tabii.

Yazar çizer takımı kurduk
FUTBOL

Futbol tutkum devam ediyor. Galatasaray taraftarıyım. Maçlara gitmiyorum, televizyon düzeyinde bir izleyiciyim. Yeni stada inşallah. Geçen yıl Bağış Erten’den bir e-mail geldi. Almanların bir yazar-çizer takımı varmış, bizi maça davet ediyormuş. “Eli kalem tutan telif eser sahibi ve futbol oynayanlardan bir takım kuralım” dedi. 16 kişilik bir kadroyla Hamburg’a gittik. Almanlar’a 7-1 yenildik. Takımda Hayko Cepkin, Doğu Yücel, Alpay Erdem, Hüseyin Karabey gibi müzisyen, oyuncu, karikatürist ve yazarlar vardı. Mağlubiyet üzerine hırslanıp haftada iki kez çalıştık. Nisan ayında yazar-çizer milli takımları turnuvasında Avrupa ikincisi olduk. Almanya ile maçımız 0-0 bitti, penaltılarla kaybettik. Yenildik ama ezilmedik durumu... Sahada dokuz numarayım, forvet. Bu ekiple paylaştığımız takım olma hissi, hayatımda en değer verdiğim deneyimlerden biri.

Müzik yaşamımda önemli bir durak
BERKLEE MÜZİK OKULU

Müzik yaşamımda dönüm noktası Kerem Kabadayı ile tanışmamdır. Alman Lisesi’nde hazırlık senesinde bir resim dersinde tanıştık. Müziğe ilgimiz bir sene sonra başladı. İlk dönemde o, lokomotif oldu. Sınıfta dört kişiyle beraber rap yapmışlığımız var. Onun üzerine kendi bölgemizde ufak bir takdir elde edince biraz daha ciddiyetle ele alalım dedik. Lisedeki müzik odasının havası da etkiledi bizi. Derin Esmer de benim için önemli bir isim. Şarkı söylemeye onun teşvikiyle başladım. 97’de Boston’a Berklee Müzik Okulu’na gitmemiz de onun teşvikiyle oldu. “Bunu yapalım, bize iyi gelir” dedi. Hakikaten öyle oldu. Fakat sonra Derin ile yollarımız ayrıldı. Berklee, dünyanın sayılı müzik okullarından biri. Müzik teknolojisinden, armoniye, eşlik yaparak şarkı söylemeye kadar bir sürü dersi yaz okulu şeklinde aldık.

Popülerleştikçe politikleştik
ŞARKILARIMIZ

Siyasetle, Türkiye’nin sorunlarıyla ilgilenenler, popüler kültüre dahil olmaktan hoşlanmıyor. Popüler kültürün merkezinde olanlar da oralara girmek istemiyor. Herhalde biz bu iki kümenin kesişiminin ortasına denk düşüyoruz. ‘Darbe’ parçasını Türkiye, 12 Eylül’ü bu kadar tartışmadan önce 2005’te yapmıştık. O zaman dinleyicilerden de karşılığını buldu. 12 Eylül’de ailemizi darmadağın eden bir şey yaşanmamış. Memleketin yalpaladığını fark etmeyle başlayan bir şey var. 2001 sonrasında 23-24 yaşındayken merak edip Türkiye’nin yakın tarihiyle ilgili okumalara başladım. Ayrıca Amerika’nın, Irak’a 2003’te saldırısına politik vizyon getiren bir tarafı oldu. “Savaşa hiç gerek yok” diye bir single da yapmıştık o zaman. Mesele, tarihe not düşmek ve olaya ufacık da olsa bir müdahalede bulunmaktı. 1 Mart günü Ankara’da Tandoğan mitinginde on binlerce kişi hep beraber o şarkıyı söyledik. Sabah miting, akşam tezkere görüşmeleri oldu. Geriye bakınca mutluyuz.

Gerginlik çıkmasın diye susarız
SAHNE

Konserler yüksek adrenalin salgılanmasına neden oluyor. Gerginlik çıkmasın diye konser bittikten sonra 10-15 dakika önemli bir meseleyi konuşmamaya dikkat ederiz. Ama normal zamanlarda Burak, Kerem, Kerem ve ben gerçekten çok iyi anlaşan ve birlikte müzik yapmaya her şeyin ötesinde değer veren dört yol arkadaşıyız. Sahneyi bir interaksiyon mecrası olarak görüyorum. İletişim kurma açısından dişi bir faaliyet denebilir. Ama erkek tarafı da çok güçlü çünkü bir hakim olma, bir iktidar hali var.

Bizi seçmelerine inanamamıştık
EUROVISION

Eurovision performansı da enteresan. Hayatta bir kere denenmesinde sakınca olmayan bir şey. Bir kere anadilinde şarkı söyleyen grup ve sanatçıların öyle zirveyi zorlama durumu yok. Bizim müziğimizle daha önce hiç buluşmamış milyonlara ulaşmak ve yeni şeyler öğrenmek istedik. Bu açılardan çok başarılı oldu. TRT’nin bizi seçmesine biz de inanamamıştık. Bizi neden seçtikleri benim için hala soru işareti. Ama şunu biliyoruz ki, müzik dairesinde bizim iyi bir iş çıkaracağımıza ikna olan, çok deneyimli bürokratlar vardı.

Şarkılarımız evrildi
MÜZİK

Boston’dan önce 1996’da ‘Şehir’ albümümüz çıkmıştı. Yeni çıkan ‘Masumiyetin Ziyan Olmaz’ altıncı stüdyo albümümüz. Şarkılarımız zaman içinde tabii ki evrildi. Müziğimiz giderek daha rahatladı, kendimizi daha iyi ifade eder olduk. Yayınladıklarımız, yapmaktan hoşlandığımız müzikler ama yapmaktan hoşlandığımız bütün müzikleri de yayınlamıyoruz. 2005’te ideale yakın bir prova alanı kurduk. Stüdyomuzda çaldığımız her şeyi kaydedebiliyoruz. 20-30 dakika durmadan çaldığımız çok güzel kayıtlar var. Başka türlere göz kırpan, daha gürültülü, daha dans edilebilir, daha hafif, daha deneysel, daha buralı parçalar-sesler var. Müziğimiz daha çok evrilme potansiyeli taşıyor. Yaptığımız, Türkçe sözlü alternatif rock olarak adlandırılabilir. Müzikten haberdar olup da bizden haberdar olmayan birileri için bu açıklayıcı bir tanım, yoksa illa sınıflandırmaya gerek yok bence.

Başıma gelen en iyi şeylerden
BOĞAZİÇİ FELSEFE BÖLÜMÜ

Lisede iyi bir öğrenciydim ama o kadar da çalışkan değildim. Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü’nü kazandığımda ne okuyacağım konusunda fikrim yoktu. Hayatta başıma gelen en iyi şeylerdendir herhalde. Üniversiteyle müziği birlikte götürmek bir dönem çok zor oldu. O sırada bire bir baş edebileceğimiz kadar dinleyicimiz vardı ama grubun menajeri ve yardım eden başka insanlar yoktu. Bir sürü işle kendi kendimiz uğraşıyorduk. Onları biz yapmasak o iş bir yere evrilmeyecekti, o yüzden 1999’da bir dönem okulu dondurdum, sonra dönüp okulu bitirdim. Lisans tezim, ‘aşırı milliyetçilerle anti milliyetçilerin konuşabilecekleri alanlar ve diyalog ihtimali olabilir mi’ sorusunun araştırılmasıydı. Bir tarafta Muhsin Yazıcıoğlu, öbür tarafta da Baskın Oran gibi isimler olacaktı. Fakat Muhsin Bey vefat edince Baskın Hoca, “Rahmetli ‘Oturalım Ermeni meselesi dahil ne varsa konuşalım’ demişti ama nasip olmadı” diye yazdı; benim tez havada kaldı. Sonuçta olabiliyormuş! Tez hocalarımla oturup tekrar konuşacağız.

Çevirmen olarak çalıştım
DEPREM

1999 Ağustosu’ndaki depremden sonra Açık Radyo’nun Deprem İletişim Merkezi’nde çalıştım. Radyo bir anda sivil toplum örgütleri network’üne dönüştü. Ona tanıklık ettim. Orada bir sürü iyi iş yapıldı, çok şey öğrendim. Üçüncü gün bir Alman kurtarma grubuyla çevirmen olarak deprem bölgesine gitmiştim. Yıkım çok büyüktü. Depremden ders çıkarmak ve pek çok şeyi yeniden inşa etme şansımız vardı ama ıskalandı.

Artık tamamen farklı uçlardayız
YALÇIK KÜÇÜK

Siyasetle parti düzeyinde hiç ilişkim olmadı. En çok Küresel Barış ve Adalet Koalisyonu’nun etkinliklerine katıldım. Bir de Baskın Oran ve Ufuk Uras’ın kampanyalarını desteklemiştik. Yalçın Küçük’ü, Enis Batur’un onunla yaptığı bir söyleşi sayesinde tanıdım. 2003-2004’te tanıştık, çok da kibar bir insan. Yazdıklarının edebi tarafı kuvvetli. Politik görüşlerinden de bir süre için etkilendiğimi saklamayacağım. Ama geçici bir etkiydi. Şimdi tamamen farklı uçlardayız. İlgi çekici, egzantrik bir insan.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle