Şaşırtıcı bulgu: Koşmak için yaratılmışız!

Güncelleme Tarihi:

Şaşırtıcı bulgu: Koşmak için yaratılmışız
Oluşturulma Tarihi: Ağustos 22, 2005 00:17

Bizler nasıl insan olduk? Bizleri diğer canlılardan ayıran özellik ne? Bu sorulara şimdiye kadar çok çeşitli yanıtlar verilse de, iki Amerikalı bilim insanı, Harvard Üniversitesi’nden Daniel Lieberman ve Utah Üniversitesi’nden Dennis Bramble’a göre, koşmaktaki dayanıklılığımız, bizi diğer canlılardan ayırıyor! Bizler koşmak için yaratılmışız!

Bizler nasıl insan olduk? Bizleri diğer canlılardan ayıran özellik ne? Bu sorulara şimdiye kadar çok çeşitli yanıtlar verilse de, iki Amerikalı bilim insanı, Harvard Üniversitesi’nden Daniel Lieberman ve Utah Üniversitesi’nden Dennis Bramble’a göre, koşmaktaki dayanıklılığımız, bizi diğer canlılardan ayırıyor! Bizler koşmak için yaratılmışız!

Dünya bilim dergilerinde ilgi çeken bu konuya Fransız bilim dergisi Science et Vie de geniş yer verdi. İki Amerikalı antropoloğun bu konuda şimdiye kadar hiç gündeme gelmemiş bulgularından yola çıkılarak şaşırtıcı bilgiler ortaya konuluyor.

"Bizi ayıran onca özellik varken, hayvanlardan temel ayırıcı özelliğimizin koşmak olduğu fikri, pek de kolay kabul edilebilir görünmüyor. Belki bu açıklama, türümüzü diğer canlılardan ayıran daha üstün özelliklere sahip olduğumuzu düşünenleri rahatsız edebilir, ancak Amerikalı iki antropolog bu bulgularını sağlam kanıtlara dayandırıyor.

Mirası sürdürüyoruz

Öte yandan, modern insanın aşırı hareketsizliği düşünüldüğünde türümüzün aslına ne kadar ihanet ettiğini ortaya koyması açısından da tuhaf bir ironi yaratıyor.

Ancak iki araştırmacının buldukları kanıtlar, türümüzün dayanıklılık koşusuyla bugünkü insana dönüştüğünü kuşkulara yer bırakmayacak şekilde doğruluyor. Atalarımız iki milyon yıl önce dayanıklılık yarışında uzmanlaşarak kilometrelerce yol koşabilmişler.

Bu hareket yeteneği de onların büyük maymunlardan ayrılmalarını sağlamış. Günümüzün modern insanı da bu uzun koşu geleneğinin bir anlamda mirasçısı sayılır.

Gerçi artık koşmak bir yana yürümeye bile üşense, bu mirasın kalıntıları hala olağanüstü dayanıklılık kapasitesi sunmaya devam ediyor; bu memelilerde ender rastlanan, maymungillerde ise salt insanoğluna özgü bir özellik.

Bu koşullarda evrimde dayanıklılık koşusunun insanoğluna avantaj sunduğu bir gerçek. İşte kökenlerimizle ilgili sır da buradan kaynaklanıyor.

Ense bağı kilit rolde

Bu ilginç araştırmanın geçmişi Daniel Lieberman’ın domuzları yürüyen halı üzerine yerleştirdiği on dört yıl öncesine dayanıyor. Amerikalı antropolog öğrencileriyle birlikte kemiklerin iskelet üzerine etki eden değişik kuvvetlere uyum sağlaması üzerinde çalışıyor. Ancak kobaylar pek de bu deneyden memnun kalmıyor; domuzları koşturmak imkansız bir hal alıyor.

Bu durum karşısında meraka kapılan antropolog domuzların niçin koşmadıkları konusunda biyomekanisyen arkadaşı Dennis Bramble’a danışıyor; Bramble sırrı şöyle çözüyor: Domuzlar koşamıyorlar, çünkü başı dengede tutan ense bağına sahip değiller. Boynun arkasında yer alan bu geniş doku şeridi koşu sırasında dengeyi sağlıyor. Nitekim yalnızca koşabilen hayvanlar bu bağa sahipler. Örneğin, maymunlar bundan mahrum.

Bu bağ iskelet üzerinde "orta ense çizgisi" denilen, kafatasının zemininde küçük bir ibik şeklinde bir iz bırakıyor. Amerikalı antropoloğa göre, bu izden bağın ne zaman ortaya çıktığı anlaşılabiliyor. Bu bilgileri edindikten sonra domuzlarla uğraşmaktan vazgeçen Lieberman laboratuvarındaki raflarda yer alan insan ve insan öncesi canlıların kafataslarının kopyalarını incelemeye başlıyor.

Ense bağının önemi

Ve şaşırtıcı bir biçimde, orta ense çizgisinin Homo türünün fosillerinde yer aldığını görüyor.

Peki bu sonradan eklenen parça insanlaşma sürecine özgü olabilir mi? Koşuya uyumla modern insanın ortaya çıkışı arasında bir bağıntı kurulabilir mi? Amerikalı araştırmacıların araştırmak için tüm enerjilerini verdikleri bu sorular henüz yanıtlanmadı.

Amerikalı bilim adamı, modern insanın olağanüstü koşma yetisinin araştırmalarını sürdürmeleri için kendilerini ikna ettiğini kaydediyor. Günümüz insanının hareketsizliği göz önüne alındığında bu açıklamaya inanmak zor olsa da pek çok hareket uzmanı dayanıklılık yarışında çok az hayvanın insanla baş edebileceğini ifade ediyor.

Peki bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: Anatomileri çok farklı olmasına rağmen dört ayaklıların performansıyla iki ayaklılarınkini karşılaştırmak mümkün mü?

Hız farkı

İki taraf karşılaştırıldığında ön ayakları arasında ciddi bir evre tezatlığı göze çarpıyor: Ayak ya da sol bacak sağdakiyle simetrik olarak gelişiyor. Hayvandaki yürüyüş tarzı ise insanlarda rastlanmayan asimetrik bir görüntü sergiliyor.

Fransa Ulusal Doğa Bilimleri Müzesi’nden Jean-Pierre Gasc, hayvanlardaki yürüyüş şeklinin aslında daha avantajlı olduğunu, atılan adımın daha uzun olmasını sağladığını kaydediyor. Böylece insanlardan farklı olarak hayvanlarda omurga yay işlevini görüyor.

Dört ayaklıların katettiği mesafeler ve hızları insanınkiyle karşılaştırıldığında ortaya çok ilginç sonuçlar ortaya çıkıyor: Pazar sabahları jogging yapan birisinin hızı (saatte 11 ila 15 km) aynı ağırlıktaki dört ayaklılardan daha fazla (saatte 10 km).

İki saat boyunca saatte 20 km’nin üzerinde hız yapabilen maraton koşucularına gelince, kurtlar, atlar, sırtlanlar ve birkaç köpek türü dışında çok az hayvan insanı geçebilecek kapasiteye sahip. Üstelik en yakın kuzenlerimiz olan büyük maymunların dahi bu yetiye sahip olmaması şaşırtıcı bir durum.

Lieberman, şimdiye kadar insanoğlu hızlı olmadığı için türümüzün performansının düşük olduğunu düşündüklerini, oysa dayanıklılık açısından bakıldığında insanoğlunun şampiyon olduğunu belirtiyor.

Aşil kirişi

Bu gizemli yeteneğin tek sorumlusu ense bağı da değil. Dayanıklılığı kolaylaştıran kiriş, kas, iskelet v.s. gibi daha bir sürü unsur var. Kısacası ayaklardan başa kadar insan bedeni koşuya uygun şekilde düzenlenmiş.

Ayak yere bastığında enerji depolamaya yarayan Aşil kirişi daha sonra ileriye doğru hamlede bu depoladığı enerjiyi kullanarak koşu sırasında metabolizmada yüzde 50’lik bir tasarruf sağlıyor. Lieberman, Aşil kirişinin yürüme sırasında hiçbir işe yaramadığına dikkat çekiyor. Nitekim maymunlarda Aşil kirişi yok.

Baldırları doğrudan ayak kemiklerine bağlı. Yalnızca fil gibi büyük memeliler ya da köpek, kanguru ya da at gibi koşmaya alışık hayvanlarda bu kiriş görülüyor. İki araştırmacı, koşunun etkisi olmadan bu doğal yayın varlığının açıklanamayacağını kaydediyor.

Kaslara gelince, kaba etlerin hacmi yine insana özgü bir özellik. Maymunlarda da bu var ancak düz kas halinde; oysa insanda çok daha hacimli ve güçlü... Bu kaslar özellikle koşuda harekete geçiyorlar. Ayaklarımızın gelişmiş olmasını da koşmaya borçluyuz. Jean-Pierre Gasc, uzun ayaktaki kısa ve paralel parmakların ileriye doğru hamleyi kolaylaştırdığını kaydediyor. .

İlk koşucu Homo erectus’tu

Maymuna gelince ayakları düz, ayak başparmağı kası ise uzaklaştırıcıdır. Hepsi bu da değil. Koşu şokların eşit dağılımını ve bunların uygun şekilde emilmesini gerektirir; işte bizim geniş eklem yüzeylerimiz de bunun için yapılmıştır, uzun bacaklarımız ise daha büyük hamleler yapmamızı sağlar.

Öte yandan, dayanıklılık ürettiği ısı fazlasını atmayı gerektirir; bizim türümüz de hayvan soyunun sahip olduğu en iyi "soğutma sistemleri"nden birini içeriyor: Bedenimizin bütününe yayılmış olan ter salgılayıcı bezler yalnızca at, kanguru ya da bazı köpekgiller gibi az sayıda hayvanda bulunur. Hatta sınırlı tüylülük, dar ve uzun beden yapımız da çevreyle olan ısı alışverişini etkileyen unsurlar. Kısacası insanoğlu koşmaya uygun şekilde tasarlanmış.

Tüm bu bilgilerden sonra geriye bu "yeti"nin evrimin hangi sürecinde ortaya çıktığını bulmak kalıyor. Ancak kas ve kiriş gibi yumuşak dokular fosilleşmediğinden bu alanda araştırma yapmak zorlaşıyor. Ancak yine iskelette devinimin izlerine rastlamak mümkün.

Neden koşmaya başladık

Ama koşma konusundaki yetimizi ve sınırlarımızı belirleyen eklem yüzeylerinin genişliği, ayak kemiklerinin yapısı, uzuvların uzunluğu ya da kalçaların yüksekliği gibi iskeletle ilgili başka unsurlar da söz konusu.

Fosillerle ilgili bu yeni analizlerinin sonunda iki bilim adamı şu sonuca vardı: Dayanıklılığa uyumla ilişkili ilk belirtiler yaklaşık iki milyon yıl önce ortaya çıktı. Yani artık Homo runner (koşucu) da diyebileceğimiz Homo erectus’la birlikte...

Lieberman bulgularıyla ilgili şu açıklamalarda bulunuyor: "Yürüyüş tek başına tüm bu uyum sağlamaları açıklayamıyor. Koşma yay mekaniğine göre işlerken yürümenin temelinde sarkıl mekaniği yer alıyor."

Kısacası uzun süreli koşma ortama uyum sağlamada önemli bir işlev üstlendi. Peki ama insan kaçmak için mi yoksa bir şeyleri yakalamak amacıyla mı koşmaya başladı?

Atalarımızın geniş bozkırlarda yaşadıklarını düşünelim. Yani iki milyon yıl önce... Bu insanlar toplayarak bazen de avlanarak geçiniyorlardı. Ama avcı olarak henüz gereken silahları bulmamışlardı. Ayrıca insan hızlı değildir. Bir avı yakalamak isterse en iyi yöntem sürekli onu takip ederek yormaktır. Ancak bu da enerji israfı demek olduğundan pek akılcı bir yöntem değil...

Akbaba kurnazlığı

Peki o halde et nasıl elde edilecek? Amerikalı antropolog, atalarımız için en basit yöntemin akbabaları taklit etmek olabileceğini kaydediyor. Nitekim, antropolojik ve etnolojik araştırmalar da bunu kanıtlıyor.

Ama leşlerle ilgilenen yalnızca akbabalar değildi. Vahşi köpekler ve sırtlanlar da, düşman ölü soyucularının çekilerek ganimetten arta kalanları kendilerine bırakmalarını bekliyorlardı. En iyi parçayı kapmak için de sonuçta yarışı birinci bitirmek gerekiyordu. Peki bu nasıl başarılacaktı?

Tabii ki, gökyüzünü ve akbabaları gözleyerek. Sıra bunlara geldiğinde en iyi gözlemciler ve en dayanıklılar en kárlı çıkacak olanlardı. Antropolog, bu hipotezin kanıtlanamadığını ancak dayanıklılığın protein ve yağ bakımından daha zengin gıdalara nasıl ulaşıldığını açıklayabildiğini belirtiyor. En dayanıklı olanları daha iyi gelişiyorlar ve daha sağlıklı nesiller ortaya koyuyorlardı.

Hatta bilim adamları bu hipotezlerinde daha da ileriye gidip, insanoğluna özgü şaşırtıcı zihinsel kapasiteyi de bu özelliğe dayandırıyorlar. Protein bakımından zengin bir beslenme beynin daha hızlı gelişimini sağlıyor. Nitekim kalori ve besin değeri açısından zengin etin sindirimi lifli yiyeceklere göre daha kolay. Bu da dönüşüm için daha az enerji anlamına geliyor; bu enerji daha sonra beyin tarafından telafi edilebiliyor.

O halde bizler zihinsel gelişimimizi dayanıklılık koşusunu gerçekleştirmiş olan atalarımıza mı borçluyuz? Şimdiye kadar sözü edilmemiş olan bu hipotez devrimsel nitelikte... tabii bilim dünyasınca geniş kabul ve destek görürse!...

Ayaklarımıza doğuştan olan koşu yetisini yeniden kazandırmak

Leonardo da Vinci, "ayaklarımız teknoloji harikası ve gerçek bir sanat eseridir" diyordu. Nedeni ise, 26 kemiği ve on ikiyi aşkın kasıyla ayağın anatomi öğrencileri için tam bir kabus olmasıydı. Öte yandan, ayağın aynı zamanda evrim sürecinde insan bedeninin en az değişmiş kısmı olması da şaşırtıcı.

Ayağın kavisli yapısı, paralel kısa parmakları ve geniş tabanı şimdiye kadar bulunmuş olan fosillere göre yaklaşık 2 milyon yıldan beri varlığını koruyor. Daniel Lieberman ve Dennis Bramble insanoğlunun da zaten iki milyon yıl önce koşmaya başladığına dikkat çekiyorlar. Nitekim ayak doğal olarak koşmak için yapılmış. Dizin bükülmesiyle bağıntılı taban kavisi yere basmadan kaynaklanan şokun önemli bir bölümünü emiyor.

Kirişi sistemi ise Ğ özellikle Aşil kirişi- kısa ve paralel parmakların yardımıyla itme evresi için enerjiyi onarıp eski durumuna getiriyor. Kısacası bizler yalnızca yürümekle kalmayıp aynı zamanda çıplak ayakla koşabiliriz de. Oysa günümüzde spor ayakkabılara baktığımızda gittikçe daha karmaşık, şokları emebilecek, daha iyi sıçramaya elverişli ayakkabılar görüyoruz.

Bu ayakkabılar ise ayağın hareketini azalttığından kas bozulmasına yol açabiliyorlar. Nitekim bazı ayakkabı üreticileri bunun farkına vardığından daha hafif, fazla teknolojik donanımı olmayan, çıplak ayak etkisi yaratabilecek ayakkabılar geliştirmeye başladılar. Bunda amaç ayağı çalışmaya yeniden alıştırarak doğuştan olan yeteneklerini geri vermek.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!