GeriKelebek Üç aylık birlikteliğe bir ömür veren hostes
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Üç aylık birlikteliğe bir ömür veren hostes

Abone Olgoogle-news

Anıtkabir eteklerinden gelincik topladığı günler, 1957’de aniden sona erdi. Babası sessizce çekilip gitmişti yaşamından. Ayşecan’ın yaşamı da o gelinciklere konan kelebeklerin kanatları kadar hassas ve kırılgandı artık.

Anneannesinin İstanbul’daki evine taşındıklarında neşeli, cıvıl cıvıl konuşan Ayşecan, Ankara’da kalmıştı. Yüzü gülmeyen, konuşma güçlüğü çeken 10 yaşında bir kız çocuğuydu İstanbul’da yaşayan.

Mutlu olduğu tek yer, psikiyatrist Erdoğan Bey’in Bahariye Caddesi’ndeki muayenehanesiydi. Okul çıkışında koşarak gidiyordu oraya. Başkalarının yanında kekeleyerek de olsa konuşmaya başlayabilmesi için terapi seanslarının üç yıl kadar sürmesi gerekti.

Akşamları anneannesinin udundan yükselen hüzünlü nağmeleri dinliyordu Ayşecan. Anneannesi Fahriye Hanım, ud çalarken gençlik yıllarına dalıp gidiyordu çoğu kez. Hiç doyamadığı ilk kocası geliyordu gözünün önüne. Tabip albay olan kocası, henüz üç aylık evliyken Rus Harbi’ne gitmiş, geri dönememişti.

İlk kızına hamile olduğunu sonradan anlayan Fahriye Hanım, bir süre sonra veteriner Şükrü Bey’le evlendi. Ayşecan’ın annesi Betül, Fahriye Hanım’ın ikinci evliliğindendi.

MUTLULUKTAN UÇURAN KANATLARI KIRILDI

Ayşecan’ın, alıştığı bu düzen de yıkıldı üç yıl sonra. Betül Hanım annesinin yolunu izleyip, ikinci evliliğini yapmıştı. Anneannesinin evinden taşındılar. Ayşecan, yeni babasına ısınamadı. Kendisini ‘Gülçiçeğim, kayısı kokulum’ diye seven babasının sıcaklığını özlüyordu o.

1966 yılında Üsküdar Kız Koleji’nden mezun olduğunda acılarıyla birlikte büyümüş bir genç kızdı artık. Güzel Sanatlar Akademisi’ne gitmek, resimlerle örülü bir kozada yaşamak istiyordu. Annesi izin vermedi akademiye gitmesine. O da Türk Hava Yolları’nda çalışmaya başladı hostes olarak.

Yeni şehirler, yeni insanlar tanıyor; sürekli bir ülkeden diğerine uçup duruyordu. Mutluluğu havada yakalamıştı. Müzeler geziyor, konserlere gidiyor, harcırahlarını biriktirmek yerine yaşamdan tad almak için kullanıyordu.

Frankfurt’ta bir akşam yemeği, Paris’te Şanzelize’de yudumladığı bir kadeh şarap, biriktireceği paradan daha büyük haz veriyordu Ayşecan’a. En lüks restoranlarda yemek yiyip, şık eğlence mekanlarında dans ediyordu.

Birlikte olmaktan mutlu olduğu bir sevgilisi de vardı. Evlenmeye karar vermişlerdi. 1972 Ekim’inde nikah tarihini alıp, düğün hazırlıklarına başladılar.

Ancak nikaha bir hafta kala, Ayşecan’ı mutluluktan uçuran kanatlar, kötü bir haberle kırıldı. Tıpkı babası gibi evleneceği adam da bir trafik kazasına kurban gitmişti.

Yaşadıklarını unutmak isterken kendini bir anda Beyrut’ta buldu. THY’den ayrılmış, Suudi Arabistan Havayolları kursuna başlamıştı. İki ay kadar sürdü Beyrut macerası.

İnsanı içine çeken bir kentti Beyrut. Ayşecan kenti sevmiş olsa da yeni işine ısınamadı. Oradan ayrılarak Amerika’ya gitti. Şansını bu kez orada denedi.

1975’te özlemle İstanbul’a döndüğünde annesini, bildiği adreste bulamadı. Kocasının isteği üzerine Bodrum’a yerleşmişlerdi. Annesine kırılan Ayşecan, yapayalnız kaldı İstanbul’da.

Özel bir şirkette yönetici sekreter olarak çalışırken, mühendis Hakkı girdi yaşamına. Yalnızlıktan onunla kurtuldu. Aşk yoktu bu ilişkide. Zamanla alışkanlığa dönüşmüştü. Ne ayrılabiliyor, ne evlenebiliyorlardı. Marazi biçimde sürüp gitti birliktelikleri. Ta ki, Ayşecan bir gün güç bulup noktalayana değin.

ANNEANNEYLE KADERLERİ BİRBİRİNE BENZEDİ

Yaşamındaki bütün taşları yerinden oynatacak Önder ile 1982 Nisan’ında tanıştı. İstanbul Teknik Üniversitesi Sanayi Mühendisliği Bölümü’nü yeni bitirmiş, tez hazırlıyordu Önder. Zengin bir ailenin, üzerine titrediği tek oğluydu.

Ayşecan, hayatı boyunca aradığı sevgiyi bulmuştu onda. Yaşamında hiç olmadığı kadar mutluydu Önder ile birlikte olduğu anlarda. Saatlerce konuşmadan el ele oturup, birbirlerinin gözlerinde kayboluyorlardı. Üç ay kadar sürdü başında esen kavak yelleri. Ayşecan, gerçekçi düşünmeye başladığında kaygı duydu. Önder henüz 23’ündeydi. Aralarında tam 10 yaş fark vardı.

Muhtemelen ailesi evlenmelerine izin vermeyecek, yaşamının önemli bir yol ayrımında olan Önder, zarar görecekti olacaklardan. ‘Onun parlak geleceğini karartmaya hakkım var mı?’ diye düşündü.

Bir gün Önder’i karşısına oturtup anlattı kaygılarını. Olamayacak bir ilişkiydi onlarınki. Önder’i güçlükle ikna etti ayrılmaya. Gözyaşları arasında veda ederken birbirlerine söz verdiler:

- Yıllar geçse de birbirimizin kalbindeki yerine sahip çıkacağız.

Ayşecan, böylece onu yaşamından tamamen çıkardığını sanıyordu. Ama yanılmıştı. Birkaç ay sonra hamile olduğunu öğrendi, beş aylıktı karnındaki bebek.

Anneannesi geldi aklına. Onunla aynı kaderi paylaşıyordu! Üç aylık birliktelik ve sonradan öğrenilen bir hamilelik!

Aldırmayı bir an bile düşünmedi, kızını doğuracaktı. Önder’e de hemen haber vermeyecek, çocuğun dünyaya gelmesini bekleyecekti.

Kızı Zehra doğduğunda Önder, master için ABD’ye gidiyordu. Ayşecan yine geleceğini düşünerek söyleyemedi ona baba olduğunu. ‘En iyisi dönmesini bekleyeyim’ diye düşündü.

Önder, Türkiye’ye kötü bir sürprizle döndü. Evlenmişti. Ayşecan, büyük aşkının evlendiğini öğrenince kurşun yemiş gibi oldu. Şimdi ne yapacaktı?

Garip bir koruma içgüdüsü yönlendiriyordu onu. Uzun beyin fırtınalarının ardından kararını verdi. Söyleyemezdi, çocuklarının olduğunu Önder’e. Yeni evli çiftin beraberliği bu haberle sarsılabilirdi. Birkaç yıl daha beklemeliydi!

Eskiden tek başına mücadele ettiği yaşamı, artık iki kişi olarak göğüsleyecekti. Evlilik dışı çocuk doğurmasını, ailesi ve yakınlarının kabul etmesi kolay olmadı. Yıllarca büyük baskı altında kaldı Ayşecan.

Mali zorluklar da eklenince babaannesinin, babasından kendisine kalan mirasa karşılık olarak aldığı evini satıp kiraya çıktı. Üzüntü ve gerginlik, onu yatağa düşürdü sonunda. Panik atak krizleri geçiriyordu!

Yedi ay sürdü panik atakla mücadelesi. 12 yaşına gelmiş olan Zehra’nın sevgisi, hayata döndürdü onu yeniden.

KIZINI GÖRMEK İSTEMEYİNCE BABALIK DAVASI AÇTI

Ayağa kalktığında kararını verdi. Hastalığı boyunca ‘Ya bana bir şey olsa, Zehra ne yapar? Kim bakar ona?’ diye endişelenmişti. Önder’e kızı olduğunu söylemeliydi. Aradan bunca yıl geçmişti.

Telefon etti, bir çırpıda anlattı kızı olduğunu ona. Önder, beklediğinin tersine gayet sakin karşılamıştı anlattıklarını.

- Sen güçlüsündür. Bu yaşa kadar büyütmüşsün, bundan sonra da büyütürsün. Ben düzenimi bozamam.

Dünyası karardı Ayşecan’ın. Üç aylık beraber olup, ömrünü verdiği adamdı bunları söyleyen. Kızını merak bile etmemiş, görmek istememişti.

Bu sarsıcı olayın ardından iki darbe daha yedi. Kurduğu emlak ve dekorasyon şirketi, iflas etmişti. Bir de, kocasının ölümünden sonra Bodrum’da yalnız yaşayan annesinden hastalık haberi geldi. Alzheimer teşhisi konmuştu.

Bodrum’a gidecekti çaresiz. Annesini gördüğünde içindeki bütün kırgınlıklardan arındı. Anne sevgisini hissetmişti onun gözlerinde. Yeniden anne kız olmaları güç verdi Ayşecan’a. Ancak 10 ay kadar sürdü annesiyle birlikteliği. Aralık 1998’de kaybetti onu.

Yine sorunlarıyla baş başa kalmıştı. Annesinin emekli maaşı kesilince Bodrum’da özel bir liseye kaydettirdiği Zehra’nın okul taksitlerini ödeyemez oldu.

Önder’den yardım istemekten başka çaresi yoktu. Telefon edip durumunu anlattı. Kızının okul ücretini ve ev kirasını ödemeyi kabul etti Önder. Ayşecan sevinmişti. ‘Kızım güvende artık’ diye düşündü.

Fakat üç ay sonra Önder’in avukatından gelen telefonla yine her şey altüst oldu. Avukat, mali yardımın kesileceğini haber veriyordu:

- Önder bey, durumu karısına anlattı ve beklemediği bir tepkiyle karşılaştı. Para verebilmek için dava açmanızı istiyor.

Önder’in eşi iletişim profesörüydü. Önder ise bir sigorta şirketinin genel müdürü. Mallarının önemli bir bölümü eşinin üzerineydi. Eşi, onu terk etmek ve çocuğunu alarak Amerika’ya gitmekle tehdit edince boyun eğmişti.

Ayşecan’a tek seçenek kalıyordu bu durumda, mahkemeye başvurmak. Dava açtı. Yargılama sürerken, yetim maaşı yetmediğinden, varolan üç beş parça malvarlığını da satıp savarak Zehra’nın okula devam etmesini sağladı.

BU KADAR NEFRETİ ANLAMAK İMKANSIZDI ONUN İÇİN

Zehra, liseyi bitirip İstanbul Üniversitesi Veterinerlik Fakültesi’ni kazandığında dava hálá sürüyordu. Ayşecan’ın durumu daha da zorlaşmıştı. Kızının öğrenim giderlerini karşılamasına imkan yoktu. Dostları imdadına yetişti. Araya girip, Zehra’yı dedesiyle tanıştırdılar. Mahmut Bey, ilk görüşte sevmişti torununu. Zehra ile dedesi arasında sevgi bağı oluştu.Torununu, sahibi olduğu bir daireye yerleştirdi Mahmut Bey. Okul giderlerini de karşılamaya başladı. Önder’in eşi Müjgan bu gelişmeyi öğrenene kadar sorun yoktu. Zehra mutluydu.

Müjgan’ın olan biteni duyması aile faciasına dönüştürdü olayı. Önder, çıkan kavgada tereddüt göstermeden, eşinin yanında yer alınca Mahmut Bey, Müjgan’ın karşısında yalnız kalmıştı. Yaşlı adamın gücü yetmedi gelinine.

Dişli, ‘Dediğim dedik’ bir kadındı Müjgan. Girdiği bir kavgayı kaybetmesi söz konusu bile olamazdı. Yine o kazandı.

Kendi koşullarını kabul ettirmişti herkese. Dedesi, torunuyla görüşmemeye söz verdi ateşkes sağlayabilmek için. Dayattığı koşullarından biri de Ayşecan’ın İstanbul’a adım atmamasıydı.

Müjgan, yaşamının bir kenarında durmasını hazmedemediği Ayşecan ile aynı kentte bulunmak, aynı havayı solumak bile istemiyordu. Bu kadar nefreti anlayabilmek mümkün değildi!

Ayşecan razı oldu bu ağır koşula. Mahmut Bey, ancak bu durumda torununun ev kirasını ödeyebilecek ve küçük bir miktar cep harçlığı verebilecekti. Kızını okutabilmek için başka şansı yoktu Ayşecan’ın. Onun iyiliği için dayanacaktı.

Bodrum’da güçsüz, çaresiz kalakaldı. Yalnız yaşamı o kadar kara bulutlarla doluydu ki, Bodrum’un güneşinin pırıltısını, denizinin coşkusunu görmesini engelliyordu. Bütün renkler çekilmişti içinden.

Yaşamla tek bağı, Zehra’ydı. Uzaktan da olsa sevgi verdi ona. Geleceğini güvenceye almak için Önder’e açtığı babalık davasına olanca gücüyle asıldı.

İyi haber geldiğinde, tarihler 10 Şubat 2004’ü gösteriyordu. Ayşecan kazanmış, mahkeme Zehra’nın Önder’in kızı olduğuna karar vermişti.

Birlikte olduğu üç ay için ömrünü verdiği adamı dava dosyasına gömdü. Kapağını bir daha açmamak üzere...

OKURA PUSULA

DAVA HALEN YARGITAY’DA

‘Ayşecan’ hanımın mektubu, babasına övgüleriyle başlıyordu. Ailenin köklerinin dile getirilmesinin ardından geliyordu kendi yaşadıkları. Trajik bir yaşamdı onunki. Ankara’da doğmuş, dünyanın çeşitli kentlerinde dolaştıktan sonra İstanbul’da ağır bir darbe almış ve Bodrum’a çekilmişti. Her şeye rağmen bütün yaşadıklarından geriye kalan en güzel şey, kızıydı.

Bu öyküyü yeniden kaleme alırken, bazı ayrıntıları doğru yazabilmek açısından Bodrum ile telefon köprüsü kurdum. Son konuşmalarımızdan birinde çok mutluydu ‘Ayşecan’ Hanım. Üniversite üçüncü sınıfa gelen kızı, bir yayınevinde çevirmen olarak işe başlıyordu!

Tahmin edersiniz, ‘Ayşecan’ başta olmak üzere hiçbiri öykünün kahramanlarının gerçek isimleri değil. ‘Ayşecan’ Hanım’ın isteğine uyarak ve insanların hálá açık olan yaralarını daha fazla deşmemek için isimleri değiştirdim.

Son bir not, babalık davası temyiz başvurusu nedeniyle halen Yargıtay’da inceleniyor.

Yaşam öykünüzü bekliyoruz

Fax: 0 (212) 677 0 888
e-mail: fbildirici@hurriyet.com.tr
Mektup adresi: Anlatsam Roman Olur Hürriyet Medya Towers Güneşli/İstanbul.
Web sayfası: www.hurriyet.com.tr/anlatsam

PAZARTESİ: TESADÜFÜN BÖYLESİ ÜZER İNSANI
False