Ahmet Aslan: 'Geleneği koruma çabasında değilim'

Güncelleme Tarihi:

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim
Oluşturulma Tarihi: Mart 11, 2016 11:03

Son zamanların en çok dinlenen, en popüler olan şarkısı ‘Minnet Eylemem’i söyleyen Ahmet Aslan, yeni albümünden hayatına, eğitiminden yurt dışı macerasına birçok konuyu anlattı.

Haberin Devamı

Ahmet Aslan kimdir?

Hikâyem biraz çetrefilli. Dersim Hozatlıyım. Doğup büyüdüğüm topraklarda kalmak vardı. Bıraktığımda Türkiye’de gözaltılar, kaderin nereden nereye savuracağı belli olmayan bir kaos vardı. Zaten potansiyel suçlu bir coğrafyanın çocuklarıyız. Tunceli ya da Dersim deyince uçan kuş bile hesap sorardı. Suçlu olman gerekmiyordu. Aktif siyaset içinde olmak gibi bir çabam yoktu. İşin doğrusu, evrene gelmişsin, gözünü açmışsın onu bile fazla görüyorlardı. Başına bir şey gelmese de her zaman seni bekleyen bir ecel vardı. O dönem benim gibi ülkeden ayrılan çoktu. Hâlâ da gitmek isteyenler var. Üstelik bitmiş bir Avrupa’ya.

Aileniz gidişinizi nasıl karşıladı?

Hz. İsa’ya atfedilen bir cümle okudum ve her şeyi bırakıp gittim. “Yaşamı yalnız başına kurmak istiyorsan pislediğin yeri terk et” diyordu. Özgür kalmak için 1996’da Almanya’ya gittim ve kaldım. Orada gitar bölümüne devam ettim Duesseldorf Konservatuarı’nda. Ama bitirmedim. Sonra Hollanda malumunuz.

Haberin Devamı

Müzisyenlik dışında başka bir mesleğiniz var mı?

Yok, sadece öğrenciyim. Zaten ben 2013 mezunuyum. Bir çok okula başlayıp yarım bıraktım. Almanya da çeşitli okullarda gitar eğitimi aldım. Ama en son 2008-2009 Rotterdam Dünya Müziği Akademisinde okudum. Nasıl olduysa da oradan mezun oldum.

'GÜNCEL MÜZİĞİ TAKİP ETMİYORUM'

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim


O kadar uzun süre öğrencilik yaptınız. Akademisyen olmayı düşündünüz mü? Hocalarla ilişkileriniz nasıldı?

Hocalarımla aram her daim iyi olmuştu. Sürekli sohbet içerisinde fikir alışverişi yapardık. Kendin hangi metotla öğrenirsen öğren, sonuçta hocanın güzergahı ile yola devam ediyorsunuz. Dolayısı ile kişinin algı donanımı çok önemli. Çünkü akademi havadan bedenine bir şeyler yerleştirmiyor. Akademik hayata ısınamadım, ama nedense oradan da uzak kalamıyorum. Bu yüzden bir ayağım hep dışarıda durmuştur. Hocalarla olan ilişkilerim sohbetlerim usta çırak ilişkisi içerisinde geçiyordu. Akademisyenlerin bu ilişkiye sıcak baktıklarını gördüm. Buda benim işime geldi ve onlardan bu şekilde donanıp, faydalanıyordum. Eğitim kendi başına bir manipülasyon. Aslında insan olmaya da karşıyım. Hayatın her yanını manipüle ediyoruz. Yarattığımız formülün kölesi oluyoruz. 

Haberin Devamı

Günlük hayatınızın boş vakitlerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

İşin doğrusunu söylemek gerekirse araştırmalarımla ve okumakla geçiyor. Şimdi ne okuyorum diye soracaksın, ben hemen söyleyeyim. Batı klasiklerini, mitolojik romanları, tarihsel kitapları okuyup onlarla uğraşıyorum. Bir şeyler öğrenmeye çalışıyorum. Kimi zaman da sıcağı sıcağına öğrenemediğimi düşünürken, o okuyup anlayamadığımı düşündüğüm şey öyle bir şekilde karşıma çıkıyor ki, aslında ben bunu anlamışım diyorum. Ve bu duygu, haz beni epeyce mutlu ediyor.

Takip ettiğiniz müzisyenler kimler?

Şakiro, Ayşe Şan, Erivan Radyosu’nda çıkan isimleri hâlâ dinlerim. Güncel müziği takip etmiyorum. Yaşlı kayıtlarıyla ilgileniyorum. Anadolu müziği konusunda uzman İtalyan bir gitar profesörü var, Carlo Domeniconi, çok seviyorum. ‘Koyun Baba’ diye bir şarkısı var. Tavsiye ederim.

Haberin Devamı

'ZEYNEL KAHRAMAN'DAN AZAR İŞİTMİŞTİM'

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim


Örnek alıp, etkilendiğiniz sanatçılar var mı?

Genelde yaşlılardan çok etkilenirim. Zeynel Kahraman en çok etkilendiğim kişilerin başında gelir. Bir sürü saz çalan icracılar var, ama Zeynel Kahraman 100 kişinin içinde çalsın, orada başka estiğini göreceksiniz. Hatta kendisinden bir defasında azar işittiğim de olmuştu.

Azar mı? Çok özel değil ise paylaşır mısınız?

Malumunuz günümüz çağında her şey teknolojik aletlerle yürüyor. Ben de yıllar önce ondan dinlediğim bir eseri ilk albümümde söylemiştim. O zamanlar görüşemediğimizden kayıttan dinlediğim bir durumdu. Aynı eseri bir kez daha okurken biraz farklı okuduğunu gördüm. Bende rahatsız olduğunu bildiğim halde kayıt yapıyordu. Zeynel amca konseri bitirdi bende kayıtı bitirdikten sonra ona dedim ki, bu eser size ait, fakat 10 yıl önce farklı okudunuz bu gün ise daha farklı neden diye sordum. O da biraz latife ve alaycı bir üslupla ‘Sana ne, eser benim değil mi? İstediğim gibi okurum işte’ demişti.

Haberin Devamı

Kayıt yaptığınız için de bir şeyler söylemedi mi?

Bu muhabbetin sonunda bana hayatım boyunca unutamayacağım o sözleri söyledi. Bana ne yaptığımı ve neden kayıt yaptığımı sordu. Ben de yeni tekniklerinizden dinleyip bir şeyler öğrenmek istediğimi söyledim. O da bana dönüp dedi ki ‘Siz bunu kayıt ediyorsunuz fakat algılarınızı kapatıyorsunuz. Şu anı yaşamayı göz ardı ediyorsunuz. Yani birinin yemek yapımını taklit edip aynı şekilde yapıyorsunuz. Peki bu yemeğin tadı da aynı mı? Bırakın ânı yaşayın, algılarınızdan kendinizi mahrum bırakmayın’ demişti.  Ve ben o gün bu gündür şunu öğrendim ki konserin özelliği de tam da bu.  Söylenen şarkı aynı şarkı ama o anı yaşamak ve hissetmektir.

Haberin Devamı

Konserler sizin için bundan sonra mı önem kazandı?

Aslında hayır. Çünkü bir dönem ben konser salonlarının dekorasyonuyla ilgilendim. Orada görmüştüm, müzisyenler işlerini bitirip sahneden inip gidiyordu. Salon sorumlusu dahil tüm görevliler son dinleyici kapıdan çıkmadan aletleri toplamaya yeltenmiyordu. Çünkü son seyirci geri dönüp baktığında o an bir şeyler yerinden oynuyorsa, kafasındaki gizem, duygu ve tatları bozulabilir. Ve belki de bir daha o salona uğramayabilir, uğrasa bile aynı olgu ve düşünce içerisinde olmayabilirdi.

Batı’da yaşıyor, Batılı bir enstrüman çalıyor ama bizim geleneğimizden ayrılamıyorsunuz. Geleneği bozmuyor musunuz?

Ben geleneği koruma çabasında değilim. Zaten geleneği bozmaya ne senin ne de benim gücüm yeter. Onun korunmaya ihtiyacı yoktur. Dışına çıkarsan deneysel işler yaparsın. Onların da içi yüzde 80 koftur. İster istemez geleneğe geri dönüyorsun. Denizden ayrılırken limanı yıkamazsın. Çok fazla açılırsan boğulursun.

ÇARIKTAN AYAKKABIYA GEÇMEK...

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim


Tambur, gitar, bağlama, ud kullanıyorsunuz. Bunların ortak tınısını düşündüğümüzde siz nasıl bir müzik yapıyorsunuz?

Kürt müziği... Bizim bölümden etnolog Martin Grew ve bölüm başkanımız Kemal Dinç’le sürekli konuşuruz. Kürt, Dersim Türk halk müziğini ayrı yere koyanlar var. Ama gelinen aşamada; Anadolu’dan çıkmış her melodiyi Anadolu müziği diye adlandırmak en doğrusu.  Örneğin ‘Sarı Gelin’ türküsü. Aslı Ermenice ama Türk halk müziği kategorisine koyuyorlar. Mesela 'Üsküdar’a giderken' şarkısı. Üzerine belgesel yapıldı. Parça Hırvatistan, Bulgaristan, Yunanistan’a ait çıktı. Hatta etnolog öğrenciler birbirine girdi. Tam 15 ülke bu şarkıyı sahiplendi. Ben kendi adıma Kürtçe, Türkçe, Zazaca demektense Anadolu müziği demeyi tercih ediyorum. Ama bir zamanlar yasaklı bir dilin şimdilerde müziğinin söylenmesi çok güzel. Ayrıca Kürt olsun olmasın genç nesil Kürtçe müziğe yaklaştı.

Sizce Türkiye’de konser kültürü var mı? 

Ben olduğuna inananlardanım.  Az önce yan odadaki Aşık Veysel’in fotoğrafını gördük. O fotoğraf bana bir çok şeyi anlatır mesela. Veysel o fotoğrafta sadece insan oğluna değil, orada gördüğümüz bir inek var, yan tarafta iki kuş var. Yani Veysel’in köy meydanında verdiği o konser, plansız programsız, kiminin öğle arasına denk gelmiş, kiminin izin günü, kimi bir yerlere giderken denk gelmiş ve konser vermiş. Sadece iki ayaklı canlıya değil, doğaya müzik yapıyor. Çocukların dinlediğini görüyoruz. Doğru anlattığın takdirde onlar da anlıyorlar. Şimdi diyecekler ki köy meydanı ile konser salonu bir mi? Ben bunu ‘Çarıktan ayakkabıya geçmek’ diye açıklıyorum. Aslında başka bir konfora geçiyorsun. Ama onu nasıl kullanacağın çok önemli. Tamamıyla kendin, ona adapte etmek bir yanılgıdır diye bakarım. İnsanlara anlatırsak bunu güzel bir şekilde paylaşırsak daha da bilinçli bir kitle yaratabiliriz. Günümüzde prodüksiyonlar, kapitalist dünya, dinleyicinin algısını değiştirdi. 

Bir sanatçı ideolojisiyle sanatını nasıl dengelemeli?

Şöyle diyebilirim ki sanatın, sanatçının ideolojisi objektif olmalı, terazi misali. Bir siyasetçi yanlış yapabilir, ya da köydeki bir muhtar yanlış yapabiliyor ama objektif bakan bir sanatçı taraf düşerse bir ideoloji penceresinden bakmış olur, taraf olur. Fakat objektif bakarsak bir toplumun müziğini yapıyorsun, haklının da haksızın da payı vardır orada. Sanatın içerisinde bunun aktörü de doğru olanı söyleme çabası göstermelidir. Bunu da haklı olana da haksız olana da doğru cümlelerle ifade edersek ikna edebiliriz. Ama onu göz aradı edersek insan kendi yanılgısı dan öteye geçemez. İster istemez taraf olmak kaçınılmaz bir nokta oluyor.

‘BİR BAŞKASININ BOYUNU BÜKÜK İYİSİ OLMAKTANSA, KENDİSİNİN KÖTÜSÜ OLMAYI TERCİH EDERİM’

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim

 

Kazım Koyuncu ve Ahmet Kaya, ideolojileri göz önünde bulundurulmadan taraflı tarafsız herkes tarafından dinlenildi, sevildi. Sizce onlar nasıl başardılar?

Zamanları mekanları, o anki içinde bulundukları durumlarda kurmuş oldukları cümleler, ve yaşamları dobraydı. Dobra bir adamın şarkısını dinleyebilir, taşa da tutabilir, sonradan da pişman olabilirsiniz. Onlar tavırlarını öyle sergilediler. Yanlışlara güzel durdular, haksızlıklara, olumsuzluklara müzikle karşılık verdiler. Bir başkasının boyunu bükük iyisi olmaktansa, kendisinin kötüsü olmayı tercih etmek gerekiyor. Onlarda bunu seçtiler. Rahmet olsun her ikisine.

‘Kendim olduğum anılarım, köydeki çocukluk yıllarım’ derken neyi kastediyorsunuz?

İnsan çocukken daha geniş düşünüyor. Bazen çocuklardan bizleri şaşırtacak bir cümle veya soruyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Eğitime alınıp sizi medeniyete dokunduruyorlar. Okula gittikten sonra bir şekle dönüşüyorsunuz. Benim öğretmen olarak görevim, eğri büğrü olan binanın taşlarını yontup belli bir stile, forma sokmaktır. Benden sonraki gelen öğrenciye de aynı eğitim veriliyor. Dolayısıyla bizim sayımız çoğalıyor, tek tip bina biçimine dönüşüyoruz.  Biraz da günümüz koşulunda da bu kadar medeniyet var ortada, insan manipüle bir hayat sürüyor. Eğitiyorsun, kendine kanun yaratıyorsun, kırmızı ışıkta geçmemeye çalışıyorsun, kendini sigortalıyorsun , hastalanınca doktora gidiyorsun. Çünkü diğer canlıların arasında hiyerarşi vardır. Bir disiplin vardır. Biz sadece ne yapıyoruz,  ki artık ben iki ayaklı canlı olarak bakıyorum bu kadar eğitimden sonra, acımasız pervasız davranıp,  bir baraj yapıp bir kurdun, kuşun hakkıyla oynayabiliyoruz. Bunu hiçbir eğitim almadan yapsak, daha yerinde olur. Biz sadece doğayı parçalayan eğitimli bir canlı olmuş oluyoruz. Ama çocukken bunları bilmiyorduk.

Ahmet Aslan: Geleneği koruma çabasında değilim


Bestelerinizi paylaşır mısınız? Şarkılarınızın tutmaması, dinlenmemesi gibi bir endişeniz, kaygınız oluyor mu? 

Böyle bir soru, durum Âşık Veysel ile Fikret Kızılok arasında geçiyor. Veysel’e sormuşlar, Fikret Kızılok sizin eserlerinizi gitarla icra ediyor, bu duruma nasıl bakıyorsunuz, diye.  ‘Bu bir domatestir, materyal, malzeme aynıdır. Ben bununla salata yaptım, o da kaynatarak menemen yapmıştır' diyor. Seçiciliğim yoktur, herkeste farklı vücut bulur, müdahale etmem söz konusu olamaz. Kendisinde nasıl vücut bulduğu önemli. Toplumda da ya kabul görülür, ya görmez. Şarkıların tutup tutmama endişesi genelde piyasa müziği yapanlarda oluyor.  Zaten ben çok albüm yapmadım. Bildiğiniz üzere bu albüm sekiz yıl aradan sonra oldu. Aslında şöyle söyleyeyim marketing müzik yapanlarda iki yılda bir albüm çıkarma durumlar olur. Teknolojik aletler gibi, hepsinin garantisi iki yıl... 

Eserlerinizde hep bir özlem, hep bir kavuşma isteği var... 

Potansiyel suçlu bir coğrafyanın çocuklarıyız. Hep bir göç, sürgün yaşamlar... Gerek zorlama ile gerekse hayat şartlarından ötürü hep ayrılıklar yaşadık. Çocukken kulağımıza fısıldanan hikayeler, yaşamlar, yaşanmışlıklara, o günkü temizliğimize her şeye bir özlem var elbet.

Dizilerin, filmlerin müziklerinizi kullanması size ne gibi yarar sağlıyor?

Dizilerin, filmlerin bize daha çok dinleyiciye ve tanınma açısından yararlar sağlıyor. Eserlere ilgi çoğalıyor. Mesela son zamanlarda diziden sonra, neden daha önce dinlemedik, nasıl bilmedik diye güzel tepkiler mesajlar alıyorum. Bu da beni mutlu ediyor.

Halk müziğine ilgiyi nasıl buluyorsunuz?  Yeni kuşak sanatçılar hakkındaki düşünceleriniz?

İlgiyi yeteri kadar bulmuyorum. Her 10 yılda bir jenerasyon değişiyor. İlginin az oluşu biraz daha çevre ve ailelerle alâkalı. Günümüz koşullarında okuma oranı çok düşük. Yeni nesil hızlı öğrenip hızlı tüketiyor. Sadece dinleyiciler değil, icra edenlerde de durum böyle. Yeni jenerasyonda çocuklar çok yetenekli. Fiziksel olarak enstrümana hükmediyor, parmaklar refleksler çok iyi ama, kendini derinleştiremiyor. Hal böyle olunca yetenek başka bir yerde kalıyor.

Derinleşememenin sebebi nedir sizce?

Okumamaları en baştaki sebep diyebilirim. Eskiden sözlü kültür vardı. Köylerde çay ısıtılıp sohbetler edilirdi, hikayeler anlatılırdı. Biz bunlarla büyüdük hikayelerin içinde, yaşayarak. Kitaplardan önce böyleydik. Şimdi hazır notayı ver çalsın, en basit yapılan bu. Belki yaş ortam gereği bunlara yetişememiş olabilirsiniz, ama okumanıza engel değil ki hiçbir şey.  Onu yaşamamış, o duyguları tatmayan hissetmeyen biri size nasıl ve ne kadar duygu yaşatabilir ki? İlgi de aslında bu yüzden az.

 

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!