Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı

Güncelleme Tarihi:

Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı
Oluşturulma Tarihi: Ekim 15, 2016 13:27

Küçük bir Anadolu kasabasında yalnız, sessiz bir çocuktu. Bir gün omzuna Edebiyat Tanrısı dokundu. Kendine harflerden, kelimelerden bir dünya yarattı. Yıllarca köşesinde sessizce romanlar yazdı. Ve bir gün edebiyatımızın en büyük yazarlarından biri oldu. Kitapları İsveç’ten Güney Kore’ye pek çok ülkede yayımlandı. Ona “Doğu’nun Kafkası” diyorlar. Ama sanki o daha çok Marquez’le, Borges’le akraba. Bu hafta çıkan ‘Kuşlar Yasına Gider’i babasının ölümünden sonra kaleme aldı.Tıpkı kendisine benzeyen karakterlerine bile kırıcı tek söz söyletmemiş...Yitip giden güzellikleri yaşlı bir adamın sessizliğiyle anlatmış... Bütün dünyanın kederini bir sigaranın boğum boğum dumanına sığdırmış... Hasan Ali Toptaş’la tanışınca, bu ülkede iyiliğin tükenmeyeceğine inancınız tazeleniyor. Bizi Ankara Eryaman’daki evinde misafir ediyor. Çocukluğumdan hatırladığım bir sofrayla...Dolma, cacık, peynir ve rakı... Sonrası için de helva... Arkadaşı Ethem Baran sarıkanatları tavaya atıyor. Cızır cızır sesler içinde Hasan Ali Toptaş’ın büyülü dünyasından içeri giriyoruz.

Haberin Devamı

Babanızı kısa süre önce kaybettiniz. ‘Kuşlar Yasına Gider’ babanızla mı ilgili?
- Harekete geçiren şey belki o, baba yokluğu, acı... Edebi metinlerde baba meselesi, biliyorsunuz, çoğunlukla bir iktidar mücadelesi üzerine kurulmuştur. Bir çatışma hâli üzerine. Peki ‘baba’ya nasıl farklı yaklaşılabilir diye düşündüm. Bu soruya çatışmayı bir kenara bırakarak, daha yumuşak şekilde bakmayı denedim.
Babanızı Beckett’e; annenizi Şehrazat’a benzetiyorsunuz.
- Annem çok konuşur, Şehrazat gibi, sürekli iç içe geçmiş hikâyeler anlatırdı. Günlük hayatta olup bitenleri böyle dile getirirdi. Babam ise sessizliğiyle, yüz ifadesi, göz rengi, suskunluğuyla Beckett gibidir. Ama romandaki baba, babam değil. O, romandaki baba. Romandaki oğul da ben değilim. Hem benim hem değilim. ‘Kuşlar Yasına Gider’ otobiyografik bir roman değil. Zaten, yazar “otobiyografik bir roman” demediği sürece hiçbir roman öyle değildir.
Babanızla ilişkiniz nasıldı?
- Yazarken anneme benziyorum ben, çenem düşüyor. Ama günlük hayatta babama benzediğim için babamla aramızda derin muhabbetler, uzun konuşmalar olmazdı hiç. Birbirimize sessizliğimizle bağlıydık, birbirimizi uzaktan severdik.
“Babalar alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır” diyorsunuz...
- İnsan hayatı dairevi, biliyorsunuz... Bebek olarak başlıyor, hayatının sonunda da dönüp yine bebek oluyor. Bu güzergâhta seyrederken babalarımızı kalbimizde, aklımızda, genlerimizde, düşüncelerimizde taşıyoruz. Gerektiğinde de sırtımızda. Her insan bir yalnızlık olduğuna göre, babalar, alınlarımıza yazılmış yalnızlıklardır. Bu cümleyi eğilip yakından okuduğumuzda da, bizim de çocuklarımızın alnına yazıldığımız gerçeğiyle karşılaşırız tabii.

Haberin Devamı

Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı


Ege’nin küçük bir kasabasında doğdunuz. Bugün size “Doğu’nun Kafkası” diyorlar. Yazmaya nasıl başladınız?
- Sekiz yaşındayken başımın arkasında bir yara çıktı. O zaman çocukların saçları makineye tutulurdu. Uzatmak falan yoktu. O yaranın bulunduğu yerde saç çıkmamıştı daha sonra. Yuvarlaktı, ışıl ışıl parlıyordu... Oradan yayılan ışıltının kerpiç duvarlara, yanımdan geçenlerin gözüne yansıdığını düşünürdüm ben. Çok utanırdım. O yara beni neredeyse sokağa çıkmaya bile korkan, içine kapanık biri haline getirdi. Bir gün bir çocuk ötekilere dönüp “Aynalı geliyor, bakın” dedi. Sonra Hasan Ali’yi unuttular, adım ‘Aynalı’ kaldı.
Ama bu olay sizde edebiyatın ilk tohumunu atmış...
- İlahi bir şey midir bilmiyorum. Masallardaki gibi kasabaya uzun boylu bir adam geldi. Kimsenin aklından geçmeyen bir şey yaptı, kasabanın pazarında tezgâh açtı. Denizli’nin meşhur Zafer gazozu, poğaçalar, simitler ve şehirden getirdiği kitapları koydu. Kitapları çok seven biriydi. Boş bulundum, oradan bir kitap aldım: ‘Konuşan Katır’. Muhtemelen ‘Binbir Gece Masalları’nda Şehrazat’ın anlattığı bir masal... Edebiyat Tanrısı’nın müdahalesi devam ediyordu ve masal kahramanının adı da Hasan’dı. Kötü kalpli büyücüler şehzadeyi katıra dönüştürmüş, katır gövdesinin içinden bakıyor dünyaya. Beni de kasabalılar ‘aynalı’ sıfatına hapsetmiş, ben de oradan bakıyorum. İlginç bir benzerlikti. Bu kitaptan edebiyat virüsü ne ise onu kapmış oldum.
Var mı bu kitap ortalıkta?
- Karşılaşırım diye korkuyorum. Binbir Gece Masalları’nın tamamını okumadım. Biliyorsunuz, Borges tamamını okuyanın öleceğine dair bir söylentiden söz eder. ‘Konuşan Katır’ masalı zihnimde okuduğum gibi dursun istiyorum. Tekrar okumak istemiyorum. Sonra kitap kurdu oldum. Ortaokulda Yaşar Kemal’den İnce Memed ile başlayarak Orhan Kemal’i, Kemal Tahir’i bitirmiştim. Balzac’a, Hemingway’e başlamıştım.
Minibüs muavinliği, kahvecilik yaptığınız günler edebiyatınızı belirledi mi?
- Edebiyatıma herhangi bir etkisi oldu mu, hiç bilmiyorum. Biliyorsunuz, kıymetli birikimler bilmeden, farkında olmadan biriktirdiklerimizdir.
Yalnız bir çocukmuşsunuz...
- Yalnızlığı severdim. Sinemacı Şerif’in sinema salonuna gider, ya da oturur kitap okurdum çocukken.
Hiç top oynamak filan istemez miydiniz?
- Yok. Hayatım boyunca kendimi kelimelerin arasında rahat hissettim.
Fikir aldığınız, okuduklarınızı paylaştığınız biri yok muydu?
- Ege’de o dönem Sait Faik’i tanıyan bir öğretmenle karşılaşmak, akrabamla karşılaşmak gibi bir şeydi.
Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı


Haberin Devamı

Nobel hayalim yok

Kelimelere, biçime çok önem veriyorsunuz. “Yazmak beste yapmak gibidir” diyorsunuz. Bu kaygı içeriğin önüne geçiyor mu? İşin matematiği, anlatmak istediğiniz şeyi alıp başka bir yere taşıyabiliyor mu?
- İkisi birbirinden ayrılabilir şeyler değil. Bu herkeste olması gereken bir hassasiyet aslında... Harfler birer sesi temsil ediyor. Kâğıdın üzerine yazılan harflerden topluca bir ses çıkıyor. Bu sesi düzenlemesi gerekir yazarın. Yoksa çıkan sesler tesadüfün eline bırakılırsa, tatsız bir gürültüye dönüşür. Bu hassasiyet benim bir özelliğim değil, sayılmamalı. Hatta ben sık sık, dili kötü kullanan yazar yerilmeli ama iyi kullanan yazar övülmemeli derim.
Nasıl bugün dilimizin, Türkçe’nin durumu?
- Pek iç açıcı olduğunu söyleyemem maalesef.
Niye böyle?
- Belki teknolojinin, iletişimin hızlı gelişimi bozulmayı da hızlandırdı. Ama bozulmayı hızlandıran şey yeniden inşayı da hızlı kılabilir.
Edebiyatınız politik mi? Toplumu, dünyayı değiştirmek gibi bir isteğiniz var mı?
- Her şeyden önce yazdığım romanın, roman olmasını isterim. İyi bir roman da politiktir zaten. Sloganlarla dolu olması gerekmiyor sayfaların.
Kendinizi Türk edebiyatında herhangi bir akımın devamı-akrabası gibi görüyor musunuz?
- Hayır, görmüyorum. Göremem de zaten, bu edebiyat eleştirmenlerinin işi.
Peki dünya edebiyatından yakın bulduğunuz kişiler var mı?
- Sevdiğim yazarlar var elbette. Borges’i severim. Kafka zaten halamın oğlu! Laf Kafka’ya gelsin istemezdim ama...
Bu Kafka benzetmesi neden yapıştı size?
- Yıldız Ecevit yapmıştı bu benzetmeyi ama sanıyorum metinlerimizin yapısından yola çıkarak yapmamıştı bunu. Kafka’nın işçi sigorta kurumunda çalışıyor olması, memur olması, benim Sincan Vergi Dairesi’nde çalışıyor olmam... Sonra sessizliğim, çekingenliğim... Sanıyorum bunlardan yola çıkarak yapılmıştı.
Bu benzetmeden rahatsız mısınız?
- Evet, rahatsızım. Yeryüzüne bir Kafka yeter, ikincisine hiç lüzum yok.
Siz Anadolu’yu, köy hikâyelerini anlatan bir yazarsınız. “Ben Nişantaşı’nda büyüdüm” diyen Orhan Pamuk’un edebiyatı size nasıl görünüyor? Farkınız ne?
- Farkımızın ne olduğunu benim söylemem doğru değil, bunu başkası söylemeli.
Siz ödülleri önemser misiniz? Bir gün Nobel almak ister misiniz?
- Böyle bir şeyi hiç aklımdan geçirmedim. Öyle bir hayalim yok. İnsanlar müsaade ederlerse, ben sadece birkaç roman daha yazıp gitmek istiyorum. Nobel alıp almamam hiç önemli değil. Önemli olan, önceki romanlarımdan daha iyi birkaç roman yazabilmek. Az evvel dediğim gibi, insanlar müsaade ederlerse tabii.
İnsanlar müsaade etmiyor mu?
- İletişimin hızlı olmasının da payı var bunda. Eskiden ‘sosyal medya’ diye adlandırılan mecrada hesabım vardı ama hepsini kapattım. Ben çabuk etkileniyorum çünkü, günlerce dertleniyorum. O tür yerlerden yahut başka yollardan da gereksiz şeyler söyleniyor. Başa çıkamadım sonuçta.
Romanlarınız çok satıyor. Hayat standartlarınız değişti mi? Ne bileyim, İstanbul’da Boğaz gören bir yerde oturayım diye düşünüyor musunuz hiç?
- Yok yok, hayır. Ben İstanbul’da yaşayamam. Aklımın ucundan bir kere bile geçmedi. Ankara’dan bile kaçmayı düşünüyorum. Kızım küçük, o nedenle kaçamıyorum. O üniversiteyi bitirmiş olsa bir Ege kasabasında, sükûnetin içerisinde yaşamak isterim.
Romanlarınızda hep gitmek teması var. Otobüsler, atlar, motosikletler... Ama siz gezmeyi sevmiyorsunuz.
- Ben hareketsiz biriyim. Benim hareketim hareketsizlik aslında. Kelimeler...
Marquez “Arkadaşlarım beğensin diye yazarım” der ya... Siz kime yazarsınız?
- Her şeyden evvel yazmak benim kendi ihtiyacım, kendimi kendi gözümde var etme şekli. Bunun ötesinde, okura yazıyorum ama okur için yazmıyorum.

Haberin Devamı

Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı

Yeryüzünde saflık kayboluyor...

Türkiye’de olan biten tatsızlıkları nasıl izliyorsunuz?
- Bir hafta haber izlemek bile insanoğlunun katlanabileceği bir şey değil. Bu ne zaman bitecek bilmiyorum.
İnsanları izliyor musunuz? Onlar da kötüleşiyor mu?
- Gezegenimizdeki bütün insanlar kötüleşiyor sanki. Topyekûn çıldırıyoruz. Ben 1970’li yılları özlüyorum. 70’li yıllardaki düşmanlığın bile bir zarafeti vardı. Şimdi dostluk bile zarafetin uzağında. Çok tuhaf bir yere gidiyoruz ama hayırlısı.
Bu durum sanatı nasıl etkiliyor? Eskisi gibi güçlü şarkılar, filmler, romanlar da çok çıkmıyor gibi. Böyle bir dönemde sanatın patlama yapması gerekmez miydi?
- Dar zamanlar, karanlık günler aslında çok kuvvetli eserlerin üretilmesine yol açar. “Şeytan azapta gerekir” lafı hiç de boşuna değildir. Zamanla çıkacaktır ortaya o güzel ürünler. Sanat aceleye gelmez, biliyorsunuz. Muhakkak çıkacaktır.
12 yaşında bir kızınız var. Bir gün “Umudum yok. Ben gideceğim bu ülkeden” derse ona ne söylersiniz?
- Umarım bu ülkede her şey düzelir de, kızım böyle bir şey söylemek zorunda kalmaz. Sadece kızım değil, umarım hiçbir evladımız böyle düşünmek zorunda kalmaz.
Geleceğe yönelik umudunuz var mı?
- İnsan varsa umut vardır.
Umutlu olalım o zaman... Türk insanında en sevdiğiniz özellik nedir?
- En kabası bile sıcak aslında. Avrupa’da en çok bir ay kadar kaldım, hakikaten özledim. Burada kızdığım insanları da özledim! Başka bir sıcaklık var.
Gazete okuyor musunuz?
- Her sabah 5-6 gazeteye bakıyorum. Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Şafak, Star, Oda TV, Birgün ve Evrensel... Her gün bakarım bunlara.
En sevdiğiniz köşe yazarı kim?
- Sevdiğim, sürekli takip ettiğim bir köşe yazarı yok. Refik Durbaş’ın Birgün’de eski günleri anlattığı yazılarını kaçırmamaya çalışıyorum birkaç aydır.
Siz de pek çok insan gibi nostaljiye sığınıyorsunuz galiba. Hababam Sınıfı’nı kısa süre önce YouTube’a koydular, rekor kırdı. Milyonlarca insan seyretti. Nedir bu özlemin sebebi?
- Yeryüzünde saflık kayboluyor. ‘Hababam Sınıfı’nın özü insanoğlunun saflığıdır. İnsanlar bunu özlüyor. 70’li yıllarda biz lise öğrencisi olarak Karl Marx’ı tartışıyorduk. Seminerlere gidiyor, sosyalizmi öğreniyorduk. Arkadaşlar Ülkü Ocakları’na gidiyordu, hatta ben de bir ara gittim. Herkes ülkenin derdiyle ilgiliydi. O kuşak yok şimdi, ya da bana öyle geliyor.
Üç yıl önce Gezi oldu. Takip ettiniz mi?
- Orada bu eski ruh biraz ortaya çıktı. Farklı grupların birbirine yaptıkları jestler çok hoştu, çok hoş şeylerdi.
Bu parıltı kayıp mı oldu?
- Kaybolmamıştır, hiç sanmam.

Haberin Devamı

Hasan Ali Toptaş:1970’leri özlüyorum, düşmanlığın bile bir zarafeti vardı

10 yıldır kafamda bir roman var

Şu sıralar bir gününüz nasıl geçiyor?
-2004’te emekli oldum. Sabah 07.00’de uyanıyorum. Öğleyin kızımı okula götürüyorum. Sonra da okuyorum, yazıyorum. Bütün işim bu. Her gün böyle. Evden pek çıktığım söylenemez. Mesela, Kızılay’a bir yıldır gitmemişimdir.
Neler okuyorsunuz?
- Hayatımın çoğu gitti, azı kaldı noktasındayım. O yüzden daha seçerek okuyorum. Elbette, öykü kitaplarını, romanları elimden geldiğince takip etmeye çalışıyorum. Pek azını beğeniyorum. Güzel bir metinle karşılaşınca da kendim yazmışım gibi seviniyorum, heyecanlanıyorum, hemen arkadaşlarıma haber veriyorum, paylaşıyorum.
Başka bir dil öğrenmemişsiniz...
- Yok, devlet öğretemedi maalesef. Öğrenciyken altı yıl İngilizce dersi aldım ama Frankfurt’ta sandviç satın alacak cümleyi kuramadım. Altı yıl boyunca ders veren öğretmenler İngilizce öğretmeni değildi bir kere.
İster miydiniz?
- İsterdim. Fakat başka bir dil bilmiyorum diye hayıflanmıyorum. Bilmememin dezavantajlarının yanı sıra avantajları da vardır belki, neden olmasın?
Sırada ne var? Şimdi ne yapacaksınız?
- 10 yıldır öyle kafamda gezdirip durduğum bir roman var. O romanı yazmayı düşünürken ‘Heba’yı yazdım. Sonra da ‘Kuşlar Yasına Gider’i. Sanıyorum şimdi kafamda gezdirip durduğum o romana geldi sıra. Yazabilirsem onu yazacağım.
Son iki sorum, sonra sizi yalnızlığınızla baş başa bırakacağım. Bir gün cennete giderseniz- ki bence bu ihtimal sizin için yüksek olmalı- orada kiminle karşılaşıp, iki lafın belini kırmak isterdiniz?
- Fethi Naci ile sohbet etmek, rakı içmek isterdim. Kafka’yla karşılıklı susmak isterdim. Ama Borges’le konuşurdum. Borges, Kafka’dan, öteki yazarlardan daha yakındır Doğu kültürüne. Eserlerinde hep o motifler vardır. O uzun metinleri sevmiyor. Bunu konuşurduk büyük bir ihtimalle. Neden sevmediğini bana edebiyatın içinden anlatsın isterdim.
Bu söyleşiyi Türkiye’de yaşayan, sizi, edebiyatı, hayatı seven çok sayıda insan okuyacak. Bu ülkeyle, dünyayla ilgili sizinle benzer sancıları taşıyan insanlar... Onlara bir şey söylemek ister misiniz?
- Az önce Fethi Naci’yi andık, onun kitaplarından birinin adıyla cevap vereyim: İnsan tükenmez...

Haberin Devamı

Marquez’in anlattığı hayatla Anadolu’daki hayat pek farklı değil

Kapaktaki resim neresi?
- Nuri Bilge Ceylan’ın bir fotoğrafı. Yurdu dolaşıp çektiği fotoğraflardan biri. Yeri tam bilmiyorum.
Romanda bolca türkülerden söz ediyorsunuz. Çok önemsiyorsunuz türküleri. Neden?
- Türkülerin milyonlarca editörü var. 300 yıl önce söylenen bir türkü, milyonlarca insan tarafından düzeltiliyor. Neşet Ertaş “O ayva turunç nar bende, aldı aklım yar bende” diyor. “Benden” demiyor. N harfini atmış. Yani, o yar aklımı alsa ne olacak, o yar bende... Türkülerdeki bu tür inceliklere bayılırım. Sözün nasıl gezdirileceğini, nasıl eksiltileceğini, meramın nasıl askıya alınacağını ve buna benzer birçok şeyi bulabiliriz onlarda. Türküler sözlü kültürümüzün derin gülleridir bana göre, yazarların, şairlerin arada bir onları koklamasında fayda vardır.
“Şu türküleri bilmeden Türkiye’yi anlayamazsınız” diyecekleriniz hangileri?
- Abdal geleneği var. Bulduk Usta, Muharrem Ertaş, Hacı Taşan, Neşet Ertaş, Seyit Çevik... Muharrem Ertaş’ı, Neşet Ertaş’ı bilmeden; Kazancı Bedih’i, Hisarlı Ahmet’i, Zaralı İnce Halil’i bilmeden Türkiye’yi anlayamayız. Böyle söylemek çok keskin oldu, bunları bilirsek bu toprakların ruhunu daha iyi anlarız diyelim.
Ölüm teması kitabınıza hâkim. İnsanoğlunun temel meselesi öleceğini biliyor olması mı? Bizim trajedimiz bu mu?
- Demin bahsettiğimiz dairesel yapının bitimi. Eşyanın tabiatı gereği öleceğiz. Bu bir trajedi değil.
Romanınızda kötü, çıkarcı, acımasız kimse yok. Herkes iyi!
- Bir romanda iyi ve kötü varsa, o roman kolay yazılır, herkes iyiyse, o zor yazılır diye bir söz geliyor aklıma. Bunu kim söylemişti, nerede okumuştum, hatırlamıyorum. Evet, bu romanımda herkes iyi. Hayatın işleyişi kötü.
Anadolu, bozkır, bakımsız binalar, yollar... Bunları çoğumuz iç karartıcı buluruz. Ama siz “Marquez romanları Anadolu’da da geçebilirdi” diyorsunuz.
- Evet, büyülü gerçekçilik dediğimiz akım Anadolu’da da doğabilirdi. Marquez’in anlattığı hayatla Anadolu’daki hayat birbirinden pek farklı değil çünkü...
Almanya’da, İngiltere’de olmazdı ama herhalde...
- Yok, sanıyorum oralarda olmazdı.
Bizim gibi ülkeler romanda Batı’yı yakaladı mı?
- Avrupa’da bugün roman mı yazılıyor? Bundan pek emin değilim. Bana kalırsa bugün iyi romanlar Avrupa dışında yazılıyor. Kundera’yı görmezlikten gelmeyeyim bu arada. Severim de ayrıca, romanlarından çok, roman sanatı hakkında yazdıklarını severim. Edebiyatımızın geride olduğu düşüncesi bir yanılgı bence. Ülkemizde de güzel romanlar yazılıyor. Belki başka dillere yeterince çevrilemediği için böyle bir yanılgı doğuyor.

Şöhretli biri olduğumu düşünmüyorum. Evceğizimde kelimelerin arasında yaşayıp giden biriyim. Söyleşilere pek gitmiyorum. Çünkü ben çok heyecanlı bir çocuğum, kalabalığın karşısına oturduğumda elim ayağıma dolanıyor, avuçlarım terliyor, nereye bakacağımı, elimi kolumu nasıl tutacağımı bilemiyorum. Araba  farına yakalanmış tavşana dönüyorum resmen.  O sırada aklım da karmakarışık oluyor tabii... Ancak imza günlerinde karşılaşıyoruz kitaplarımı okuyanlarla. Galiba onlarla ben, birbirimizi uzaktan sevmesini biliyoruz.

 

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!