Git kendine bir asistan tut

SAHNE 1. Fotoğraf krizi/ Antalya(Diyalog, uzuuuun bir monologla başlıyor.)- Göster bakayım, şu çektiğin fotoğrafı. Bu ne ya! Çok karanlık. Gazeteden kafama atarlar bunu. Ayarlasana makinenin orasını burasını. Vardır mutlaka, o elindeki aletin bir ince ayarı. Nasıl yani bilmiyorum. Okumadın mı prospektüsü? Şaka yapıyorsun! Ama ben söyledim, bizim hayatımız için şart dedim. Ben bunu keyif için yapmıyorum ki, bu benim işim. Bu fotoğraf olmadan olmaz. Çok şey istemiyorum ki. Cillop bir fotoğraf, o kadar. Bu kadar zor mu yani? Profesyonel olması gerekmiyor ama içinde profesyonel unsurlar barındırması gerekiyor: Işığı düzgün olacak, hem muzip hem seksi olacak; baktığın zaman insanın içini açacak, arkada görünen mekan ‘‘Keşke orada olsam’’ hissi uyandıracak, renkler kaymayacak, sade, samimi, sıcak bir şey olacak. Bütün istediğim bu. Pardon bir şey daha var, başlık atabilmek için yanında ya da üzerinde makul miktarda boşluk bırakılacak. Kadraj ona göre ayarlanacak. Dekupe de kullanabiliriz, o da hesaba katılacak. Gazeteciler ayakların görünmediği, bacaktan kesilmiş fotoğraflardan nefret eder, ya bel plan çekilecek ya da her şey görüntülenecek. Beni ‘‘Nerede bu kadının ayakları?’’ sorularına muhatap etme. Hadi bir daha... Bu defa da arkası patlamış. Bir şey anlaşılmıyor ki... Hayır, dik kare iyi olmuyormuş, bir zahmet yatay rica edeyim... Ama aşkım, bunda da derinlik yok... Ih-ıh, bu da yeteri kadar yaratıcı değil... İnanamıyorum sana, şimdi de fon güzel duruyor, ben çirkin!Ve sonunda... Ben, gerçek bir dünyada yaşadığımızı unutup, mesleki deformasyon boyutlarının içine dalıp gitmiş, aşağılık, kendinden başka hiçbir şey düşünmeyen, çıkarcı, bencil bir yaratığa dönüşmüşken, şimdiye kadar duymadığım bir tonda konuşan adamın sesi beni kendime getiriyor:- Bana bak! Ben Kutup değilim. Tamam mı? Gazeteci değilim, fotoğrafçı hiç değilim. Seni kırmamak için elimden geleni yapıyorum. Ama bu dijital makinenin her şeyini bilmiyorum. Hayat boyu fotoğrafa meraklı filan biri değildim, yeni başladım. O da senin zorunla. Tadını kaçırma. Sabrımı taşırma. Hem bana ne senin gazetenden, yazılarından. Tatildeyim ben. Fotoğrafı batsın...SAHNE 2. Tercüme krizi/ Benim evim, Bebek(Diyalog, bir şey istemeye kararlı kadının yalvaran sesiyle başlıyor.)- Güzeller güzeli aşkım... Bana bir iyilik yapar mısın?- Elbette, söyle.- Akşam bir yarım saatini bana ayırır mısın?- Tabii ki.- Yarın bir röportaja gidiyorum da. Röportaj İngilizce olacak. Soruları hazırladım, şunları birlikte bir İngilizce'ye çevirsek diyorum.- E sen de çevirebilirsin.- Çevirdim ama benimki, nasıl desem biraz laubali oldu. Sen iş İngilizcesi attırsan da araya sorularım biraz ciddi gibi dursa.- Peki. Akşam yemeğinden sonra mı?- Boş ver akşam yemeğini, yiyip de ne olacak, iş daha önemli.(...)- Güzel bunlar. Adamın kişiliğiyle ilgili sorular, renkli. Sadece araya sanki birkaç tane de, işiyle ilgili ciddi soru eklemek gerekiyor.- Ne gibi?- Ne bilim canım. Yazmışsın sen oraya zaten, küresel marka, marka değerleri, öyle şeyler yani.- Nedir onların İngilizcesi?- Global brand, brand values...- Ölsem içinde bu kelimelerin geçtiği sorular sormam insanlara, çok sıkıcı bunlar.- Sen bilirsin. Soruyorsun, cevap veriyorum.- Sen bu röportajın katur kutur olmasını mı istiyorsun?- Ne alakası var?- O zaman niye bana baskı yapıyorsun!- Ben mi baskı yapıyorum?- Evet formel bir İngilizce kullanmamı istiyorsun. Zaten sen benim Amerikan İngilizcemi de beğenmiyorsun. Sana kalsa, entegrasyon filan da sormam lazım değil mi?- Olabilir bak, faaliyetlerinizi nasıl entegre ediyorsunuz diye sorabilirsin.- Şaka bu! Ben iyi röportajcıyım. Benim işlerimde entegrasyon kelimesi filan geçmez. Hem neydi entegrasyonun İngilizcesi?- Integration.- Peki Türkçesi ne?- Entegrasyon...- O, işlerini birleştirebilir ama bu gidişle biz ayrılacağız... Senin formel İngilizce merakın yüzünden. ‘‘Market space’’miş, ‘‘HSE’’miş... Benim asla kullanmadığım kelimeler kullanıyorsun. Neydi bu HSE'nin açılımı?- Sağlık, çevre, emniyet... Ama bitmiştir. Sabrım tükenmiştir. Lütfen benden bir daha tercüme konusunda yardım isteme!SAHNE 3. Telefon krizi/ Onun evi, Arnavutköy(Diyalog, artık sabrı tamamen tükenmiş bir adamın bıkkın sesiyle başlıyor.)- Ayşe... Gerekli gereksiz birtakım insanlar arıyor, benim cep telefonumu vermişsin!- Evet aşkım, haber için.- Adamın biri bugün Merzifon'dan aradı, bir haberle ilgili bir şeyler söyledi.- Öyle mi? Ne dedi?- Valla, patronumla telekonferansta olduğum için ilgilenemedim, kusura bakma.- Ama çok önemliydi...- İyi de söyler misin, tanımadığım insanlar, neden seni, benim numaramdan arıyor?- Sevgilimsin diye benim iş yaptığım herkesi tanıman gerekiyor mu!- Tabii ki gerekmiyor. Bu senin işin, onlar da seni arıyor. Ama onların seni, senin numarandan araması gerekiyor. Yani benim suçum, senin sevgilin olmak mı?- Ama biliyorsun, ben cep telefonu kullanmayı sevmiyorum. Gazeteden de her zaman ulaşılamıyor bana, evde de telesekreter yok. Söyler misin beni nereden bulacaklar?- Yok artık, bu kadarı gerçek olamaz! Sen benimle dalga geçiyorsun!- Hayır. Pratik bir çözüm gibi gelmişti. Senin telefonunun şarjı bitmiyor, şarj aletini orada burada unutmuyorsun, telefonun kaybolmuyor, anlatabiliyor muyum?- Hayır. Ve anlatamayacaksın...(O sırada telefon çalıyor)- Alo... Ayşe Hanım mı? Evet burada, yanımda, veriyorum... Hayır efendim, ben asistanı değilim!SAHNE 4. Bilgisayar krizi/ Camın kenarındaki yazı masasının önü, Bebek ev(Diyalog, kadının canhıraş bir şekilde sevgilisine SOS yollamasıyla başlıyor.)- Neredeyim dedin? Sporda mı? N'olur yetiş! Yazıyı nasıl yollayacağımı bilemiyorum. Not almıştım gerçi, kaybetmişim. Yarım saat önce gazetede olması gerekiyordu, gönderemiyorum...- Tamam geliyorum.(...)- Nefret ediyorum bu sinyal sesini alamamaktan... Neymiş sorun?- Henüz çözemedim, bakıyorum.- Bizim Sistem Destek'çiler küt diye yapıyor!- Bana bak Ayşe...- Tamam, tamam. Yazıyı yolla da, nasıl yollarsan yolla.- Gazeteyi ara, bu telefon numaraları doğru mu bir çek et.- Aaa telefon kesilmiş...- E cehaletin bu kadarı da biraz fazla! O telefon, bilgisayara bağlı, onunla konuşamazsın. Cep telefonundan ara.- Benimkinin şarjı bitik...- Taksana onu şarja.- Bilsem, şarj aletinin nerede olduğunu? Galiba senin evinde bıraktım.- Benim cebimden ara.- Alo Halit Bey... Evet, ben Ayşe. Yazı gitmiyor. Ne yapayım dediniz? Bir dakika o pencereleri açmayı bilmiyorum ben. Yanımda sevgilim var, spordaydı, yazıyı gönderemeyince çağırdım, sağ olsun geldi, şimdi siz detaylıca ne yapılması gerektiğini ona anlatır mısınız lütfen?- Niye her şeyi herkese ıcığına cıcığına kadar anlatıyorsun! Üzerimde şort olduğunu da söyleseydin...- Pardon unutmuşum... Halit Bey....- Verir misin şu telefonu... Evet ‘‘kısa yol gönder’’i iki kere tıkladım. Yazı, ‘‘gönder’’in içine düştü. ‘‘Kayıt’’ tuşuna geldim. MS DOS metni ve kaydet de yaptım. Buraya kadar her şey tamam. Sorun yok gözüküyor... Numaraları çek edelim. Onlar da doğru... Bir dakika Halit Bey, sanırım keşfettim hatanın nerede olduğunu... Tamam, hallettik, teşekkür ederim.- Telefon kablosunu yanlış yere takmışsın Ayşe! Arkadaki şu deliğe sokacaksın... Ve sana son kez söylüyorum yeter artık bu çektiklerim. Yazılarından da, fotoğraflarından da, telefonlarından da bıktım. Ben senin asistanın değilim. Git kendine bu işlerini yaptıracağın bir asistan tut!HAMİŞ: Az önce bu yazıyı sevgilime okudum. ‘‘Of ben neler çekiyormuşum!’’ dedi. Gülerek ekledi: ‘‘Anlattığın kadar antipatik değilsin. Kendine haksızlık etmişsin. Ama biliyor musun, hoşuma gidiyor kendini bu kadar harcaman...’’ Oysa, yazdığım her şey doğru. Fazlası var azı yok. Ben onun sabrına (da) hayranım. Zaten bu hayranlık dediğiniz şey yoksa, hissettiğiniz şeyin adı nah AŞK oluyor!
Haberle ilgili daha fazlası: