Bende biraz hiperaktive var

Güncelleme Tarihi:

Bende biraz hiperaktive var
Oluşturulma Tarihi: Ocak 07, 2009 00:00

Ece Sükan, bu enerjinin sırrını All dergisine açıkladı.

Her şeyi yapıyor, yapabiliyor, özgüveni ve enerjisiyle gittiği her mekanı zapturapt altına alıyor. Birçok alanda parmağı var: Modellik, moda editörlüğü, vintage butiği, moda programı, moda haftalarındaki röportajları, oyunculuk... Dolayısıyla da hangi gazetenin ekini açsanız, hangi dergiye baksanız Ece Sükan karşınızda duruyor! Partiye katılmış, tabak tasarlamış, Vogue’a çıkmış, Karl Lagerfeld’le röportaj yapmış, fotoğraf çekmiş vs... Sadece hayallerinin peşinden giden biri olarak büyük başarılara imza atan Sükan, bu enerjinin sırrını All dergisine açıkladı.

Senin koltuğuna kaç karpuz sığıyor?

- Aslında onu ben de çok düşündüm. Birçok iş yapmak, bir işte çok iyi olmayı engeller mi diye... Ama günümüzde insanlar tek bir şeyle yetinmiyor. Multi-fonksiyonel artık herkes. Sonuçta hepsi birbirini bir şekilde besleyen işler. Apayrı şeyler değil. Ki doktor olup akşam çıkıp barda şarkı söyleyen de var. Ben de şanslıydım ve farkında olmadan tüm bunları iyi kurgulamışım. Birbirinin yakınından geçen işler oldu.

Bu kadar çok şeyi bir arada yaptıran o itici güç ne?

- Tabii ki başarmak. İleriye dönük hedeflerim, planlarım yoktur ama şu anda enerjim yerindeyken yapabileceğim şeyleri yapmak istiyorum.

“Her şeye de el atma” diyorlar mı?

- Kesin! Sıfır noktasından çıkıp gelen birisi olsa ben de laf ederim. Ama bir birikimim, altyapım var. Sonuçta bu işlerin hep bir ucundan tuttum, senelerdir uğraşıyorum, fikir üretebiliyorum. Birden ortaya çıkmadım ki...Bu sene her yerde sen vardın. İnsanların bir noktada “Yeter artık Ece görmek istemiyoruz!” demesinden korkmuyor musun?

Bende biraz hiperaktive var
- Diyorlar zaten! Türk insanında da öyle negatif bir enerji vardır. Birey olamamaktan, üretememekten kaynaklanan... “Bu kız da her yerden çıkıyor” derler. Dış kapının mandalına da kulak asmamak gerekiyor. Bir yandan da onlara çalışıyorsun ama...

- Çok vurdumduymaz olamam. “Aah ben böyleyim canım” deyip kimseye aldırmamak da gerçekçi değil. Onu diyen insan bir şeye oynuyor demektir. On tane güzel laf duyarsın, iki tane de kötü lafı duyacaksın. Bu da bedeli.NİSANDAN BERİ TELEVİZYONUM YOK

Yeni bir alana girerken tedirgin olmuyor musun ya da nasıl başa çıkıyorsun bununla? - Yeni bir şeye girerken tabii ki stres seviyem yükseliyor. Ama sonuçta o süreci de, o gerginliği de seviyorum. Psikoloji okumanın faydasını görüyor musun?

- Bu piyasada aslında sert olmak gerekirken, ben daha kırılgan, daha hassas oluyorum. Psikoloji okuduğum için herkesi anlamaya, iyi düşünmeye çalışıyorum. “Yok canım o öyle yapmaz”a getiriyorum. Ama bazen bu kadar ince düşünmekten dolayı zarar gördüğüm oluyor.

Nelerden besleniyorsun?

- Ben eski kadınım, öyle internetten kitap siparişi falan veremem. Gittiğim yerden kitap almayı, saatlerimi geçirmeyi seviyorum. Kütüphaneye gidip sanat, moda, fotoğraf kitaplarına, dergilere bakıyorum. Yurtdışına gittiğim zaman “Oh be!” diyorum, çok iyi hissediyorum. Enerjim yerine geliyor, buraya bir dönüyorum sıfırlanıyorum. Tabii ki film, müzik, her şey...

Bunlara ciddi vakit ayırmak gerekiyor, onu nasıl beceriyorsun?

- Bu eve geçtikten sonra televizyon detoksu yapmaya karar verdim ve televizyon almadım. Nisandan beri televizyonsuz yaşıyorum, yoksa şeytan dürtüyor iki dakika şuna bakayım derken takılıp başında uyuyakalıyorum. Düşün yani, dizide oynuyorum, çarşamba günleri sürekli birilerinin evine gidip orada izliyorum.

"Aşk Yakar" dizisi nasıl gidiyor?

/images/100/0x0/55eb69e5f018fbb8f8bf8710

- Kısmen yeni sayılabilecek bir oyunculuk anlayışı var. ‘Mış gibi’ yapmak yerine o andaki duygularını yok saymadan, karşındakinin tepkisini de alarak oynamak gibi bir şey... Psikodrama aslında. O yüzden şu an yeni bir alan gibi geliyor bana.

Belki de bu yüzden Belda, yan karakter olmasına rağmen bu kadar ilgi çekti?

- Evet belki de... Dün mesela bir yere gittim çoluk çocuk herkes tanıdı. Bir garip geldi bana... Sonuçta halka mal olmuş biri değilim. Televizyonun da büyüsü o demek ki... Belda’yı ne kadar "kötü" yazarlarsa yazsınlar, kendi içimde onu korumak zorundayım. Davranışlarının haklı taraflarını, nedenlerini de görüp öyle oynadığın zaman galiba karşı tarafa da geçiyor bu.

O zaman herkes kabul ediyor o karakteri. Peki, herkes tarafından tanınıyor olmak nasıl bir şey?

- İstanbul’a geldiğimde de belli bir hayat tarzım, arkadaşlarım, çevrem vardı. Modellik yapmaya başlayınca da bu değişmedi, şimdi de değişmedi. Ama çok küçük yaşta şöhret olan insanlara bakıyorum. Dünyası bir anda değişiyor. Her şey olabilir, fazla gelebilir, hazmedemeyebilir vs... Ama bende her şey kademe kademe oldu ve hayat tarzım değişmedi.TÜRKİYE'DE MİLLET MARKAYA DOYMUYOR

Bundan sonra neye ağırlık vermeyi düşünüyorsun?

- Mesela geçen sene sorsaydın dizi hiç yoktu kafamda. “Butiğimle ilgili bir şeyler yapmak istiyorum” derdim. Vintage kıyafetlerin replikalarını üretmek gibi bir trend var dünyada. Böyle bir şey yapmak isterdim. Şu anda oyunculuk da potaya girdi. Şimdi santralistanbul’da moda editörlüğüyle ilgili bir atölye yapacağım. Arşivlerimi topluyorum onun için. Bu kadar materyali toparlamışken, bir web sitesi yapayım diyorum. Yine moda programı gündeme gelirse yapabilirim. Belki bir firmaya ufak bir prestij line’ı gibi bir şey de yapabilirim...

Tüm bu yaptığın işler bir gün elinden gitse ve biri kalacak olsa, hangisinin kalmasını istersin?

- Çok zor ama herhalde styling yani moda editörlüğü kalsın derim. En çok emek verdiğim, en çok uğraştığım şey olarak...

Bende biraz hiperaktive var
Bir yandan yeniyi takip ederken bir yandan da eskiyle aranda çok kuvvetli bir bağ var. Nereden geliyor bu?

- Zaten eskiyle yeniyi buluşturmak benim en büyük zevkim. Evimde bile öyle. Eşyalarımla zor vedalaşırım falan... Bir de annemle beraber kulislerde büyüdüğüm için o kostümler, aksesuvarlar falan çok etkilemiş olabilir beni. Vintage kıyafetlere olan merakım da buradan geliyor büyük ihtimalle. Ama bir yandan fütürizmi de çok severim. Hep bu ikisini birleştiririm.

Erkek arkadaşın kötü giyinseydi ne yapardın?

- Ben öyle çok manipule edici biri değilim. Hani çaktırmadan alayım, giydireyim, “Aaa bak bu ne güzelmiş” falan diyeyim... Belki de buna hiç gerek olmadı bugüne kadar... Ama dayanılmayacak kadar kötü bir şeye de başlamam diye düşünüyorum. Dış görünüş önemli yani...

Türkiye’deki moda algısıyla ilgili ne düşünüyorsun?

- Türkiye’de hiçbir şeyin kültürü olmadığı gibi moda kültürü de yok maalesef. Her şeyin yenisinin peşinde olmak, marka çılgınlığı, en yeni evler, en son trendler, en moda çanta... Bu sığ bir Arap zevki. "O" çantayı takmanın hâlâ statü sembolü olduğuna inanılıyor. Eğer gerçekten bir altyapın varsa, harmanlamayı biliyorsan, aptal olman lazım yeni ya da trend peşinde koşman için... Ben bir ara ümitlenmiştim, tüm markalar geldi Türkiye’ye, millet artık doyar bu işe diye, ama doymuyorlar. Öyle bir açlık var yani...

Özgün olmaya çalışmaktansa aynı olmaya çalışıyorlar, düşünebiliyor musun? Çok komik! Bu kadar kariyer odaklı yaşarken, özel hayatına nasıl vakit ayırıyorsun?

/images/100/0x0/55eb69e5f018fbb8f8bf8714

- Biraz herhalde hiperaktivite var bende. “Ay bugün çok yoruldum eve gidip yatayım” demek yerine arkadaşlarımla buluşup bir şeyler yapıyorum. Çok yoruldum diye bir şeylerden vazgeçmiyorum, üstüne gidiyorum biraz.ÇOK ÇALKANTILI BİR DÖNEMDEYİM

Kriz seni etkiledi mi?-

Bayağı bir etkiledi.

Önlem alıyor musun?

- Biraz harcamalarımı kesmeye çalışıyorum. En son Paris Moda Haftası’nda düşündüm kendi kendime. “En büyük zevkim demek ki neymiş?” dedim. Türkiye’de çalışıp çalışıp burada harcamak. Çok keyifçiyimdir, o konuda hiç esirgemem. Ama biraz dizginlemeye çalışıyorum.

Giyilebilirlik mi yoksa konsept mi?

- Çok giyilebilir olması bence iyi bir şey değil. Onu risk almamak olarak görüyorum. Tamam hani yapıyorsun güzel elbiseler, şık şeyler, Victoria Beckham bunlardan bin tane alacak belki ama ben biraz daha deneysel olanı daha takdir ediyorum.

Şu anda hayatının nasıl bir dönemindesin ve kendini nasıl hissediyorsun?

- Çok çalkantılı ve inişli çıkışlı bir dönemdeyim aslında her anlamda. Özel hayatım, iş hayatım... Hem iyi gidiyor hem de tam bir sakinlik yok. Ama “Ne zaman sakin oldu ki” diye de düşünüyorum. Kendi seçtiğim hayat aslında bu... Tabii ki de iniş çıkışları olacak. Ama bir şekilde 2009’da yeni kapıların açılacağını, bir takım yarım kalmış defterlerin

Bende biraz hiperaktive var
temizleneceğini düşünüyorum. O yüzden de bir kıpırtı var içimde, ona tutunuyorum.

İngiliz Vogue'unda benim stilime 2 sayfa ayırdılar

Moda programı sırasında kulislere girip çok büyük isimlerle röportaj yaptın. Bu çok zor bir şeydi... Nasıl başardın?- İletişimleri abim (Aslan Sükan) sağladı. Senelerdir yurtdışında yaşadığı ve fotoğraf çektiği için bağlantıları var. Ama dediğin gibi çok çok zordu. Hadi diyelim kulise girdin. Girsen bile röportaj listesinde adın yok zaten. Bir şekilde kendi çabalarımla yaptım. O program bir sezon daha devam etseydi, onlar bizi kendileri davet etmeye başlayacaklardı. Givenchy’nin tasarımcısı Ricardo Tisci’yle defile sonrası sohbet edip çekim yapalım diye konuştuk. Mario Testino’yla tanıştık. İtalyan Vogue’un moda editörüyle “Aa sen ne giymişsin, ben ne giymişim” geyiğine bile girdim. Sonuçta kişide bitiyor yani, biraz prezantabl bir insansan, ortamlara ayak uydurabiliyorsan, girişkensen, iki kelam edebiliyorsan oluyor... Öyle olunca da sana “Nerelisin?”den önce “Ne iş yapıyorsun?” diyorlar. Hatta Türk olmam daha da ilgi çekti. Akılda kalıyor.

Kendine bir iş çıkarmadın mı oradan?

- Vakit yok ki... Ama o kadarı bile neye yaradı? The Sartorialist, Elle UK, Vogue UK’de fotoğraflarım çıktı. Sonra Vogue UK bana mail attı. “Dört şehir, dört stil diye konu yapıyoruz, İstanbul’dan da sizin stilinizi yapmak istiyoruz” dediler. Düşünsene iki sayfa benim stilim çıkacak Vogue’da, acayip bir şey!

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!