Anadolu’da içki eve gizleniyor

Güncelleme Tarihi:

Anadolu’da içki eve gizleniyor
Oluşturulma Tarihi: Mayıs 09, 2010 00:00

Mehmet Yaşin’i nasıl bilirsiniz? Gazeteci, yazar, gezgin, lezzet avcısı, televizyon programcısı? Eğer bu sıfatlardan biriyle tanıyorsanız onu eksik tanımışsınız demektir. Çünkü o bunların tümü birden. Aldığı işi zirveye götüren, yeni maceralara girmekten korkmayan insanlardan. Bunca işine rağmen Hürriyet Pazar’da yeni bir projeye başlaması da ruhunun her daim dinç kalmasından...

“Yol Üstü Lezzet Durakları” programının bu kadar başarılı olacağını beklemiyordum. Bir hobi gibi başladı. Çok gezdiğim için, herkes bir yere giderken orada ne yeneceğini, nereye gidileceğini soruyordu. Baktım böyle bir talep var, bunu televizyona taşıyayım dedim. Çıkış o çıkış. Dördüncü yıla girdim. Program başarılı, niye? Çünkü taklitleri çıktı. Programın özelliği bir yerleri eleştirmek değil. İnsanlara gidebilecekleri yeri göstermek, onun için de övüyorum. Yola çıkmadan önce dostlarıma, belediyeye soruyorum. Doğan Haber Ajansı muhabirlerinden yardım rica ediyorum. Kriterlerim, hijyenik olması, mönüsünde yöre yemeği bulunması. Karşılıklı dost sohbeti içinde konuşuyorum. Bakıyorum bazı arkadaşların kaygısı ne kadar çok bilgili olduklarını anlatmak. Biz o ukalalıklara sapmıyoruz. İzleyiciler, tanıttığım yerlerde kötü servisle, kötü yemekle karşılaşırsa tek cezalandırma yöntemim her yıl yaptığım kitaptan oranın adını çıkarmak. 74-75 ili bitirdim, şimdi yolum büyük kasabalara düşecek. Sonunda bir kitap çıkarıp, Avrupa’daki bir kitapçıda görme mutluluğunu yaşamak istiyorum.

GÖBEĞİME TOKAT ATIYORLAR

Yedisinden yetmişine kimi gördüysem benim gibi olmayı arzuluyor. Zaten giderek zararlı bir adam haline geldim! Türkiye’yi obezleştiren, yemek yemeye teşvik eden bir adam... Sokakta insanlar beni Mehmet Yaşin olarak değil de döner, köfte ya da bir börek olarak görüyorlar. 40 yıllık dostmuş gibi gelip kimi göbeğime kimi omzuma tokat atıyor. CNNTürk’ün izleyici profili dışında bir izleyicim var. Selimiye Camii’nde anons yaparken, orada tespih satan adam, “Abi, sen yemekçi abi değil misin?” dedi. Böyle hoşluklar oluyor. Şöhret ilk zamanlar biraz hoşuma gidiyordu. Şimdi rahatsız edici boyuta geldi.
Damak çatlatan deyimini ben uydurdum. Benim için lezzetin zirvesi demek. “Damağım şenlendi” diyorum, o çatlamaya yakın olan. “Damağım bayram yerine döndü” üçüncü aşama. Beğenmediklerimi eh diye geçiştiriyorum. Bana kızmasınlar. Türkiye’de gurmelik sıfatını hak edecek çok az arkadaş var. Gurmelik için bir defa yemeğin malzemesini, yemek tarihini, mutfak organizasyonunu bilmek lazım. Benim için damağına düşkün, gezgin, lezzet avcısı, yemek sever deyin ama gurme denmesini hak etmiyorum.

HÜRRİYET PAZAR
Ünlülerle yemek röportajları yapacağım


Atlas’tan sonra Doğan Kitap’ı kurdum. Ardından gezi yazarlığı ve Lezzet Durakları programı yaptım. Şimdi de Hürriyet Pazar’da yeni bir projeye başlıyorum. Ünlülerle çocukluklarından bugüne kadar yemek röportajları yapacağım. Kendisi yemek pişirir mi, pişirirse tarifi, nerede yemek yer, kiminle yer, en sevdiği yemek, en nefret ettiği yemek gibi sorularla bezenmiş röportajlar olacak.

MAHALLE BASKISI
Anadolu alkolsüz yarımada oldu

Bir röportajda “Anadolu yakında alkolsüz bir yarımada olacak” dedikten sonra tekrar düşündüm. Aslında Anadolu zaten alkolsüz bir yarımadaymış. Anadolu’da eşraf ve tayinle gelmiş subay, hakim, savcı, kaymakam içiyormuş. Onlar için de şehir kulüpleri ve bir meyhaneleri varmış. Şimdi o kulüpler ve meyhaneler kalmamış. Urfa’da sıra geceleri ayranla geçiştiriliyor, alkol sadece beş yıldızlı bir otelde içilebiliyor. Yazılı olmayan yasalar uygulanıyor. Mesela Balıkesir’de Tenekeci diye 50-60 yıllık bir meyhane var. Her akşam polis iki tarafında yol kesip alkol kontrolü yaptırıyormuş, bir ayda 110 kişi ehliyetini kaptırınca kimse gelmez olmuş. Diğer şehirlerde de böyle baskılar var. Kimse “içmeyin” demiyor ama meyhanelerin ruhsatları yenilenmiyor. Meyhanelerde görünenlere, içenlere iyi gözle bakmıyorlar. Anadolu giderek alkolün eve gizlendiği bir yarımada haline geliyor. Evvelden kapılara “Burada içki servisi yapılmaz” yazılıyordu. Şimdi “Burada içki konmamış bardakla servis yapılır” tabelası koyuyorlar. Ramazanda paydos ediyorum. Çünkü fırın bile açık olmuyor. Bazı kentlerde çekimimiz cumaya rastlarsa aşçı ve garsonlar namaza gittiği için ara vermek durumunda kalıyoruz. Artık kadınların hepsi başörtülü, türbanlı. Kısa kollu giyinen kalmadı neredeyse. Hatta kara çarşaf giyenler arttı.

ÇOCUKLUĞUM
Gezme merakım dededen genetik miras


Ailem Sivas Yıldızelili, ben Ankara’da doğmuşum. Babam asker olduğu için ben altı yaşındayken Malatya’ya göç etmişiz. 1956’da İstanbul’a tayinle gelmişiz, geliş o geliş. Ortaköy’de Boğaz kıyısında büyüdüm, İstanbul’a kök saldım. İlk maceramı ortaokul birde yaşadım, bir arkadaşımla Uludağ’a kampa gittim. Yaşım ilerledikçe gezi alanlarım büyüdü, lise çağlarında yakın şehirlere, üniversitede de sınırları aşıp başka ülkelere gitmeye başladım. Çerkez dedem, oradan buraya göç etmiş sonra kaçmış gitmiş. Belki ondan genetik mirastır bana.

1968 EYLEMLERİ
Deniz Geçmiş konuşuyor biz kapıları tutuyorduk


Ne gazeteci, ne sosyolog olmak istiyordum. İç mimarlığı seviyordum. Bir de Güzel Sanatlar Akademisi’nin kızları güzeldi ama oraya giremedim. Puanım İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nü tuttu. Anneme “Toplum mühendisi olacağım” dedim. Annem toplumunu atmış, komşulara “Oğlum mühendis olacak” demiş. Zavallı yıllarca mühendis olmamı bekledi. Hukuk Fakültesi işgalinde kapıyı tutanlardan biriyim. Deniz Gezmiş anfide konuşma yaparken biz de kapıları zincirlemiştik. O eylemlerin ortasında olmak hoşumuza gidiyordu. Fakülte kapandığı zaman sevgililerimizi alıp Emirgan Parkı’na gidiyorduk. Dev-Genç bizim sosyoloji koridorunda çay ocağında kuruldu. Ben emirleri yerine getiren bir militandım, afiş asan bir solcuydum.

AMERİKA MACERAM
Manhattan’da balyozla duvar yıkıyordum


Üniversite masraflarını karşılamak için çalışmam gerekiyordu. Dünya Gazetesi’ne düzeltmen olarak girdim. O kokuyu aldıktan sonra bırakamadım, Hürriyet’in gece muhabiri oldum. Şimdi rahmetli olmuş bir yönetici, üç haberimin çıktığı gün komünist olduğumu söyleyip beni kovdu. Hür Yayınlar’da sözlük maddesi yazdım, kitap redaksiyonu yaptım. 1973’te Günaydın’a atladım. Gün diye bir öğleden sonra gazetesi çıkardık. Gırgır onun ilavesiydi. Sonra haftalık dergi yaptık. Yazı işlerinde çalışırken Saklambaç’ta fotoroman senaryosu yazdım. Perihan Savaş mesela ilk orada oynamıştı. 1978’de gazeteyle ilişkimi kesip, herşeyi satıp yeni evlendiğim eşimle Amerika’ya gittik. Spor malzemeleri satan bir Türk’e ortak oldum. Florida Üniversitesi’nde televizyon okumaktı niyetim. Bir gün dolandırıldığımı, bankada sadece 350 dolarım kaldığını öğrendim. Beynimden vurulmuşa döndüm. New York’a gidip inşaat işçiliği yaptım. Manhattan’da 30 kiloluk balyozla duvar yıkıyordum. Haftada iki gün de benzin istasyonlarında çalışıyordum. Yedi gün çalışarak 1500 dolar kazanıyordum, 400 doları kiraya gidiyordu. Çocuğumuz da doğmuştu. Baktık olmuyor, eşime “Siz gidin, ben de bilet paramı biriktirip geleyim” dedim. 1 yıl daha kaldım orada, New Orleans’ta limanda çalıştım.

ATLAS DERGİSİ
Kendimi gezdirecek mecra yarattım


Hep Türkiye’de de National Geographic gibi bir dergi olmasını hayal ederdim. 1993’te Atlas projesine başlarken beynimin arka tarafında çok dillendirmediğim kendimi gezdirecek bir mecra yaratma isteğim vardı. Bugün gördüğünüz Atlas dergisinin üstündeki logosu, rengi herşeyini ben yaptım. İlk sayıyı korkarak 15 bin bastırdım. Ertesi gün kıyamet kopuyordu, dergi çıkar çıkmaz bitmişti. 6 baskı yaptı, 80 bin sattık. Türk basınında her zaman olduğu gibi üç masa altı kişiyle başladık. Nuri Bilge Ceylan da Atlas’ta fotoğrafçı olarak çalıştı. Türkiye’nin en aşılmaz dağlarına, zirvelerine, kanyonlarına ilk Atlas girdi. Türkiye’de turizmin deniz, kum, güneş olmadığını gösterdik. Sinop’tan Anamur’a palapantla Türkiye’yi geçen çılgın arkadaşımız dişçiliği bıraktı, tek başına tekneye bindi dünya turuna çıktı. Maalesef Pasifik’in uzak bir adasında bir kızla tanışıp evlendi. Bunun gibi Atlas’ın çılgın çocukları vardı.

KOLESTEROL
Baklavayı damağına yapıştıracaksın


Hem kilo alıyorum, hem de kolestrol sorunum var. O yüzden İstanbul’daki günlerimi neredeyse aç geçiriyorum. Kamera çekerken iki üç çatal alıyorum, kalanını bırakıyorum. Fakat çiğ böreğe, güzel bir pilava hayır diyemem. Bütün hamur işleri, pilavlar, makarnalar favorimdir, yani bir karbonhidrat canavarıyım. Anadolu da bunun cenneti. Hamur tatlılarını severim. Mesela Antep baklavasına dayanamam. Baklavayı yerken ters çevirip şerbetli kısmını damağına yapıştıracaksın, dilinle damağın arasına sıkıştıracaksın şerbeti akacak onu yutacaksın sonra kalan posası çiğneyeceksin.

ANADOLU MUTFAĞI
Bakanlık yemek ilanları vermeli


Anadolu’daki yöre mutfakları kayboluyor. Hamburger, pizza, lahmacun, köfte-ekmek, döner, dürüm gibi ayaküstü yemekler yayılıyor. Öyle zengin ve lezzetli bir Anadolu mutfağımız var ki, Turizm Bakanlığı’nın, belediyelerin bunu koruması lazım. Güneş, tarih, kum yerine “Gelin yerel lezzetlerimizi tadın” diye de ilanlar vermeli bakanlık. İtalyanlar makarnadan büyük paralar kazanıyor.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!