GeriGündem Kaçamağı imkansız kahve Kaktüs
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kaçamağı imkansız kahve Kaktüs

Abone Olgoogle-news

Beyoğlu'nun ara sokaklarından birinde 40-50 metrekarelik, yani küçücük bir mekan. Birbirine çok yakın, üstelik küçük, tıklım tıkış masalar. Gün ve gece boyu sürekli bir insan sirkülasyonu, uğultusu. Böyle bir yer nasıl bağımlılık yaratır? Eğer mekanın adı Kaktüs'se soru gereksizdir.

Çünkü orada personel ve müşteri aynı mahallede komşuluk eden insanlar gibi, her gün birbirlerini görmeseler rahat edemez. Böyle olunca, sipariş vermeye bile gerek olmaz bazen. Personel yiyeceğinizi, içeceğinizi bilir ya da uygun görür sizin adınıza! Sinema öncesi ya da yemek sonrası en vazgeçilmez buluşma noktası olarak Beyoğlu'nda tabiri caizse bir çığır açan ve yüzlerce taklidinden sakınılamayan Kaktüs, önümüzdeki ay 10'uncu yaşını dolduruyor. Burası neresi, diye soracaklar için kısaca, ‘‘mahalle kahvesi’’, ama müdavimleri daha çok -entel dememek gerekirse- okuyan yazan çizen, muhalif tipler. İşte 10'uncu yaşgünü nedeniyle bir fenomen olarak Kaktüs'ün albümü... Alıntılar, tarihe sosyolojik bir kesit olarak sunulması amaçlanan Kaktüs kitabı için yazılmış yazılardan. Yalnız yeri gelmişken bir not düşelim: En sıkı müdavimlerin yazı ve çizilerinden oluşacak kitap, doğumgününe yetişemiyor, çünkü o müdavimler, bilindiği üzere aynı zamanda ‘‘ekabir’’ tayfasından. Yazılarını bir türlü göndermedikleri için kitap çıkamıyor, bu da bilinsin, özellikle onlar tarafından duyulsun istedik, eski bir Kaktüs müşterisi olarak...

Gülsüm Ağaoğlu, Nakiye Boran ve Ömer Erzeren, 10 yıl önce bir gün Beyoğlu'nun bir sokağına saptıklarında, -ki burası o zamanlar baştan uca pavyonlarla dolu olan İmam Adnan sokağıdır- penceresinde kiralık ilanı olan henüz kapanmış bir birahane görürler. Üçü de kendi işlerinde çok yoğun çalışan, üstelik kahve, bar işletmeciliğiyle uzaktan yakından alakası olmayan meslek sahipleridir; Gülsüm Ağaoğlu kendi şirketinde doğalgaz ve havalandırma projeleri yapan bir makine mühendisi, Nakiye Boran Yorum Ajans'ta reklamcı, Ömer Erzeren ise Almanya ve İsviçre medyasına çalışan bir gazeteci.

Buna rağmen, o gün ‘‘dükkanı’’ kiralarlar. Çünkü ‘‘Şurada, gitmekten çok hoşlanacağımız, kahve ya da içki içerken gazete okuyacağımız bir mekan olsa’’ düşüncesiyle galeyana gelirler! Paris'te, Viyana'da, Londra'da benzerleri bulunan, Türkiye'deki karşılığı da onlara göre ‘‘kıraathane’’ olan böyle bir mekan Beyoğlu'nda yoktur o yıllarda.

Üstelik bir zamanlar gecenin bir saatinden sonra o sokaklara herkes giremez. Ama Kaktüs o sokaklardan birinde, bir kara ördek gibi, 10 Mayıs 1993 tarihinde açılır. Gerçi Allah için kimse kara ördek muamelesi yapmaz; sokağın önceki yolcularına hiç benzemeyen bu tuhaf müşteri tayfasına tuhaf tuhaf bakmaz. Zaten yıllar içinde Kaktüs'e fotoğraf makinesiyle, metrelerle gelenlerin sayısıyla birlikte, Beyoğlu'ndaki bu tür kafelerin sayısı da artacak, pavyonlar bir bir kapanacak, şimdi sokakta Kaktüs'e komşu sadece iki temsilci kalacaktır.

DERİN MAHALLE KAHVESİ

Adını, ortaklar ve çevrelerindeki kadın kısmının, o zamanlar okuyup kendini yakın hissettiği Sosyalist Feminist Kaktüs dergisinden alır almasına ve ilk yıllarda ‘‘feministlerin kahvesi’’ olarak anılır. Ancak Kaktüs'ün bir o kadar da anti-feminist müşterisi olur, sonradan bir denge bulunur. Ve bu öyle bir denge olur ki, ‘‘Kaktüs Çevresi’’, hatta ‘‘kast’’ı diye bir cemaatten bile söz edilebilir.

Bu, gazeteci, yazar, şair, çizer, reklamcı, sinemacı; muhalif, ağırlıklı olarak sol muhalif; yer yer anarşist, içki ve sigaraya, siyaset ve sanata düşkün bir cemaattir. Ama aralarında sağcılar, İslamcılar, dizi oyuncuları, mankenler de yok değildir. Aslında toplu olarak konuşmaya kalksalar, tek cümle üzerinde bile anlaşamazlar ama Kaktüs onları biraraya getirir. Öyle ki Kaktüs'ün kapıları evet herkese açıktır ama ‘‘yabancı’’ birinin, eğer içeri adım attığında ‘‘hey merhaba, nabeer’’ diye el sallayacağı biri yoksa, kendini yabancı hissetmemesi mümkün değildir. Öyle davranıldığından değil, herkes ‘‘tanıdık’’ olduğu için.

Hani Türkiye'de Osmanlı geleneğinden gelme, zaman zaman ‘‘derin’’liğini gösteren aşırı bürokratik bir devlet aygıtı vardır ya, Kaktüs de azıcık öyledir. Üç ortak tarafından değil, müşteriler ve çalışanların oluşturduğu bürokratik aygıt tarafından yönetilen ‘‘derin kahve’’dir orası.

Aşırı kurumsallaşmıştır. Türkçesi, patronlar dilediğinde dekorasyonu ya da müziği değiştiremez; duvardaki bir çerçeveyi alıp yerine daha yenisini koyamaz; derhal ‘‘dengeler’’ kendini gösterir, her türlü değişiklik girişimi geri püskürtülür. O yüzden, fiyatlar, mönüdeki ufak değişiklikler ve müşterilerin saçlarının sakallarının ağarması, kimi akşamcıların yaşlanıp artık sabahçı olması dışında hiçbir şey değişmemiştir Kaktüs'te on yıldır. ‘‘İstiklal Caddesi değişti; bu değişimin, en önemli göstergelerinden biri de Kaktüs'tür, İstiklal Caddesi’ndeki yaşamın demokratikleştiğini de imler, aynı zamanda’’ der Atilla Birkiye ama Kaktüs değişmez.

Zaten değişmemeyi savunur. Ömer Erzeren: ‘‘İstanbul'da sinir olduğum şey, bir yere on yıl sonra gidersin hiçbir şeyi tanımazsın. Oysa bazı yerlerin bildiğimiz gibi kalması gerekir. Kaktüs 20 yıl sonra da aynı olacak’’ diye anlatır bunu.

Sadece mekan mı, masalarda en çok siyaset ve sanat konuşulması da değişmeyenlerdendir; konjonktüre göre konular değişir sadece.

Ebru Çapa, ‘‘müşterilerin her biri şişman bir ego olduğu için’’ der, ‘‘bu egoların gerek çatışmasından, gerek fingirdemesinden her daim enteresan hikayeler döner ortada. Konsomasyon hiç bitmez. Masalar kombinasyon, korrelasyon mantığıyla birleşir, dağılır. Habire el arttırılır, espri anlayışı bileylenir. Benim kahvaltıya oturup gece ikideki kapanıştan sonra küçücük bir kadroyla içmeye devam ettiğim çok olmuştur. Bu arada belki bir sinemaya falan çıkar gelirsin, bazen onu bile yapmazsın.’’

1994 yılında İstanbul belediye başkanlıklarını alan Refah Partisi'nin Beyoğlu'nda sokaklara masa çıkarma yasağını geri püskürten de aynı müşteridir: ‘‘Ben anlamam kardeşim, ben burada otururum’’ deyip zorla masayı dışarı çıkartan. Zaten bu yasakla birlikte, ilk biraraya gelen birkaç mekandan biridir Kaktüs; hatırlayın, bir süre sonra öyle bir örgütlenme olur ki, Beyoğlu'ndaki tüm mekanlar aynı gün aynı saatte tüm masalarını dışarı çıkararak bu yasağa karşı durur. Hatta masası olmayan büfeler bile dışardan masa getirtir, yasak kaldırılır.

Kaktüs, Ümit Ünal'ın Aşkın Alfabesi adlı romanında Köpek adıyla yer aldığı gibi tuhaf kesişmelerin de mekanıdır. Şöyle: Duvarlar ayna kaplıdır. Kapıdan girince insanlara değil aynalara bakarsınız. Aynaların buğulu kalabalığında tanıdık bir yüz size el sallar. Bir çeşit Paris havasıdır ama sokaktan geçen insanlar pek Parizyen yüzler değildir. Affediniz, sokaktan pavyon fedaileri, çarşafları, şalvarları ve beyaz takkeleriyle Tarlabaşı'nın aşağılarında oturan dindar simalar, dandik pavyon şarkıcıları ve fahişeler, inşaat işçileri, tiner koklayan çocuklar geçer. Hayır bu sonuncular geçmez, çoğu zaman burada kalır bizi seyrederler.

EVDE YOKSAM KAKTÜS'TEYİM

Mekanın küçük, masaların çok yakın olmasından dolayı dedikodusu bol, ‘‘kaçamağı’’ imkansız bir yerdir Kaktüs. Ama bir yandan herkes de yalnız kalmak isteyeni gözünden anlar.

Bunu Tomris Uyar şöyle anlatır: ‘‘En sıkışık saatlerde bile bireysel özgürlüğünüzü koruyabileceğiniz bir alan kalır size. Değil bir yazı bırakmak, bir haber iletmek, birisini görmek için kapıdan şöyle uğrayan yüzler, Kaktüs'ü ikinci adreslerine dönüştürenler bile, istemezseniz yalnızlığınıza ilişmezler.’’

Evet, Uyar'ın anlattığı gibi, doğal ve büyücek bir ‘‘posta kutusu’’dur da Kaktüs aynı zamanda; kim kime not, kitap, zarf bırakacaksa, oraya getirir. Herkes paketini oradan alır. Figen Şakacı'ya göreyse, her akşam başka bir yer arama umuduyla çıksan da yola, mutlaka uğrayacağın yerdir Kaktüs. Yani ‘‘evde yoksam Kaktüs'e bırak’’ durağı. Dün geceni yüzüne vurmayanlar koğuşu. Gittikçe ağırlaşan bir misafir ağırlama salonu, bir nevi, lokal anestezi merkezi.

Cüneyt Özdemir etraftaki tanıdıklara, sevilenlere değinirken, şöyle ağzının ortasına çakmak için uygun bir an kollananlardan da sözeder. Ama Kaktüs'te aldırılmaz onlara, yanyana oturulsa bile umursanmaz. Çünkü içeri adım atılan andan itibaren müdavimlik müessesesinin garantili kollarındadır insan artık. Sigortalanmıştır. Kanat Atkaya'ya göre de sevdiklerini ve sevmediklerini bir arada görmek insanı diri tutar.

Kaktüs, abartılı bir değişim yaşamadığı sürece böyle devam edecektir. Ama işte Atkaya'nın ağzından bürokrasi konuşur yine: ‘‘Şimdi Film Festivali başlıyor, bir süre uğranmaz. Herkes öyle elinde festival kitapçığı, tanımadığım bir sürü tip... Onlar sessizce dağılsın, biz yine gideriz.’’
False