« Hürriyet.com.tr
MENÜ

Mert Çetin'in ilginç Mourinho anısı: 'Sen daha başkan olmadın mı?'

Galatasaray'ın çok konuşulan ismi Mert Çetin... Basın toplantıları maç önü, maç sonu, hep o var. Kendi cümlelerinden ziyade Galatasaray'da yabancı oyuncuların sesi olmak. Çetin bu kez kendisini Fitbol dergisine anlattı.

Hürriyet Haber
SON GÜNCELLEME

Bir maç sonu programıydı. Teknik direktör geliyor, futbolcu geliyor, hepsi konuşuyor ama biz tercümanı duyuyoruz. Galatasaray’da da en çok o konuşuyor. Basın toplantıları, maç önü, maç sonu, hep aynı adam var. Konuşuyor ama kendi cümlelerini kurmuyor, görevi Galatasaray’da yabancıların sesi olmak.

Takım tercümanlarının hikayelerine dair birkaç küçük anekdot duymuşluğum vardır ama kimdirler, bu kadar çok dili öğrenmek nereden akıllarına gelmiştir, bu iş neye benzer, sorulduğunu duymadım. O sırada ekranın önünde Tudor susuyordu, Mert Çetin konuşuyordu ve ben kendi kendime şu soruyu soruyordum: Kimsin sen Mert Çetin? Kim bilir neler biliyorsun, neler gördün, duydun… Onu konuşturmakla bir uçağın kara kutusunu açmak aynı şey olurdu ama inanın neler görüp duyduğundan daha değerlisi kim olduğuydu. Ne de olsa röportajını görmemiştim. Meğerse mikrofon uzatan olmamış şimdiye dek, hani hep konuşuyor ya, fark etmemişiz hikâyesini anlatmamış olduğunu… Florya Metin Oktay Tesisleri’ndeki buluşmamızdaki ilk sorum günler öncesinden belliydi.

KİMDİR MERT ÇETİN?
Ben Musa Mert Çetin,17.10.1983 İstanbul doğumluyum. Babam Metin Çetin iş adamı, annem Sibel Çetin mükemmel resimler yapan ressam bir ev hanımı, kardeşim Berk Çetin Haliç Üniversitesi spor yöneticiliğinden mezun şu anda Barcelona’da MBA masterı yapıyor. Anaokulundan lise sona kadar eğitimimi FMV Nişantaşı Özel Işık Lisesi'nde tamamladım daha sonra Yeditepe Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler bölümünden mezun oldum. Askerliğimi Kıbrıs’ta yaptım. Galatasaray’a olan aşkım isminden de anlaşılacağı gibi canım babamdan kaynaklanıyor. Futbol sevgimin temeli dayım Alp Pehlivan’ın kaleci geçmişinden geliyor. Rahmetli Yılmaz dedemle beraber sık sık dayımın antrenmanlarına ve maçlarına giderdik o yüzden soyunma odası atmosferine küçüklüğümden beri alışkınım. Annemin doğum sonrası rahatsızlığından dolayı çocukluğum Etiler-Kasımpaşa arasında geçti o yüzden Ülker anneannemin bende çok emeği vardır ve Galatasaray’da işe başladığım günden itibaren kendisi Fenerbahçe’yi bırakıp Galatasaraylı olmuştur.

FUTBOLCU OLMA HAYALİ VARDI MUTLAKA…
Yetenekliydim dersem klişe olacak ama öyleydim, amatör liglerde Ortaçeşme’de, okul takımında oynadım, Galatasaray altyapısına da gelmiştim. Sağ bek ve sağ açıktım. Futbol okulla beraber yürümüyordu. Ailem de çok sıcak bakmadı çünkü dayım örneği vardı; Mersin İdman Yurdu’ndan 1. Lig’e transfer olacak diye beklenirken bacağını kırmıştı ve tam toparlanırken bu defa kolu kırıldı. Futbolculukta yarının ne olacağı belli değil. Ailem de okula devam etmemi istedi.

Tüm eğitimim İngilizceydi. Üniversitede çok az İspanyolca öğrendim, temel kalıplar sadece. Üniversiteden sonra dayımın yönlendirmesi ile askere gittim, babamın tanıdığı bir firmada ithalat ihracat departmanında işe başladım. En yakın arkadaşlarımdan biri menajerlik işlerine başlama hevesindeydi. Gençlerbirliği genel menajeri Cem Onuk (bu işin duayenlerinden ve harika bir insandır) ile görüşmesine ben de gittim. O dönem Oftaşspor Süper Lig’e yeni yükselmişti. Cem Hoca bizi dinliyor ama kafasında transferleri çoktan bitirmiş, kırmamak adına görüşüyor bizimle. Bu işin piri bir isme futbolcu anlatıyoruz, öyle düşünün. Sohbet sırasında Cem Hoca İngilizce bildiğimi öğrenince “Gel Oftaş’ta başla” dedi. Dedemle dayımın maçlarına antrenmanlarına gitmelerimiz ve deplasman yolculukları, altyapılar derken çocukluğum futbolun içinde geçmişti, diğer yandan da fanatik Galatasaraylıyım, Cem Hoca’dan bu teklifi duyunca hemen atladım. Ailemle konuştum ikna ettim, işten ayrıldım. Sonuçta en büyük hayalim gerçekleşiyor, futbolun içinde bir işim olacak.

İNGİLİZCEYİ SAYMAZSAK 4 DİL, İSPANYOLCA, PORTEKİZCE, FRANSIZCA VE İTALYANCAYI ÇOK İYİ BİLDİĞİNİ BİLİYORUZ. BU DİLLERİNE ZAMAN ÖĞRENDİN?
Oftaş’ta başladığımda sadece İngilizce biliyorum. Neyse ki futbolcular da İngilizce biliyordu ama Gençlerbirliği’nden Sandro ile Tozo geldi, ikisi de Portekizceden başka dil bilmiyordu. Bu mesleği yapmak istiyorsam dil öğrenmem gerektiğini anladım. İspanyolca ile başladım, Şilili Nicolas Peric geldiğinde çok yardımı olmuştu, beni çalıştırıyordu. Gençlerbirliği’ne geçtim, Kahe vardı, şimdi Amasyaspor’da oynuyor. Onunla beraber Portekizceyi ilerlettim. Yalnızca tercüman değildim, aynı zamanda Cem Hoca’nın yardımcısıydım. Kontrat hazırlardım, deplasmana gittiğimizde takımın kredi kartı bende olurdu. Maç toplantısından çıkıp otelin hesabını kapatıyordum ve maça geçiyordum. Sorumluluk fazlaydı ama Gençlerbirliği harika bir okuldu. Cem Onuk gibi değerli bir insanla çalışmak büyük şanstı.

GÖRÜŞMEYE DEVAM EDİYOR MUSUNUZ?
Birlikte çalıştığım tüm hocaları, oyuncuları arar konuşurum. Bir defterim vardır, orada hepsi kayıtlıdır, sırayla arar hatır sorarım. Sayıları da az değildir, sadece Gençlerbirliği’ndeki 2 senemde 5 hoca ile çalıştım; Fuat Çapa, Stumpf, Bülent Korkmaz, Mesut Bakkal ve Samet Aybaba. Rahmetli İlhan Cavcav başkan faktörü elbette…

GALATASARAY’A GEÇİŞİN BÜLENT KORKMAZ’IN SENİ TAVSİYE ETMESİ İLE OLMUŞTU. O HİKÂYENİN ASLINI ANLATIR MISIN?
Bülent Korkmaz benim için efsaneydi. Tribüne gittiğim dönem 4 sene üst üste şampiyon olduğumuz ve UEFA Kupası’nı aldığımız süreçteki şaşaaya tanıklık ettim ve hep çok şanslı olduğumu düşünürüm. Bülent Korkmaz da o yıllarda takımın kaptanıydı. Gençlerbirliği’ne Bülent Korkmaz’ın teknik direktör olarak geleceği haberini duyunca beni bir heyecan aldı. Dizlerim titriyordu. İlk karşılaştığımız anı hiç unutamıyorum. Gençlerbirliği restoranında takım kahvaltısındaydık… O zamana kadar hep tribünden çağırmışsınız, çalışma fırsatı buluyorsunuz. Sürekli maç anılarını anlatmasını isteyip başını ağrıtırdım. Hoca Gençlerbirliği’nden ayrıldıktan sonra aramaya devam ettim. Skibbe gitti ve Galatasaray’a Bülent Korkmaz geldi. Bir önceki hafta da Kocaelispor’a 4-0 kaybetmiştik. Bir taraftar olarak inanılmaz üzülüyorsunuz, ardından idolünüz takımınızın başına geçiyor. Bir kapı açılıyor aslında siz farkında olmadan. Bülent Hoca göreve başladıktan bir hafta sonra beni aradı ve böyle bir ihtiyaç olduğunu söyledi, “Atla gel Galatasaray’a” dedi. Dünyalar benim oldu. Kontratım yoktu, sezon bitiyordu, çok sancılı olmadan ayrılırım diye düşündüm. Cem Onuk’un yanına gittim, “Senden çok memnunum bırakamam, seni yetiştiriyorum yerime geçeceksin” dedi. Galatasaray taraftarı olduğum takım, izin istedim gitmek için. “İlhan Cavcav’a söyleyeyim, o ne diyecek” dedi. İlhan Başkan ile de aramız çok iyiydi. Akşamüstü antrenmanında lobide karşılaştık. “Galatasaray’a gidecekmişsin. Bak bu bastonu belinde kırarım, hiçbir yere gidemezsin” dedi. Bülent Hoca arıyor, ailem bekliyor, İlhan Başkan izin vermiyor. Bir haftada 3-4 kilo verdim. Beden olarak Gençlerbirliği’ndeyim ama kafa Galatasaray’a gitmiş, hayaller kuruyor. Beni bu mesleğe başlatan insan Cem Onuk ve İlhan Cavcav’dı, bana böyle bir imkan vermeselerdi bugün bu noktada olmazdım, kötü ayrılmak istemiyordum ama gözümü kararttım, önce Cem Hoca’ya gittim oradan da İlhan Başkan’ın yanına… Baba oğul gibi konuştuk, nasihatler verdi sonra da Adnan Polat’ı ve Adnan Sezgin’i aradı. “Sana pırlanta gibi bir çocuk gönderiyorum, emanetimdir, her şeyine kefilim” dedi.

Galatasaray’a geldiğim ilk günü unutamam, babam bırakmıştı ön kapıya. Bülent hoca karşıladı, beni alıp futbolcularla tanışmaya götürdü. Bir hafta önce televizyonda seyrettiğin adamlar; Lincoln, Nonda, Kewell, Baros, Hasan Şaş… Benim dizler titremeye başladı.  Hasan Hoca da çok esprilidir. İlk toplantıya giriyoruz, ben yabancıları toparladım, bağdaş kurup önlerine oturdum ve hocaya da sırtım dönük durumdayım. Hasan Şaş gelip “Hayırdır birader, sıra gecesine mi geldin?” dedi. Dakika 1, gol 1, zaten baskı var üzerimde heyecanlıyım…

Çok iyi bir Galatasaraylısın. Ali Sami Yen Stadı’nın sahaya çıkan koridorlarını yürüyüp tribünleri gördüğün anda yaşadığın duyguyu tarif etmeni istesek?
Ali Sami Yen’e ilk kez Gençlerbirliği’nde çalışırken gelmiştim, daha yolda tüylerim diken diken oluyordu ve kendi takımımın stadına deplasmana çıktım. O dönemde sakin kalabilmek için kendi kendime telkinde bulunuyordum, gol olduğunda sevinmemem gerekiyordu. Üstelik Sami Yen’in Kapalı’sında Ultraslan’ın hemen hepsi tanıdık, yıllarca omuz omuza maç seyrettiğim insanlar. İnsanın doğduğu yer değil, doyduğu yerdir diye bir söz vardır, çok doğruymuş. Soyunma odasında maçın havasına giriyorsun. Sami Yen’deki ilk maçımda Bülent Korkmaz’ın çalıştırdığı Gençlerbirliği ekibindeydim ve ilk golü de biz atmıştık. Çok farklı bir duygu oluyor, kendi takımının yediği gole seviniyorsun. Elbette eski arkadaşlardan “sen nasıl Galatasaraylısın” mesajları gelmişti.

İlk gençlik yıllarımda okuldan kaçıp maçlara gittiğimizde top toplayıcı çocuklara özenirdim, Galatasaray altyapısında oynayıp maça top toplayıcı gelmek büyük şanstı benim gözümde. 2006’daki şampiyonluk maçında tribündeydim. Çok yakın arkadaşım Ferhat ile birlikte sahaya inmiştik, soyunma odalarına gitmiştik. O gün “Buralarda dolaşmak ne harika bir duygudur” diye düşünmüştüm. Gençlerbirliği’nde çalışırken Galatasaray’da Skibbe döneminde, o sezonun ilk devresinde Ankara’ya maça gelmişlerdi, kulüp doktoru Savaş ağabeye, “Bir gün Allah Galatasaray’da çalışmayı nasip eder mi?” demiştim. Aynı sezonunun 2. devresinde Galatasaray-Gençlerbirliği maçında sarı kırmızılı kulübedeydim. Galatasaray armasını giymek, takım otobüsüne binmek, Sami Yen’in yolunu gitmek, rüya gibiydi…

 

GÖREVİN GEREĞİ TAKIMIN KARA KUTUSU SENSİN. SIR GİBİ SAKLAYACAĞIN ONLARCA BİLGİYİ TAŞIMAK GİBİ AĞIR BİR SORUMLULUĞUN VAR. SENDEN HİÇBİRİNİ AÇIK ETMENİ İSTEMİYORUZ ELBETTE, SAYGIMIZ SONSUZ. MERAK ETTİĞİMİZ, BUNU NASIL BAŞARDIĞIN…

Bence insanın karakteri ile ilgili. Kendimle ilgili övgüde bulunmam, hatalarım da vardır, olmuştur, çeviride ya da görevimle ilgili eleştiriler yapılır. Ama güvenilirliğim konusunda hiçbir soru işareti olmasına izin vermem. Bana söylediğiniz her şey bende saklı kalır, bu mesleği yapmanın tek yolu da budur. Her gün sayısız bilgi akışının içerisindeyim, durduğum noktada benimle konuşan insanın en fazla güvendiği kişi olmak durumdayım ki görevimi yerine getirebileyim. Kimsenin “adamı” olmadım, benimle ilgili bu sıfatı kimse kullanmamıştır çünkü olmam, olmamam gerekir. Ben Galatasaray’ın adamıyım. Burada olduğum sürece de o kara kutu ben olacağım. Zor bir şey. Çok hassas dengeler… Hoca ile futbolcu arasındaki en özel görüşmelerin tek tanığı oluyorsunuz, soyunma odasında asla kimsenin bilmemesi gereken olay ve konuşmaların şahidi oluyorsunuz. Gazeteciler ve muhabirlerle iletişim içerisindesiniz. Tek bir gazeteci “Ben Mert Çetin’den haber aldım, bana şu haberi verdi” desin, hem Galatasaray’ı hem de bu mesleği bırakırım! İnsanlar bana bu kadar güvenirken onları yarı yolda bırakamam.

GALATASARAY’IN YEDEK KULÜBESİNDE OTURUP TRİBÜNLERE BAKTIĞINDA NE HİSSEDİYORSUN? ORADAKİ MERT ÇETİN’İ GÖREBİLİYOR MUSUN?
Kendimi frenlemeyi öğrendim elbette ama o Mert Çetin’i görüyorum, evet. Yıllar geçse de o tribün ruhu içinizde kalıyor. Tribündeki Mert Çetin coşkulu bir taraftar ama kulübede bir camiayı temsil ediyorsunuz ve duygularınızı kontrol etmek durumundasınız. Gol sevincinde ise tüm o coşku ortaya çıkıyor ve tribündeki Mert Çetin o anda saha kenarında beliriyor.

BÜLENT KORKMAZ’IN ARDINDAN RİJKAARD GELDİ
Rijkaard o zamanın Guardiola’sı gibiydi, Barcelona’dan gelmişti, Hollanda efsanesiydi. Şampiyonlar Ligi şampiyonu olmuştu. Son derece alçakgönüllü, mütevazi bir insandı. Hem ailesi hem de kendisiyle samimiyet yakaladık. Yardımcısı Neeskens çok değerli bir futbol adamıydı, gerçek bir efsane. Babam için Neeskens daha büyük efsaneydi mesela. Rijkaard ön plandaydı teknik direktör olarak ama arkasında Neeskens gibi bir destek ve futbol aklı vardı. Rijkaard giderken çok duygusal bir dönem geçirmiştim, zamanla insan böyle ayrılıklara üzülse de alışıyor, içinde yaşamayı öğreniyorsun ama o dönemde benim için bu kadar samimi ve yakın olduğum biriyle ayrılmak çok zor olmuştu. Toplantı odasına girmişti, içeriden ne karar çıkacak diye kapıda bekliyordum. Çıktı, beraber odasına gittik, gözünün içine bakıyordum ne oldu diye… Belliydi aslında kararın ne olacağı ama yine de bir umudum vardı. Oturduk karşılıklı, “Ayrıldım, bitti” dedi. Ağlamaya başladım. Karakter olarak duygularını belli edebilen biri değilimdir ama Rijkaard ile dostluğumuz çok özeldi. Düğününe beni ve Nezihi Hocayı çağırmıştı. Yeni stadı görememişti, Türk Telekom Stadı’na Hagi ile gitmiştik.

ELBETTE BİR DE HAGİ GİBİ BİR FUTBOL KAHRAMANI İLE İŞ ARKADAŞI OLMAK VAR…

Benim tribün günlerim Hagi’nin dönemiydi. Yıllarca izliyorsun, Monaco’ya o golü tam önümüzde atmıştı. O gollere seviniyorsun, yıllar sonra Hagi ile birlikte çalışıyorsun. Allah’ın bir lütfudur. Yardımcısı Tugay Kerimoğlu, başka bir efsane. Galatasaray’daki 9 yılım boyunca, maçtan önce tribüne çağırdığım oyuncularla dostluklar kurdum. Taffarel ile abi-kardeş gibiyiz, bizden biri olmuştu. Türkçe konuşurduk, kahvaltıları beraber yapardık her sabah. Esprili, pozitif, karakter olarak kendime örnek aldığım bir insandır.

SENİ SADECE BİR KULÜP PROFESYONELİ OLARAK GÖRMÜYORLAR VE ÖYLE DEĞİLSİN.

Sonuçta sabah gelip akşam çıkıp evine gittiğin bir mesai sistemi değil, aile gibi oluyorsunuz. Yabancı oyuncuların burada kurdukları bağın aracısıyım. Evlerini buluyorum, çocukların okulunu ayarlıyorum, eşinin düzeni kurmasına yardımcı oluyorum. Ailelerinin bir bireyi gibi oluyorum. İlk geldiklerinde, ülkemizin yurtdışında doğru anlatılmıyor olmasından kaynaklanan önyargılar oluyor ve o önyargıları kırmak öncelikle benim görevim oluyor. Uluslararası ilişkiler mezunuyum, ailem diplomat olmamı çok istemişti, burada da yaptığım şey diplomatlıktan farklı değil aslında.

ARDA TURAN İLE İSPANYA
Arda ile beraber, kötü gittiğimiz ve 8. bitirdiğimiz sancılı o sezonda Atletico Madrid meselesini konuşuyorduk. “Sezon sonunda böyle bir transfer olabilir, eğer olursa da İspanya’ya benimle beraber gelmek ister misin? Asistan olarak değil, arkadaş kardeş gibi beraber olalım, beraber gitmek istiyorum” demişti. Ben de isterim diye cevap vermiştim, İspanya benim için özel bir tecrübe olacaktı. Menajerlik oyunu oynar gibi bir şeydi… Bu meseleyi de aramızda tutuyorduk, benim bu kulübün içerisinde duyduğum konuştuğum şeyleri ailem bile bilmez, kimseyle hiçbir şeyi paylaşmam. Sezon bitiminde Fatih Terim geldi. Arda’nın Atletico transferi rafa kalktı. Onunla çalışmak herkesin hayalini süslüyordu. Diğer yandan da Fatih Hoca’nın kendi ekibi ile çalışacağını düşündüğümüzden durumumuz yine belirsiz olacaktı. 10 gün sonra Fatih Hoca beni odasına çağırdı. “Seninle ilgili bir araştırma yaptım, çalıştığın hocalarla ve futbolcularla konuştum, seni sordum, tek bir kötü söz duymadım, bu nedenle de çalışmaya devam etmek istiyorum” dedi. Arda da ben de Galatasaray’da kaldık. Dünyanın en mutlu insanı oldum çünkü hem Fatih Terim ile çalışacağım hem de kaptan kalıyor, bir taşla iki kuş benim için. 1 ay sonra Arda bana Atletico Madrid’e imza atacağını söyledi ve “Gidiyoruz” dedi. “Kapu” dedim, “nereye gidiyoruz, hoca ile konuşmuşuz devam ediyoruz.” Arda da “Senin için de farklı bir tecrübe olacak, La Liga’ya gidiyoruz” dedi. Ramazan ayıydı, hocayla beraber oruçluyuz, iftarı beraber yapacaktık. Gençlerbirliği’nden ayrıldığım dönemdeki gibiydim, bedenim orada ama kafam değil, hoca fark etti, sordu, hem kendisiyle çalışmayı ne kadar istediğimi hem de bu İspanya tecrübesini yaşamanın benim için önemini anlattım. Fatih Hoca da “Ben Arda ile konuşurum, gidemezsin” dedi. Arda da orada yalnızdı, gitmemi istiyordu. Ben yine 3-4 kilo vermiştim. “Biz bu konuyu halletmedik mi?” dedi, “Hocam konuşalım” dedim. Tüm ekibini topladı, Taffarel, Hasan Şaş, Ümit Davala… Olası sıkıntıları ve dezavantajları anlattılar. Ama benim aklıma düşmüştü İspanya, hoca da kabul etti. Ama bu arada benim ayrılmamdan sonra yerime birisinin alınması teklifini de beklemeye almış, pozisyonu boş bırakmış.

SENİN İÇİN İSPANYA GÜNLERİ NASIL GEÇİYORDU?
Gider gitmez çok kolayca Arda’nın düzenini kurduk, evi arabası çevresini organize etmemiz 1 ay kadar sürdü. O dönemde Reyes’in Galatasaray’a transferi konuşuluyordu, biz o akşam Reyes’le beraber yemek yiyorduk. Kulüpte onlarca farklı çözüm üretmem gerekirken Madrid’de sadece Arda vardı ve benim için tatil, rehabilitasyon gibiydi. Her şey çok farklıydı. Önce Abdürrahim Albayrak aradı, “Dönmeni istiyorum” dedi. Bir hafta sonra da Galatasaray, Real Madrid’le hazırlık maçı için İspanya’ya geldi. Arda ile ziyarete gittik. Fatih Hoca sitemini yaptı, oyuncularla sohbet ettik ki onlar da sitem ettiler. Yemekten sonra vedalaşmak üzere kalktık, Fatih Hoca “Sen nereye gidiyorsun? Bizimle antrenmana çıkacaksın” dedi. Üzerimde kot pantolon ve Galatasaray forması ile Real Madrid tesislerinde antrenmandaydım. “Yarın maç toplantısına sen de geliyorsun” diye ekledi. Bir şeyler seziyordum, Arda da dönmemi istediklerinin farkındaydı, konuştuk ve geri dönmemin daha doğru olacağına karar verdik. Hoca’yı aradım, “Ben geldim” dedim, “Emin misin bak KAP’a bildiriyorum” dedi. “Eminim, bildirin KAP’a, ben döndüm” diye cevap verdim. Onunla çalışmak gerçekten bir ayrıcalıktı. Allah vergisi bir aurası vardır, onun yaptığı maç konuşmasıyla ben bile çıkar en az 10 dakika canımı dişime takar oynarım, öyle benzersiz bir ruh halidir. Kadıköy’de şampiyon olduğumuz maç öncesinde takım otelde kamptaydı, özel bir video hazırlatmıştı. Dünyanın farklı yerlerinden Galatasaray taraftarlarının takıma gönderdiği mesajlardan oluşuyordu. Müthiş bir etki yaratmıştı.

Hoca ile sezon öncesi hazırlık kampları, maç öncesi toplantıları, saha içi iletişimimiz son derece efektifti. Saha içerisinde hoca ile beraberseniz onun söylemlerinin duygusunu çevirirken ses tonunuza vermelisiniz. Hoca sinirliyse tercümede oyuncuya bunu hissettirecek bir ton kullanmalı ve enerjiyi yansıtmalısınız. Fatih Terim’le çalışırken bu nüans hoca için çok önemli olmuştu. O dönemde tercümandım. Fatih hoca ilk kampın sonunda bana “Sen sadece tercüman değilsin, takımın önemli bir parçasısın, idare menajer yardımcısı olacaksın” dedi. Fatih Terim benim kariyerime katkı yapmakla kalmadı, kulüpte insanların bana ve yaptığım işe bakış açısını da değiştirdi.

"MERT MOURINHO"
Real Madrid ile eşleştiğimizde Marca Gazetesi Hamit Altıntop ile röportaj için Türkiye’ye geldi. Ben de röportajı asiste etmek için yanındaydım. Sohbet benden açıldı ve Hamit abi “Bu da bizim Mourinho’muz” dedi. Bu sözü Marca’ya haber oldu. Kayserispor deplasmanında rakip izlemesi için Mourinho geldi. Fatih Hoca cezalıydı, Mourinho eski öğrencilerine selam vermek için izin istemiş, soyunma odasına “Mourinho geliyor” diye haber geldi. Ben de şakasını yapmıştım: Eski oyuncular arkadaşlarına selam vermeye gelirler, Ceyhun Gülselam da Kayserispor’daydı, tüm soyunma odası Mourinho beklerken Ceyhun’un koridorda yaklaştığını gördüm, “Ben kapıyı açıp Mourinho geldi diyeyim ama sen gir” dedim, Ceyhun da kabul etti. Ben kapıyı açtım, Mourinho diye, tüm hocalar herkes ayağa kalktı ama Ceyhun girdi! Tabii tepki oldu ister istemez! Ve sonra da Mourinho kendisi geldi. Herkesle selamlaştı, ben odanın öbür tarafındayım, gözüm onun üzerinde ama tanışmak için yanına gidebileceğim bir ortam yok. Sneijder, Drogba, Hamit Altıntop ve Mourinho birlikte konuştular, beş dakika kadar sonra ya Drogba ya Sneijder beni çağırdı, depar atarak yanlarına gittim. “Bu da bizim Mourinho’muz” dediler. Mourinho da “O zaman Special Two oluyor demektir” diye espri yapmıştı. Sanki 10 yıldır tanıyormuşum gibi sarıldım. Birkaç gün sonra da maç için Madrid’e gittik, statta antrenman için sahaya çıkarken sağ taraftan biri seslendi: “Hey Special Two!” diye… Döndüm sese doğru, Mourinho! Yanına gittim beni yardımcıları ile tanıştırdı. Aradan zaman geçti, Mourinho Chelsea’nin başındaydı, Galatasaray ile oynamak için İstanbul’a geldiler. Soyunma odasına gidip selam vermek istedim ama yoktu. Koridordan sahaya çıkıyordum, yedek kulübesinde tek başına oturuyordu, karşısında da 30-40 tane foto muhabiri vardı. Yaklaşıp uzaktan selam vermeye yeltendim, beni görünce ayağa kalkıp yanıma geldi, sarıldı, o sırada fotoğraf makinelerinin deklaşörleri basılıyordu. Son görüşmemizde de Manchester United maçı içindi, soyunma odası koridorunda karşılaştık, “Sen daha başkan olmadın mı?” diye takıldı. Öyle bir hikaye ki senaryosunu yazsanız, uygulaması imkansız...

MANCINI’NİN MEKTUPLARI
Çok mantıklıydı. Taktiksel değişiklik yapıyordu, 4-4-2’den 3-5-2’ye ya da 4-2-3-1’e dönüyordu, futbolcuya anlatıyorsunuz ama sahaya girdiğinde adrenalin yükseliyor. Mancini hiçbir şeyi şansa bırakmıyordu, küçük bir kağıda dizilişi yazıyordu. Bu bazıları tarafından manipüle edildi, oysa tüm takımın yerleşimini değiştirmekti yaptığı ve son 15 dakikada artık kaybedecek vakit yok. Oyuncunun ruh hali ve taraftarın gürültüsünü de ekleyince iletişimin zor olduğu bir anda bunu yapıyorsunuz. Mantıklıydı, yazıp veriyordu reçeteyi…

Mancini çok klas bir adamdı. Futbolcular, kulüp profesyonelleri aramızda “Bugün acaba ne giyecek?” diye düşünürdük. Futbol anlayışı, taktiksel felsefesi, antrenman anlayışı bir kenara, beyefendi kişiliği diğer tarafadır.

İtalyancayı Mancini ile öğrendim. İspanyolca ve Portekizce bildiğim için İtalyanca da birkaç kurs almıştım, biraz kafa göz yararak konuşuyordum. Mancini Roma’da evine davet etti, analiz uzmanımız Tolga Hoca ile birlikte 2 hafta Roma’da kaldık ve hem kursa gittik hem de İtalya’da pratik yapma fırsatımız oldu. Kurs bitince beraber İstanbul’a geldik, Mancini de transfer listesini yönetime verip hazırlıklar için dönecekti. Biz de toplantıyı bekledik, hocayı havalimanına bırakıp uğurlayacaktık. Yola çıktığımızda hiçbir sorun yoktu, havalimanına geldiğimizde bize görevi bıraktığını söyledi.


Bunları da Beğenebilirsiniz