Kısacık bir yoldan hikayeler

Güncelleme Tarihi:

Kısacık bir yoldan hikayeler
Oluşturulma Tarihi: Şubat 28, 2005 17:29

Sokağa çıkmak lazım, insanların arasına karışmak lazım, her gün gazeteye inmek mecburiyeti beni çok sakatlıyor. Cuma günü bir işim vardı, Taksim’e indim...

Ulus’tan Levent’e yürüdüm, metroya bindim.

Önce, İstanbul Emniyet Müdürü’ne bir önerim var. Hani ‘Koskoca İstanbul’da asayişi temin etmek için elimde yeteri kadar polis memuru yok’ diyor ya, haklı olarak, işe mevcudu daha iyi değerlendirerek başlayabilirler.

Mesela niye Akmerkez’in kapısında bir trafik polisi neredeyse sürekli nöbet tutuyor. Küçük araçlar park etmesin, BMW ciplerin, Cherokee’lerin, Hummer’ların yenini işgal etmesin diye mi? Çünkü bunlara laf eden yok da...

Mesela, sabah saat 8.25’te, Nispetiye Caddesi üzerindeki DŞ adlı dükkandan elma, salatalık, domates ‘alan’, üç kuruşluk tezgâhtarın, üzerinde T.C. üniforması taşıyan polis memuruna ‘Şuradan iki tane de hıyar koyayım, canın çekmiştir...’ lafını sineye çeken ekip otosu da, daha faydalı olacağı bir yerde görev yapabilir herhalde. Tıpkı biraz ötedeki Tekel bayiinden ‘selamınaleyküm’ diye sabah cigarasını alan ekip gibi...

(Sonra, cumartesi gecesi gördüm, Ortaköy çevresindeki her gece kulübünün önünde bir polis aracı yatıyor, içinde en az iki memurla. Şart mıdır? Sosyetenin can güvenliği, sokaktaki vatandaştan daha mı önemlidir?)

Neyse, ne üstüme vazife!..

*

NİŞANLILIK GEÇİRMEK

Metroda, Levent Taksim arası taş çatlasa 20 dakika sürüyor. Adam bu süreye bin tane dedikodu sığdırdı ensemode. En güzeli de şu psikolojik tahlildi:

- Kendisi iki nişanlılık geçirmiş. İki ablası var, ikisi de ikişer nişanlılık geçirmiş. Yani ailede var bir şeyler...

*

ADAMI BÖYLE KATİL EDERLER

İstiklal Caddesi’ni dikine kesen yollar var ya, hani şoförler tramvay korkusundan biraz endişeyle, gaza basarak geçiyor...

Genç bir delikanlı yayaların arasından geçmeye çalışırken yoldaki demir babalardan birine çarptı, sol ön lastiği bomba gibi patladı.

Genç adam, biraz da fiyakası bozulmuş bir halde, annesine ‘Hah şimdi yandık!’ diyerek sinirle arabadan inerken, oradan bir millî maydanoz atladı:

- Yuh be kardeşim, koskoca babayı görmedin mi?

İşte Türkler adamı böyle katil ederler. Allah’tan çocuk ses etmedi...

*

İÇİME BİR KORKU DÜŞTÜ

Taksim Meydanı’ndan İstiklal Caddesi’ne doğru yürüyen bir adam.

60’lı yaşlardı. Üzerinde lacisi, şık bir kravat, maalesef yakasındaki rozeti okuyamadım. Eski bir milletvekili bile olabilir. Kendi kendine konuşuyordu, ama ne konuşma. Hem yürüyor, hem de el kol hareketleri, mimiklerle, sanki karşısında biri var, nutuk atıyor...

Bu köşede, kendi kendime konuşa konuşa, benim de sonum böyle mi olacak acaba?

*

BU MUAMELEYE DEĞERİ Mİ?

Önce Fransız Başkonsolosluğu, sonraki İsveç mi, Hollanda mı unuttum, hatta Rusya Federasyonu Başkonsolosluğu BİLE...

Vize almak için suratlarına kapatılmış bir kapının önünde yığılmış, sanki aradan bir kemik atacakmış gibi, kapıyı aralayıp küçümser bir edayla bir şeyler söyleyen ve langadanak kapatan içerideki kavata (kavat mıydı kavas mıydı bu kelime?) yalvaran bir takım insanlar...

Allah’ın Rusyası bile bize vize vermek için köpek muamelesi yapıyor...

Son olarak Almanya ‘transit geçecek Türkler’den de vize isterim’ diye akılalmaz bir diplomatik terbiyesizliğe cesaret etmiş...

N’olur, Allah aşkına iş için, yahut sağlık için MECBUR DEĞİLSENİZ bu muameleye eyvallah demeyin, istemeyin vize mize, gitmeyiverin bu terbiyesizlerin memleketine...

Ve ne olur, Hükümet de izin vermesin bu terbiyesizliğe!

*

BENZETMEYİ SEVDİM

Son iki muhabbet de bir eczaneden. Bir baba oğul olabilir, yaşlıca olanı nasihat eder gibi, hayretle soruyor:

- Yahu, o serserinin ipiyle kuyuya inilir mi?
- Ne bileyim ben, okumuş adamdır diye güvendim...
- Oğlum, bak, okuduğu halde bir insan hâlâ kalassa, bil ki odunu çok serttir, tik ağacındandır, tornaya gelmez...

Lafı sevdim...

*

TEZGAHTARI VEREN ALLAH SABRINI DA VERİYOR DEMEK Kİ!

Önümde yaşlıcana, beyaz saçlı bir bey, veznedeki kızla birlikte bir form dolduruyorlar. Ben de kenarda sıramı bekliyorum. Anladığım kadarıyla, beyaz saçlı bey, 102 yaşındaki annesi için yazılmış bir ilaç alıyor, kasadaki kız da bazı bilgiler istiyor ondan:

- Annenizin adı?
- Hatice
- Doğum tarihi?
- 1902
- Ay ve gün olarak?
- Ayı günü bilinmiyor.
- Ama benim doğum gününe ay, gün ve yıl olarak ihtiyacım var...
- 1902’de doğmuş bir insanın gününü ayını nereden bileceksiniz ki?
- Peki, Hatice Hanım’ın annesinin kızlık soyadı.
- O da yok...
- Ama beyefendi, doğum tarihi de yok, olmaz ki, annenize bir sorup öğrenemez misiniz, annesinin kızlık soyadını?
- Hanım kızım, bakın oraya doğum tarihi olarak 1902 yazdınız. 1902’de doğan insanın soyadı olmaz ki, onun annesinin kızlık soyadı olsun?
- Ama burada soruyorlar...
- Onlar sorarlar...
- Kendisi de hatırlamaz mı annesinin kızlık soyadını?
- Yahu güzel kızım, 1902’de soyadı mı vardı ki annesinin kızlık soyadı olsun?
- Ama buraya yazmak zorundayım...

... derken dışarı attım kendimi, başka eczaneye gittim. Anladım ki, beyaz saçlı bey Hazreti Eyüp sabrına rağmen, o kıza derdini anlatamayacak!

 

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!