Seyahat yazarlarının favori kış mekanları

Güncelleme Tarihi:

Seyahat yazarlarının favori kış mekanları
Oluşturulma Tarihi: Ocak 14, 2008 00:00

Gerçek gezginler kalabalıkların aksi yönünde koşanlardır. Mevsimi, modayı, günlük trendleri bir kenara bırakıp keşfe çıkarlar. Çok az kişinin gördüğü güzelliklere tanık olur, unutulmaz güzellikler yaşarlar. Kış mevsiminde de çoğunluk kayak yapmak, karlarla başbaşa kalmak için dağların yolunu tutarken onlar farklı rotalara yönelir. Dört seyahat yazarı, Hürriyet Seyahat için favori kış rotalarını yazdı.

MEHMET YAŞİN

Kışın yaza gitmek


Ben dağları çok severim. Hele zirveleri beyaza boyanmışsa seyretmeye doyamam. Ama kış aylarında onlarla kucaklaşmayı pek tercih etmem. Dağlar benim yazlık sevgililerimdir. Çiçeklerle süslenen yaylalarında, serin rüzgarla oynaşmasını, patikalarında yürümesini, çağıl çağıl akan derelerinin kenarlarında oturmasını, tertemiz kokan havasını solumasını severim. Kışın ise onu uzaktan severim. "Seni uzaktan sevmek aşkların en güzeli" şarkısındaki gibi...
/images/100/0x0/55ea1df8f018fbb8f86c45b5


KIŞIN MASKELER DÜŞER GERÇEK YÜZLER GÖRÜNÜR

Kışın dağlara neden gitmem? Belki karın yolları tıkamasından çekinirim. Belki kayak yapmasını bilmediğim için kayanları kıskanmaktan korkarım. Belki tek renge, beyaza boyanmasını sevmem; gözlerimin kamaşmasından, kar körü olmaktan korkarım. Ama ben de karlı bir dağ başında, gürül gürül yanan şöminenin karşısında, çıtırdayan alevlere dalıp gitmeyi herkes gibi çok severim. Bunun düşü bile heyecanlandırır. Ama iki gün sonra bu romantik ortamdan sıkılacağımı, kaçmak isteyeceğimi bilirim. Bu yüzden de aceleci ruhumla zaman zaman kavgalaşırım.

Kış aylarında yazlık mekanlara gitmeyi severim. Çünkü kış aylarında, yazlık coğrafyaların gerçek yüzünü gösterdiğini bilirim. Makyajsız, yalın, sade... Tıpkı yataktan yeni kalkmış sabah mahmuru kadın gibi. Yazlık mekanların yalnızlığı beni cezbeder. Bu sessizlikte biraz hüzün yüklüdür. Sevdiklerini yolcu etmiş insanların yüreğine dolan hüzne benzetirim nedense. Sokaklar, kahveler, meyhaneler, sahiller hep yalnızdır. Her köşeye bir sessizlik çökmüştür. Yazlık mekanlardaki bu koyu hüznü ve yalnızlığı sevdiğim için kış aylarında oralara gitmeyi severim.

Ayvalık, kış yolculuklarımın vazgeçilmez duraklarından biridir. Yaşam pillerimin zayıfladığını hissettiğim an, soluğu hemen Cunda (Alibey) adasında alırım. Hele şansıma güneşli bir hafta sonu rastlamışsa keyfimden ölecek gibi olurum. Yaz günlerinde kalabalıkların omuz omuza dolaştığı sahilde, adımlarımın sesini dinleyerek tek başına yürürüm. Kıyıda sadece balıkçılar vardır. Kimi öğle yemeği için ahtapotu taşa sürte sürte yumuşatmakta, kimi yırtılan ağlarını onarmakta, kimi geceden attığı ağları temizlemekte, kimi de tekleyen su pompasını tamir etmektedir.

Kıyıda sıralanan restoranlar, masaları toplamış, iskemleleri ters çevirmiş, hepsinin üstünü naylonlarla kaplamışlardır. Bir yolculuk hazırlığına benzetirim bu görüntüyü. Kışa doğru yapılacak bir yolculuğa... Restoranların bazıları kapanmış, bazıları da yolun karşı kıyısındaki küçük kışlık mekanlarına çekilmişlerdir. Etrafta kimseler olmamasına rağmen yine de kapılarında birisi bekler. Ne de olsa gelene geçene "Hoş geldiniz... Buyurun..." demek gerekir. Bu bir yaz alışkanlığıdır ve kolay vazgeçilmez.

Sabahları nereye gideceğimi bilirim. Sahili bitirip, Dede’nin yerinde boş masalardan birine oturup meşhur Ayvalık tostunu beklemeye başlarım. Burada beni tanırlar. Onun için malzemeler benim tostuma bolca konur. O yüzden eriyen teneke tulumları sandviçimden taşar. Onları dökmeden yemek için özel gayret sarf ederim. Ne yaparsam yapayım, o güzelim peynirlerin yarısının peçetelere yapışıp ziyan olmasına mani olamam.

Karnım doyunca Taş Kahve’nin önüne atılmış masalardan birine otururum. Gazeteleri okurum diyeceğimi sanıyorsanız yanılırsınız. Böylesine güzel bir ortamda olayların canımı sıkmasını istemem. Haberlerin içimi karartacağını bilirim. İçimin kararmasını ertelerim.

Masada çay üstüne çay içip boş boş etrafı seyrederim. O sırada adanın kedileri etrafımı sarmıştır. Balıktan umudunu kesmiş kedilerdir bunlar. Bir simit alıp onların umutlarını boşa çıkarmamaya çalışırım. Öğle yemeğini, akşamı düşünerek geçiştirmeye çalışırım. Ya bir sandviç yerim, ya da Nesos’ta Murat’ın evden getirdiği lezzetli yemeğe bir iki çatal ortak olurum. Murat’la yıllardan beri ağabey-kardeş gibi olduğumuz için kapris yapmaya çekinmem. Zeytinyağının hasını, balığın lezzetlisini, ahtapotun pamuk gibi olanını, olmayan ot yemeğini isterim... Gündüz içmek adetim olmadığı halde, bir kadeh rakıya da hayır demem. Rakının yanına kırma yeşil zeytini asla ihmal etmem. Sonra üstüme tatlı bir rehavet çöker. Odama çekilip yatağa uzanırım. Kitap okumak bahanedir. İkinci paragrafta göz kapaklarımın kapanacağını, rüyamda Ayvalık’ı göreceğimi bilirim.

KERAHET VAKTİ GELDİĞİNDE

Akşam güneş batmadan, soluğu bir acele Şeytan Sofrası’nda alırım. Çünkü dünyada en güzel güneş batımının bu tepeden izlendiğini bilirim. O andaki renk cümbüşünü ve oluşan manzarayı anlatma becerisine bir türlü ulaşamadım. Turuncu, kırmızı, turkuvaz, pembe, sarı, açık mavi, çivit mavisi, beyaz bulutlar, gökyüzünü çizen uçaklar, bir gölge gibi süzülen gemiler... Şeytan Sofrası’ndaki güneş batımını anlatabilmek için benim bulduğum anahtar kelimeler bunlar.

Güneş elini eteğini çekip de hava soğumaya başlayınca, soluğu tekrar Cunda’da alırım. Çünkü vakit gelmiştir artık!.. Sahilde sıralanan restoranların hakkını yemek istemem. Çünkü hepsinin sunduğu mezeler birbirinden lezzetlidir. İnsanın damağını şaşırtan cinstendir. Ama ben ya evim gibi hissettiğim Nesos’u ya da mezeleri lezzetli Bay Nihat’ı tercih ederim.

Cunda akşamları özellikle kışın çok keyiflidir. Lüzumsuz kalabalıklar, lüzumsuz gürültüler ve kahkahalar duyulmaz. Duyulan tüm sesler gerçek ve içtendir. Sonraki günlerde birbirine benzer geçer. Yürüyüşler, tostlar, çaylar, kediler, balıkçılar, öğle kaçamakları, şekerlemeler, güneş batımları ve akşam yemekleri...

Ben kış aylarında yazlık mekanlara yolculuk ederim. Onların gerçek yüzünü görmek bana yaşam sevinci verir. Yaşam akülerimi doldurur. Size de öneririm.

FATİH TÜRKMENOĞLU

Dört kentten beş alternatif rota


Kışın "kayağa gidin" demek, sanırım en kolay yol. Hatta romantik tadından bir de Abant ekleyiveririm yanına; oldu bitti işte. Oysa, kışın gidilebilecek o kadar değişik yerler var ki, saymakla bitmez...
/images/100/0x0/55ea1df9f018fbb8f86c45b7

Gezmek her mevsim güzel. Ama takdir edin ki kışın biraz fazlaca yük oluyor; paltolar, eldivenler, çantalar falan. Ben bir de kışları mutlaka birkaç kilo ağır çekiyorum. Günler kısa, hava puslu ve karanlık. Trafiğin durumunu ve yolların artan tehlikesini de göz önünde bulundurmak gerekir tabii. Evet, gezmek her mevsim güzel; ama kışları herkes için biraz daha zor.

KAYAK MERKEZİNE NE HACET GÖLLER, ADALAR SİZİ BEKLİYOR

İlle de şöhrete ulaşmış kayak merkezlerinde hiç gözüm olmadı. Elbette birkaç gün gidilebilse, temiz hava ve bol sporla, karın "hálá yağıyorken" tadı çıkarılsa fena olmaz; ama şart da değil. Erciyes, Kartepe ve Palandöken, benim için en cazip kayak merkezleri. Özellikle Kartepe’deki o insan üstü çabayı, İstanbul’un yanıbaşında oluşunu ve doğal güzelliğini takdir etmemek elde değil.

Ben düşündüm, taşındım, kayak merkezlerini hesaba katmayarak bu kışın "en" beş yerini buldum. Bir yere baktığım, danıştığım, dergi karıştırdığım yoktur. Tamamen iç sesimi dinledim; "İşe değil de tatile gidiyor olsam nereyi tercih ederdim" diye kendime sordum.

1) Çıldır Gölü: Ardahan’ın Kars sınırı yakınındaki göl, kış mevsiminde kalın bir buz tabakasıyla kaplanıyor. Sonra buzlar yuvarlak halkalar halinde delinip, balık avcılığı yapılıyor. Sonra avlanan sazan balıkları oracıkta ızgara yapılıyor. Lezzet bambaşka. Güzellik ve bozulmamışlık; sonsuzluk ve hiçlik duygularıyla başbaşa kalacaksınız. Aslında gölmüş, ama kış olduğu için donmuş; ayağınızı bastığınız yer, aslında hiç yokmuş...

2) İstanbul’un Adaları: Adalar, kış mevsiminde inanılmaz romantik. Hele hafta sonu gitmiyorsanız, daha da güzel. Büyükada’da Aya Nikola Pansiyon’da da kalabilirsiniz. Sahibesi çok zarif bir hanımefendi; odalar çok değişik konsept ve renklerde dekore edilmiş. Tel: (0216) 382 41 43. Sonra büyük turu bir yürüyerek, bir de faytonla yaparsınız. Heybeliada’da Hüseyin Rahmi’nin evini ziyaret edip, Mavi’de güzel bir yemek yersiniz. Malum, Sait Faik’in evi de Burgaz’da. Adalar’dan İstanbul’u izlemekse hem çok güzel, hem de çok ürkütücü. Ben bazen yanlış devirde, yanlış insanların arasında dünyaya geldiğimi düşünüyorum; İstanbul’un 50 sene öncesini yaşamalıydım...

3) İstanbul çevresi: Fazla uzaklara gitmek istemezseniz, İstanbul içinde de o kadar yer var ki. Yeter ki zaman ayırabilin. Belgrad Ormanı’nda bir tam tur yapmak bile ciddi bir gezi. Ya da Göktürk’te Göktürk Göleti çevresinde kısa bir gezinti yapmanızı öneririm. Belediye otobüsleri bile sefer yapıyor. Garipçe Köyü de kışları çok güzel oluyor. Karadeniz’in hırçın dalgaları eşliğinde güzel bir yürüyüş ve balık keyfi için ideal. Fotoğraf tutkunlarına küçük bir öneri: Özellikle kapalı havalarda, Garipçe çok iyi fotoğraf veriyor.

SUYUN SICAKLIĞI 73 DERECE

4) Gönen ve kaplıcalar: Gönen, evleriyle, sokaklarıyla, insanıyla güzel. 35 bin nüfuslu ilçedeki kaplıcalar Bizans zamanında da varmış. Suyun ısısı hiç değişmiyor: 73 derece, yaz-kış aynı. Ulaşımı çok kolay, Bandırma’ya sadece 45 km uzaklıkta. Son zamanlarda gidemedim, ama birçok kaplıca ve otel de yenilenmiş. Bir ara oteller çok pahalıydı, sanırım şimdi daha uygun. En güzel şeyi, bana göre, insanları. Dar sokaklı Gönen’de evlerin kapıları kilitlenmiyor; kimle göz göze gelseniz, bir selam alıp, hal hatırlı sohbete başlıyorsunuz. Kaplıca suyu kemiklerinize kadar vücunuzu ısıtıyor, Gönenliler de ruhunuzu. Özellikle yaşlılarla sohbet etmenizi öneririm. Hayatınızın daha güven duyduğunuz bir dönemine yolculuk etmiş gibi olacaksınız.

5) Eskişehir: Özellikle kışın ve özellikle trenle gitmek lazım. Geçenlerde "Görmeniz Gereken 50 Yer" programının çekimleri için oradaydım, akşamüstü kar yağmaya başladı. Her biri başka türlü dekore edilen köprülerin ışıkları yandı. Sanki "Köprüüstü Aşıkları" filmindeyim. Gençler cıvıl cıvıl, cafe’ler dolu, şehrin her adımda karşınıza çıkan heykelleriyle selamlaşarak yürüyorsunuz. Hele bir de yakın zamanda nehre gondol indireceklermiş; amanın derim. Tam bir Orta Avrupa şehri. Nehir, tramvaylar, gondollar ve güzel insanlar. Eskişehir insana mutluluk veriyor, umut veriyor. Bu kadar aydınlık, bu kadar kendine güvenen bir halk; Yılmaz Büyükerşen’e saygım her Eskişehir ziyaretimde bir kez daha artıyor. Bir de meraklısına, gece hayatı yıkılıyor!

SAFFET EMRE TONGUÇ

Safranbolu’da bir kış masalı


UNESCO’nun dünya kültür mirası listesinde yer alan Safranbolu’nun yıllar içindeki değişimi diğer tarihi ilçelere de örnek olabilir. Son yıllarda ciddi yol kat etti, Arnavut kaldırımı döşenen, sokaklar pırıl pırıl. Rafine bir mimarinin ürünü olan Safranbolu evlerinin bir kısmı kafe, restoran, pansiyon ve otel olarak hizmete girdi. Evlerin bazıları müze gibi ziyarete açık, salonlarında havuzu, kapısında çeşme olanları da var. Bütün odaların pencereleri farklı manzaralar görecek şekilde inşa edilmiş. Genelde altı-sekiz odalı evler ince bir zevkin ürünü, ustalığa sanki kültür katılmış.
/images/100/0x0/55ea1df9f018fbb8f86c45b9


SU BÖREĞİNİ ÖNCEDEN SİPARİŞ VERİN

Kapı tokmakları da ilginç. Tok ses çıkartan ve büyük olanlar erkek; tiz ses çıkartanlar hanım misafirler için ayrılmış. Böylelikle evdeki kadınlar gelenin erkek olması halinde kıyafetlerine çekidüzen vermişler. Biraz turistik olsa da Safranbolu çarşısı çok keyifli. Arasta’nın meydanındaki kafede oturup etrafı seyredebilirsiniz. Burada içtiğiniz Türk kahvesinin yanında küçük bir bardak karadut şerbeti ve bir bardak su getiriliyor. Dükkanlardan lokum almayı, Cinci Hanı dolaşmayı ihmal etmeyin.

Karayoluyla İstanbul’a 400, Ankara’ya ise 230 kilometre mesafedeki Safranbolu kışın ayrı bir güzel, hele etrafta kar varsa zaman tünelindeki yolculuğunuz daha da hızlanıyor. Kendinizi bir Reşat Nuri Güntekin romanında buluyorsunuz. Hıdırlık Tepesi’ne çıktığınızda da muhteşem bir manzara ile karşılaşıyorsunuz..

Başta safranlı pilav olmak üzere yöresel yemekleri tadın. Cevizli yaprak helvası ve ev baklavası çok lezzetli. Turing Havuzlu Konak’ın bahçesi ve yemekleri gayet iyi. İsteğe bağlı olarak ıspanaklı mıhlama ve erişte çorbası yapıyorlar. Önceden haber verilirse, su böreği de. Burası Osmanlı nostaljisine düşkün olanlar için de ideal mekan. Konak, Safranbolu’nun Arnavut kaldırımı sokaklarından birinde bulunuyor. Sabah kahvaltıda çayınıza, giriş katındaki büyük, taş havuz eşlik ediyor. Restore edilmiş geniş odalarda pirinç karyolalar ve sedirler var. Geçmişe yolculuk için Safranbolu ve Havuzlu Konağı (0370 7252883) doğru adresler. Gülevi ise (0370 7254645) Safranbolu’nun belki de en güzel oteli. Sahibi zevkli bir mimar, binaların restorasyonu çok başarılı, gözü yoran hiçbir şey yok.

IRMAĞIN ÜZERİNDEKİ OSMANLI KONAKLARI

Safranbolu’ya gitmişken Eflani, Yörük Köyü ve Ovacık’ı ziyaret edebilirsiniz. Bir saat mesafedeki Devrek, bastonlarıyla ünlü. Karadeniz’in en güzel ilçelerinden biri olan Amasra da Safranbolu’ya çok yakın.

İstanbul’a dönüşte Bolu yakınlarındaki Abant Gölü’ne sapabilirsiniz. Çam ormanlarıyla dolu bir milli parkta karların arasında yürüyebilirsiniz. Abant’a 25 kilometre mesafede çok güzel Osmanlı evleriyle Mudurnu bulunuyor. Mudurnu sanki Safranbolu’nun yirmi yıl önceki hali, ortalıkta fazla turist yok, evler de yeni yeni restoran ve otel olarak restore ediliyor. 1374 yılında yapılmış olan Yıldırım Bayezid Hamamı yakınındaki çarşıda hálá bakırcıların sesleri duyuluyor. Kasabanın ortasından akan ırmağın üzerinde eski ahşap evler var. Bunlardan Keyvanlar Konağı (0374 4213750), içinde restoranı da bulunan bir otele dönüştürülmüş. Hacı Abdullahlar Konağı (0374 4212284) ise Osmanlı atmosferinin yaşandığı diğer mekanlardan biri. Mudurnu yakınlarındaki Çetmi Köyü’nü de görmenizi öneririm. (tonguc@saffetemretonguc.com)

GÜLİN AKÖZ

Kaleden Afyon’a bakın, karlar arasında yüzün


Birçok kente nasip olmaz bu. "Afyon’un nesi ünlü" diye sorulduğunda hiç düşünmeden sayabileceğiniz en az üç şeyi vardır: Kaymağı, sucuğu, sıcak su kaplıcaları. Şehre ismini vermesine rağmen çoğunlukla ikinci planda kalan haşhaşla etti dört. Mermerin de başkentidir Afyon.
/images/100/0x0/55ea1df9f018fbb8f86c45bb


Aslında sadece Afyon demek haksızlık. Tam adını kullanmalısınız şehrin. Afyonkarahisar.

"Karahisar Kalesi yıkılır gelir

Kakülü boynuna dökülür gelir"

Adına maniler, türküler yakılmış kalesiyle de eder altı.

Şehrin ilk adı Karahisar’dır. En iyi afyon burada yetiştiği için 1651 yılında Karahisar’ın başına Afyon adı getirilmiştir. Daha sonra da evrak işlerinde Afyonkarahisar yazmak uzun olduğu için kısaltılmış ve ismin aslı unutulmuştur.

KIŞ GELDİ TRENLERİN BEYAZ YOLCULUĞU BAŞLADI

Yunan mitolojisinde Demeter, hasat ve bereket tanrıçasıdır. Bir gün Demeter’in kızı Persefon, Yeraltı Tanrısı Hades tarafından kaçırılır. Demeter üzüntüden kahrolur. Hayata küsmüştür, hiçbir şeyle ilgilenmez. Demeter toprağı ihmal edince hiçbir bitki yetişmez. Dünyada açlık hüküm sürmeye başlar. Yeryüzünün hakimi Zeus bu durumdan rahatsız olur ve kardeşi Hades’e Persefon’u annesine geri vermesini emreder. Hades, Zeus’a itaat eder etmesine... Ama kızı serbest bırakmadan önce ona sihirli bir nar yedirir. Böylece Persefon her sene dört ay ona geri dönecektir. Kızına kavuşan Demeter’in neşesi yerine gelir, renkli ilkbahar çiçekleri açar, doğa cömertçe meyvelerini sunar. Ancak her sonbahar, Persefon yeraltına geri döndüğünde Demeter yeniden hüzünlenir. Ve kış gelir.

İşte o soğuk mevsim geldiğinde, tercihen kuşlar gibi sıcak memleketlere göçülür. Ama bazen farklı bir mevsimini de yaşamak gerekir bir şehrin. Soğuk da olsa o diyarlara gidilir.

İstanbul’dan akşamüstü binilir Pamukkale Ekspresi’ne. "Anadolu’nun kilidi" terimini elde edecek kadar önemli bir konuma sahip bu kente doğru yol almanın vaktidir. Tren yolculukları her mevsim ayrı keyiflidir. Kışın doğa, çıplak teninin üstüne beyaz bir battaniye örter. Pencereden seyre dalar, sabaha karşı Afyon’a varırsınız.

KARAHİSAR KALESİ’NDEN İNİŞTE EKMEK KADAYIFI

"Düzlükte, gelip geçse de yol, Afyon’dan / Ey yolcu, görünmez Afyon, istasyondan / Şayet vaktin olursa tırman Kale’ye / Bak Afyon’a gökyüzünde bir balkondan" demiş Arif Nihat Asya.

Ama az demiş. Çünkü, olmasa bile vakit yaratıp tırmanılmalıdır 226 metre yükseklikteki bir kaya üzerine kurulmuş Karahisar Kalesi’ne. Tepeye çıkan 550 basamak yorucu bir tırmanışın habercisidir. Pişman olmayacaksınız. Hele de güneşli bir günün batımını yakalamışsanız... Kaleyi MÖ 14. yüzyılda Hitit Kralı yaptırmış askerlerinin kışı geçirmesi için. İlk ismi Hapanuya, yani "Yüksek Tepe".

Şehrin verimli toprakları yöre halkının yaşamsal ihtiyaçlarını karşılarken bölgenin dağlık yapısı da doğal savunma oluşturmuş. Kaledeki Frig kaya tapınaklarında mihrap ve sunaklar Friglerin burayı dini merkez olarak kullandıklarını gösterir. Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat hazinesini burada saklamıştır. Kalenin iç tarafındaki Kız Kulesi’nde Keykubat’ın yaptırdığı saray, mescit, sarnıç kalıntıları, yiyecek ambarları ve cephanelikler bulunur.

Kaleyle ilgili Hazreti Ali ve atı Düldül’ün, Battal Gazi’nin efsaneleri dilden dile dolaşır. Burada yetişen birçok sanatçı, bilim ve devlet adamı "Karahisari" lakabını taşır.

Kaleden sonra İkbal’de mükellef bir yemek ve kaymaklı ekmek kadayıfı hak edilmiştir. Afyon’da Arkeoloji ve Etnografya Müzesi de görmeye değer. Malum, her Anadolu şehrinde bir Ulu Cami vardır. Afyon’un Ulu Camii 1272’de 40 ahşap kolon üstüne inşa edilmiştir, ağaç kokuludur. Ardından ahşap evlerle çevrili Arnavut kaldırımlı sokaklardan yürünür, her tarihi çeşmeden birer yudum buz gibi su içilir.

HAVUZDA KEMİKLERİNİZ ISINSIN, RAHATLAYIN

Ama eve dönmeden önce kemiklerimizi ısıtmak gerek. Frigya Salutaris (Şifalı Frigya) Roma ve Bizans döneminde de ünlüymüş. Bugün, termal otellerin açık havadaki sıcak su havuzlarına girmek, kışın yapılabilecek en keyifli işlerden biridir.

Kalesine bir kez çıkanın 7 yıl Afyonkarahisar’dan ayrılamayacağı söylense de telaşa gerek yok. Eve döndüğünüzde, bu yolculuk da tüm yolculuklar gibi, bir hayalden ibaret kalacaktır.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!