GeriKelebek Sen aydınlatırsın cinayeti…
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Sen aydınlatırsın cinayeti…

Sen aydınlatırsın cinayeti…
refid:26252252 ilişkili resim dosyası

Onur Ünlü son filmi ‘İtirazım Var’da polisin kayıtsız kaldığı bir cinayeti çözmeye çalışan ve kendi çapında Sherlock Holmes’luğa soyunan bir imamı anlatıyor.

‘Gezi’ sonrası iftira kampanyalarının en çok öne çıkan olaylarından biri, “Bezmiâlem Valide Sultan Camii’ne ayakkabılarıyla girdiler, öpüştüler, içki içtiler” iddialarına karşılık müezzin Fuat Yıldırım’ın “Ben öyle şeyler görmedim” demesiydi. Bu yüzden görev yeri değiştirilen yani bir anlamda devlet memuru olarak sürülen Yıldırım, sadece vicdanının sesine kulak vermiş, bir anlamda hepimizde olması gereken dürüstlüğü sergilemişti. Ama artık öyle bir tuhaf kültürel ve ahlaki coğrafyanın parçasıyız ki, normal anormale dönüşüyor, olması gerekenler ‘Kahramanlık ve cesaret’ olarak addediliyor.
Onur Ünlü’nün son filmi ‘İtirazım Var’ın ana karakteri de bir din adamı... Lakin Selman Bulut olması gerekenleri daha uç noktalara taşıyor, çoğu kez kendince çizgisini aşıyor (!), ‘Kahramanlık ve cesaret’ gösterilerine soyunuyor ama müezzin Yıldırım’la aynı ilkelerde buluşuyor: Doğrunun ortaya çıkması için bildiğinden şaşmamak...
Önce kısaca konu diyelim: Selman Bulut, bir gün namaza durduğu vakit arkasındaki cemaatten biri öldürülür. Görev yaptığı camide meydana gelen bu cinayete polisin kayıtsız kalması üzerine kolları sıvar ve bir tür dedektifliğe soyunarak katilin peşine düşer. Selman eski boksördür, bağlama çalar, antropoloji üzerine master yapmıştır; yani sözün özü sıra dışı bir kişiliktir. Zaten bu sıra dışı cinayeti çözmek için de bir anlamda Selman’ın donanımlarına sahip olmak gerekir...
Onur Ünlü kuşağının en verimli yönetmenlerinden biri olarak dikkati çekiyor. ‘Polis’, ‘Güneşin Oğlu’, ‘Beş Şehir’, Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi’, ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ derken bir yandan uzun metraj, öte yandan diziler; heybesi giderek kalabalıklaşıyor. Lakin Ünlü’yü tanımlarken verimliliğinden ziyade vurgu yapmamız gereken yer şaşırtıcı ve kendine özgü üslubu, dünyası ve o dünyadan peliküle yansıyan tuhaf karakterler ve olay örgüleri... ‘Celal Tan ve...’ üzerine yazarken bendeki çağrışımları itibariyle Ünlü sinemasının altını çizerken Fransız yönetmen Bertrand Blier’nin dünyasına yakınlıktan ve Can Barslan’ın ‘Terellelli Pictures’ıyla sıkı akrabalıktan bahsetmiştim. Lakin son iki filmiyle Ünlü artık kendi özgün sesini bulmuş ve artık yoluna bu sesin tonlamalarıyla devam eden bir usta bence. ‘Sen Aydınlatırsın Geceyi’ başyapıtıydı, ‘İtirazım Var’ belki bir tık aşağıda ama kendi içinde son derece sağlam bir çalışma ve sinemamız bakımından yarına kalma misyonu bakımından son derece orijinal bir ruh ve bedene sahip. Selman Bulut, inancın, hoşgörünün, aklın ama her şeyden öte vicdanın sesi.

Gezi’ye selam duruşu

Nitekim film de güncel ve genelde Gezi’ye, direnişte hayatını kaybedenlere, hırsızlara, din sömürüsüne, faize, harama, pedofiliye, düzenin büyük ve küçük rantçılarına, rüşvet alana ve verene, hukukçusundan polisine cümle âlem kötülere gerekli mesajı veriyor (dedektiflik tarihine de şu özlü sözü, yani ‘Watson bu dünya’yı miras bırakıyor). Kıssadan hisse Ünlü, yaşadığımız dünyanın gidişatına ilişkin ‘İtirazım Var’ diyor ve kaygısını ‘Selman Bulut üzerinden kayda geçilmesini istiyor! Filmde çok sayıda kayda değer espri ve gönderme var. Tek bir kusurdan bahsedeceksek olayların aydınlatılma aşamasında film az biraz tempo kaybediyor, o kadar da olur, itiraza mahal yok derim kendimce.
Oyunculuk performanslarına gelince kuşkusuz Selman Bulut’ta Serkan Keskin filmi sürüklüyor. Bu yıl filmin katıldığı her festivalde sanırım ‘En iyi erkek oyuncu’ dalının en önemli adayı Keskin olacak. Lakin sinema ödüllerden ziyade geriye bıraktığın izin derinliğiyle daha çok ilgilenilen bir sanat... Keskin’in de kariyerindeki en derin izlerden biri Selman Bulut karakteri olacak sanırım. Keza Öner Erkan, Hazal Kaya, Osman Sonant, Büşra Pekin, Serdar Orçin, Umut Kurt da takım oyununun parçası olmayı başarıyorlar. Sırrı Süreyya Önder ise görüntü ve sesin yanında sözüyle (Senaryo yani) de dikkat çekiyor!
Sonuç? Sezonun en iyi yerli yapımlarından biri olan ‘İtirazım Var’ı kaçırmayın derim...

Çiçeği burnunda jigololuk…

İşlettiği kitapçı dükkânını kapatmak zorunda kalan Manhattan’lı Yahudi Murray Schwartz, yaşlılık günlerinde kendisine yeni bir meşgale bulur: ‘Jigolo menajerliği...’ (Ben ‘Resmi dil’de yazayım, siz halk arasındaki ifadeyi kullanın!) Gittiği kadın dermatoloğun “Yeni bir heyecan arıyor ve üçlü bir ilişkiyi denemek istiyorum. Önereceğin biri var mı?” sorusuyla atıldığı bu yolda, küçükken dükkânından kitap çalmasından beri tanıdığı en yakın dostu Fioravante’yi sahaya sürer. Çiçekçilik yapan Fioravante uzun süre bu teklifi reddetse de yaşadığı mali krizden kurtulmak adına kabul eder. İlk adımdan sonrası kolaydır, ikili bu işi profesyonelliğe döker; takma adlar edinir ve kısa zamanda zenginleşir. Ve fakat bir gün Fioravante en problemli müşterisine âşık olunca işler karışır...
‘Kiralık Âşık’ (‘Fading Gigolo’) yönetmen olarak John Turturro imzasını taşıyor. Lakin deneyimli oyuncunun yönettiği bu beşinci film senaryosunu da kendisi yazmasına rağmen tipik Woody Allen temalarıyla örülü. Turturro’nun çiçekçi Fioravante’yi, yaşlı kitapçıyı da Allen’ın canlandırdığı yapımda Manhattan’lı mutsuzlar, caz, geleneklerine bağlı tutucu Yahudiler, siyahlar ve hınzır esprilerle süslü diyaloglar ön planda. Tek fark bir Woody Allen filminde bu denli çok sayıda rastlayamayacağımız güzel kadınlar diyelim... Dermatolog Dr. Parker’ı Sharon Stone’un canlandırdığı ve öyküye bir anlamda ‘Temel İçgüdü’ havası yaydığı yapımda Ortodoks Yahudi cemaati üyesi dul Avigal’de Vannessa Paradis’yi, ona kol kanat germekle uğraşan güvenlikçi Dovi’de Liev Schreiber’i, ‘üçlü ilişki’nin son ayağı Selime’de Sofia Vergara’yı izliyoruz. Sonuç? İyi çekilmiş ve oynanmış, kayda değer bir komedi izlemek istiyorsanız buyrun salona derim…

Kariyer de yaparım, diktatörlük de!..

‘Açlık Oyunları’nın açtığı büyük kapıdan içeri benzer tatlar taşıyan, yeni (ve tabii ki yine ‘ergen’ izleyiciye seslenen) ‘Dis-ütopik’ sızmaya devam ediyor. Bu haftanın mönüsünde yer alan ‘Uyumsuz’ (Divergent), Veronica Roth’un çok satmış serisinin ilk sinemasal ifadesi. Büyük savaş ve onun yarattığı yıkım sonrası toplum, çözümü beşe ayrılmakta ve bu beşli dağılımın birbiriyle uyumuyla ayakta kalmakta bulur. Bilgelik, dostluk, dürüstlük, fedakârlık ve cesurluk üst başlıklarında toplanan bu ayrım tablosunda gençler 16 yaşına geldiğinde, aileleri hangi grubu ait olursa olsun sonraki yollarının hangisi olacağına kendileri karar verir. Cesur olmayı seçen Beatrice ise girdiği test sonucu aslında hiçbir yere aidiyeti bulunmayan ve yönetilenlerce ‘Hemen yok edilmesi’ gerektiğine inanılan bir yapıya sahip olduğunu -ki onlara ‘Uyumsuz’ denmektedir- anlar. Test sonucunu görevli gizler ama bu sır daha ne kadar saklanacaktır?
Yeni Jennifer Lawrence!
Günümüz toplumları üzerinden yakın gelecekte aramızdan çok sayıda ‘Diktatör’ çıkma olasılığı ve en sevdikleri şey olan kendilerince ‘Ari ırk’ yaratma çabası, bu tür gençlik romanlarının favori konularından. Ya da şöyle söyleyelim: Gerçek hayatta sahip olamadıklarını (!) önce kitaplara, sonra da filmlere yansıtıyorlar. Oysa bazı ülkelerde bütün bu çabalar gerçek hayatın parçası. Bu bakımdan böylesi filmleri seyretmek gezegenin bazı kesimlerindeki seyirciyi sarsmıyor, zaten o filmlerin anlattığı ‘olası’ hayatların bizatihi içinde yaşıyorlar!
Neyse ‘Evrensel bir sinema yazarı’ olarak kimleri ve hangi dünya topraklarını kastettiğimi siz anladınız. ‘Uyumsuz’, ‘Açlık Oyunları’ benzeri formülle ilerleyen, orta karar bir gençlik aksiyonu. Alexander Payne’in ‘The Descendarts’ında George Clooney’in kızı olarak izlediğimiz Shailene Woodley büyümüş ve karşımıza Beatrice olarak gelmiş durumda. Yeni bir Jennifer Lawrence olur mu, yakında görürüz. Bu tür filmlerde ‘Sistemin kötü adamı’ olarak artık kadınları izliyoruz. ‘Elysium’da Jodie Foster, ‘Faşizm’in en üst basamağını işgal ediyordu, burada da Kate Winslet karşımıza çıkıyor.
‘The Illusionist’ ve ‘Limitless’le hatırladığımız Neil Burger, yönetmenlik koltuğunda üzerine düşen görevin üstesinden gelmişe benziyor (Lakin serinin sonrakifilmleri Alman Robert Schwenkte’ye teslim edilmiş görünüyor).
Meseleye son noktayı koyarsak 140 dakikalık uzunluğuyla ‘Uyumsuz’, politik soslara bulanmış orta karar bir gençlik aksiyonu olarak sineye çekilebilir bir çalışma olmuş.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle