GeriKelebek Selim İleri
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Selim İleri

Selim İleri
refid:6290489 ilişkili resim dosyası

Bozkıra terk edilmiş bir eşyanın yalnızlığına dertlenen, yağmurda üşüdüğünü hissettiği mandalları balkondan içeri alan, kendi dip sularında hep yalnızlığı tercih eden, melankolik bir kişilik Selim İleri. Türk edebiyatına 40 yılını vermiş bir yazar. 57 yaşında.

Cumhuriyet tarihinde, Hüseyin Rahmi’den sonra, 40 yıl boyunca hayatını sadece edebiyattan kazanan birkaç isimden biri. İlk öykü kitabı Cumartesi Yalnızlığı’nın ardından girdiği edebiyat dünyasında hep nevi şahsına münhasır bir kişilik olarak kaldı. Selim İleri deyince ilk akla gelen romanı Her Gece Bodrum, 30’un üzerinde baskı yaptı. Geçen günlerde 40. yıl şerefine Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan Selim İleri Sempozyumu’nda, herkes onu farklı bir yönüyle anlatırken, o her zamanki mütevazılığıyla şöyle diyordu: "Yazar olmasam kimsem olmayacaktı. Beni, benimle bırakmadığınız için hepinize şükran borçluyum."

30 Nisan 1949’da İstanbul’da dünyaya gelir. Doğar doğmaz parmağını emen, hiç ağlamayan, uysal bir bebektir. 3.5 yaşına kadar ağzından baba, mama gibi sözcükler bile çıkmayınca ailesi, "Bu çocuk konuşamayacak" diye vahlanır. Bir gün hep birlikte ablasına ayakkabı almaya giderler. Babasının kucağındadır. Ablasının ayağındaki kırmızı rugan ayakkabıları görünce, dili çözülür: "Çıkar onları domuz!" Sakin, ölçülü görünse de iç dünyasında huzursuzdur: "Aslında kötü tohum denebilecek bir çocuktum. Dıştan anlamanıza imkan yoktu. Eve bir mobilya alındığında onu muhakkak ya bıçakla ya da makasla çizer, bundan büyük zevk alırdım. Niye yaptığımı bilmezdim."

Anne ve babası aşık oldukları nişanlılarından ayrılıp, aşk kırıklığı içinde mantık evliliği yapmıştır. Aşka karşı inançsızlığının temelinde belki de bu mantık evliliği yatmaktadır. İstanbul Teknik Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan babası, Almanya’ya hocalık yapmaya gittiğinde aileyi de beraberinde götürür. Henüz beş yaşında gördüğü bu bol yeşillikli ülke onun doğaya tutkusunun miládı olur. İlkokula başlayacağı yıl, aile tekrar İstanbul’a dönme kararı alır. Birinci sınıf bitmek üzereyken, okumayı sökemeyen ve kırmızı kurdele alamayan iki çocuktan biridir. Ortaokulda Galatasaray Lisesi’ne yatılı verilir. Sadece erkeklerin okuduğu Galatasaray’da, yaşça küçüklerin örselendiği ast üst ilişkilerini sevmez. Devlet okulu olmasına rağmen varlıklı ailelerin çocukları çoğunluktadır. Onun ailesi hiçbir zaman varlıklı olmamıştır, orta halli gözükse de yaşam standartları düşüktür. Fakir aile çocuklarının gittiği, Atatürk Erkek Lisesi’ne geçtiğinde rahatlar, çok mutlu olur.

ÖĞRETMENLERİ KEŞFETTİ

Bu okul aynı zamanda hayatına yön veren iki öğretmenle tanışmasına vesiledir: Kafka’yı Türkçeye kazandıran Fransızca öğretmeni, edebiyatçı Vedat Günyol ve edebiyat öğretmeni, yazar Rauf Mutluay. Bir gün Mutluay, derste müfredat dışına çıkar; Sait Faik hikayeleri okur. Selim İleri dayanamaz ve ayağa fırlayarak metinleri yorumlamaya başlar. Sonra, söz verilmeden konuştuğu için utanıp yerine oturur. Mutluay "Çok güzel anlatıyorsun, devam et" diyerek onu yüreklendirir, içindeki edebiyatçıyı fark etmesine sebep olur. Hatta, "Çocuğum bununla vakit kaybetme, sen edebiyatın içinde sayılırsın artık" diyerek onu zorunlu aruz vezni derslerinden muaf tutar.

Aslında yazma güdüsü daha ilkokuldayken, kimilerini annesinin sesinden dinlediği, kimilerini kendi okuduğu masallarla başlar. 8-11 yaş arasında ağır bir akciğer hastalığı geçirdiği için sürekli evdedir, hep kitap okur. Okuduğu romanların bitmesine üzülür, bittikten sonra o romanları devam ettirmenin yolunu arar. Kitabın sonunda biri ölmüşse, onu zihninde tekrar yaşatır, romana devam eder.

Reşat Ekrem Koçu’nun, "Murat Reis’in Oğlu" ve Kemalettin Tuğcu’nun romanları onu çok etkiler. Yıllar sonra niçin Kemalettin Tuğcu romanlarına acı dozu yüksek diye eleştiri getirildiğini anlamaz ve şöyle der: "Tüm vicdan ve ahlak duygularımı onun acıklı romanlarına borçluyum." Orta birinci sınıftayken, Kemalettin Tuğcu’nun "Gariban" romanını tefrika etmekle ilk roman yazma girişimine koyulur.

Okulda başarılılar arasında yer almasa da yazı yeteneğiyle sivrilir. "Bu çocuk edebiyatçı olacak" derler onun için. Aklı felsefede olsa da lise bittiğinde, babasının ısrarıyla İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne girer. İnsanlığı yeryüzündeki adaletsizliklerden koruyacağını sanırken, hukuk kitaplarının ruhsuz metinleri arasında hevesini yitirir. İkinci sınıfta okulu bırakır. Zaten o yıllarda artık yavaş yavaş edebiyat çevresine de girmiş ve başında kavak yelleri çoktan esmeye başlamıştır.

AŞKI HİÇ SEVMEDİ

Beyoğlu’nun büyüsüne kapılır. Sinemalar, tiyatrolar, afişler ve vitrinlerin ışıltısında haytalık günlerini yaşamaktadır. Kuyumcularda parlak kadife üzerinde gördüğü mücevherlere hayrandır. Sonradan Shakespeare’in de mücevher hayranlığını öğrendiğinde espri fırsatını kaçırmaz: "Kendisiyle tek akrabalığım buydu." İleri’nin mücevher, elmas, yakut tutkusu eserlerine de yansır.

İlkokulda bir Musevi kızına deli gibi tutulup, karda kışta parklarda buluşmasını saymazsak, aşkla arası pek yoktur. Bugün bile sevda dendiğinde hatırladığı o çocukluk aşkıdır. Bu duygudan uzaklaştıkça yazıya yaklaşır. Aşkın ancak kağıt üzerinde, sinemada, tiyatroda ya da müzikte sonsuza kadar yaşayacağına, tensel boyutta ise tükenmeye ve acı vermeye mahkum olduğuna inanır. "Selim İleri hep aşk yazar" eleştirisine hiç anlam veremez, bilinenin aksine hiç sevmez aşkı. Zaten bugüne kadar yazdığı 40’a yakın kitaptan sadece birinde aşk vardır, o da diğerlerinden farklıdır: Yarın Yapayalnız romanında iki lezbiyenin sevdasını anlatır. Buna rağmen, aşk romanları yazarı Barbara Cartland öldüğünde, "Ustanızı kaybettiniz, ne hissediyorsunuz" diye soran gazetecinin haddi hesabı olmaz.

Yazıya tutkusu, yazdıklarıyla kendini kanıtlama hırsı vardır. Yeni Ufuklar dergisinde dört beş öyküsü çıktıktan sonra, 1968’de ilk hikaye kitabı Cumartesi Yalnızlığı yayımlanır. Birkaç hikaye kitabı daha yayımlandıktan sonra artık edebiyat çevrelerinde bilinen genç bir yazardır. 1976’da Dostlukların Son Günü kitabıyla Sait Faik Hikaye Ödülü, ertesi yıl ise Her Gece Bodrum romanıyla Türk Dil Kurumu Roman Ödülü’ne layık görülür.

O yıllarda Hürriyet Yayınları’nın yönetimini üstlenen Doğan Hızlan, genç bir romancıyla başlamak ister. İleri’yi arayarak, "Yeni romanın var mı" diye sorar. Destan Gönüller’in henüz yarısındadır. Buna rağmen "Evet, var" cevabını verir. Roman üç ay gecikmeyle yayınlanır. "Doğan Hızlan’a attığım ilk kazık buydu ama ikincisi daha fenaydı" diyerek şu anısını anlatır: "Hürriyet tefrika roman geleneğini diriltmek istiyordu. Var mı romanın, dediler. Değil yarısı yazılmış eser, tek satır yoktu ortada. Evet var, dedim. Hemen üç sayfa bir şeyler yazıp verdim. Nasıl olsa gerisini getiririm, diye düşünüyordum. Tefrika başladı. Aman Allah’ım o ne korkunç bir şeymiş, sizden yazı bekleniyor ve her gün bir şeyler yazmak zorundasınız. Cümleler donakalıyor. Doğan, durumu hemen çakozladı. Beni öldürecekti, tefrika yarım kalacağı için vazgeçti... Hayal ve Istırap romanımın tefrikası tam üç ay sürdü. Daha sonra o romanı tekrar yazdım."

Başlarda muhteris bir edebiyatçıdır. Her Gece Bodrum ve Cehennem Kraliçesi romanlarının başarısından sonra kendi tabiriyle, burnu havada, şımarık ve küstahtır: "Büyük yazar muamelesi görüyordum. Öyle değildim ama öyle olduğuma inanmaya başlamıştım." Lütfi Akad, "Siz ikinci derece yanıkla güneş altında durmaya çalışıyorsunuz" diyerek hırçınlığının, kendini koruma güdüsünden kaynaklandığını yüzüne çarpar. 40’ına yaklaşırken hırçınlığın gereksizliğini kavrar. Bunda annesinin Alzheimer hastalığıyla sekiz yıllık mücadelesine tanıklığın, okurla bağının verdiği doyumun da payı vardır. "O yıllarda yaptıklarımdan sonra çok azap duydum, beni okurlarım iyileştirdi."

Halit Refiğ’le tanışması sinemanın hayatına girmesine vesile olur. Zeki Ökten’le yazdığı "Bir Demet Menekşe" filmi ilk senaryolarından biridir. Beş yılda 20’ye yakın senaryo yazar, geliriyle yaşar.

DAKTİLOYLA TRAJİK İLİŞKİ

Müzmin bir teknoloji özürlüdür. Aslında belki de derdi teknoloji değil, nostaljidir. Bilgisayarla yakınlık kuramaz. Bir kez kullanmayı dener, yazdığı birkaç satırı ekranda saatlerce seyre dalınca hemen vazgeçer. Başlangıçta sarı defter yapraklarına romanını yazarken daha sonra, babadan yadigar yüz küsur yaşında ve bugün bile yarenlik ettiği daktilosuyla kader arkadaşlığı yapar. Daktilo şeritlerinin piyasadan kalkması ihtimali en büyük huzursuzluğudur. Hele hele daktilo tamircisinin, "Selim Bey son kez daktilosunu göndersin bakımını yapayım, dükkanı kapayıp dönerci açıyorum" diye haber göndermesi tansiyonunu fırlatmıştır. Daktilosuyla bağı trajiktir. Sabahları İleri’nin sağ bacağı, daktilonun ise A harfi çalışmaz. Öğlene doğru ikisi de açılır. Cansız nesnelerin ruhu olduğuna çocukluktan itibaren inanmıştır. Annesiyle en büyük kavgaları da bu yüzdendir zaten. Evdeki artık kağıt parçaları, sigara paketleri neyse ama kıymalı kasap kağıtlarını da saklamaya başlayınca annesiyle külahları değişirler. Hálá bu yaşta, üşümesinler diye balkonda yağmur altında ıslanan mandalları toplaması işte o çocukluk günlerinden kalma ruh halinin tortusudur.

Onun hayat ikonları Vedat Günyol, Behçet Necatigil, Lütfi Akad, Türkan Şoray, Attila İlhan ve Peride Celal’dir. Selim İleri, bu yıl edebiyatta 40. yılını kutluyor. 40 yılda 40’ın üzerinde yayımlanan hikaye, deneme, roman ve inceleme kitaplarıyla, onun için en üretken yazarlardan biri deniyor. O ise buna, geçmişteki eski hırçın hallerinden çok uzakta, "Üretkenlikten mi, okurun beni bütünüyle kucaklamasından mı bilmiyorum" cevabını veriyor.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle