GeriKelebek Kadınlara siyaset buzdan bir anahtar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kadınlara siyaset buzdan bir anahtar

Kadınlara siyaset buzdan bir anahtar
refid:15079336 ilişkili resim dosyası

Nazlı Eray, konuşurken elimden tuttu, beni de büyülü dünyasına çekti. Kitaplarındaki gibi hayatının gerçeklerini de “üzerine tül örterek” bir masal havasında anlattı. Sözcüklerle oynarken mutlu bir çocuk gibiydi. Anladım ki, o yazarken de aynı sevinci duyuyor. Her ne kadar yazarken hayat bulduğunu söylese de bence asıl besin kaynağı bizzat kendisi.

“Facebook, Twitter hepsini kullanıyorum. Öyle şeylere çok açığım. Genetik mühendisliğinde doktor olmayı çok isterim, hayatta bunu ıskaladığıma çok üzüldüm. Çuvallarsın diyorlar, sınavı çok zormuş. Girmeyi ciddi düşündüm evet, düşündüm. Aslında cesaretim olsa girerim. Bir de tiyatro kulisinde ve bir arkeolojik kazı alanında 1-2 yıl yaşamak isterdim.”

“Çok ülke gezdim. Gezmek de bir nevi roman yazmak gibi. Yolculukları, yabancı bir şehrin gecesini çok seviyorum. Gecenin kadife bir pelerin gibi şehrin üstüne çökmesini izler, gece seslerini dinlerim. Otelde pencereyi açıp 15-20 dakika dışarı bakarım. İçimdeki çocuk hiç ölmedi. Tepebaşı’ndaki o küçük Nazlı bugünün Nazlı’sını görse hiç yadırgamazdı. Bende fazla değişen bir şey yok.”

“Bütün kitaplarımın yeniden basılmasını isterdim, çoğu piyasada yok. Eskiden çocuklarım gibi onları yanıma alır otururdum. Bir imza günümde 15-16 yaşlarında iki genç geldi, 30 kitap vardı önümde. “Vah vah hayatınız bunları yazmakla mı geçti?” dediler. “Çocuklar, hayatım bunları yaşamakla, izdüşümlerini de çılgın bir fıskiye gibi sizlere püskürtmekle geçti” cevabını verdim. Sonra kadim okurum oldular. Bugüne kadar 36 kitap yazdım. Hep korkarım belleğimi kaybetmekten. Yeniden aynı şeyleri yazarım, değil mi?”

Siyasette kadının eline verilen nedir? Buzdan şahane bir anahtar. O buzdan anahtarı alıyorsun kapıya gidene kadar elinde su oluyor, hiçbir kapıyı açmıyor. Bana öyle oldu. Politikacı bir aileden geliyorum. Dedem Tahir Lütfi Tokay, Atatürk’ün hem silah arkadaşı, hem de İkdam Gazetesi’nin başyazarı. Babam Lütfullah Bütün’ün politikayla ilgisi yoktu. “CHP’nin, bu coşkunun içinde ben de olmalıyım” dedim. 92’de il meclisinden başladım. O fantastik kurultay arenasını görünce büyülendim. O delegeler, eski gladyatörler gibi birtakım adamlardı. Orası iç dünyamı çok etkiledi. Parti meclisine birkaç kez seçildim. O meşhur antidemokratik tüzüğün altında imzam olsun istemedim, çekimser oy kullandım. Deniz Bey, sert bir şekilde bana baktı. Bir daha parti meclisine aday gösterilmedim. Partide yaşadığım tacizi de “Sis Kelebekleri” adlı kitabımda yazdım. Doğu’dan bir belediye başkanı veya yardımcısı olabilir, değişik bir adam. O kurultayda gözleri hep bendeydi. Bir ara “Gelin konuşalım” dedi. Genel başkan odasının yanındaki bir odaya girdik. Adam birdenbire bana sarıldı. Kendimi geri atınca arkadaki yuka saksısı devrildi. “Bir öpeyim seni, bütün oylar sana” gibi garip bir laf... Dışarı fırladım. Kimseye söylemedim o şok içinde. 1-2 yıl sonraki kurultayda ben de bozgun halindeyim, bunu gördüm. Bir Emir Kusturica filmi gibiydi. Kalabalığı yararak yanıma geldi, “Beni de yediler” dedi. Sonra tekrar kalabalığın içine döndü.

EVLİLİĞİM HAPİSHANE GİBİYDİ

İlk evlilik, çocukken yapılmış, zor bir evlilikti. İki çocuğum Ebru ve Banu doğdu. İlk eşim Erses Eray, geçen hafta yaşamını yitirdi. Duyunca çok üzüldüm. Hayatımın aysberg gibi büyük bir parçası koptu benden. İkinci evlilik, rahmetli Prof. Dr. Metin And’la olandı. Metin Bey, beni Fransız Sefareti’nde gördü, aşık oldu, iki ay sonra evlendik. Ben hayranlık duydum herhalde, aşık olduğumu zannetmiyorum. 4 yıl bilfiil aynı evde yaşadık, 6 yıl da nikahlı kaldık. Hapishaneye girip kapıyı kilitleyip anahtarı da “Buyur kocacığım” diye Metin Bey’e vermek gibiydi. Evliyken ben küçük bir kız çocuğu gibiydim, Metin Bey de hoca. Tunalı Hilmi’den dondurmayı alacaksın, koşarak eve getireceksin, o dondurma eriyebilir. “Hadi şunu kayda al, şunu ayarla” der, ayarlardım. Yalnız bir erkeğin, bir dehanın, bir bilim adamının eviydi. Ev kitap doluydu ama Metin Bey, dokundurtmuyordu. Bir kitap almıştım, onu yatağımın altında saklıyordum ve okuyordum, onu da bulmuş. “Niçin” dedi, “bunu gizlice aldın?”. “Okuyorum” dedim. Bir oda vardı, kapısı açılmıyordu. Bir gün Metin Bey derse gitti Ankara Üniversitesi’ne. Zorlayarak kapıyı açtım. Müthiş bir kitap dağı, bir hazine doluydu. Elimi sağa atıyorum muazzam bir kitap, elimi sola atıyorum muazzam bir kitap. Tak dedi kapı kapandı. Tırnaklarımı, ellerimi parçalayarak, güçlükle kapıyı açabildim. Kendimi dışarı attım, o sırada dış kapı şırak diye açıldı, Metin Bey geldi. “Aaa ne olmuş sana?” Kem küm filan... Hayatımda en büyük hatam Metin And gibi bir dostla evlenmek oldu, dostu da kaybettim. İşin içine evlilik girince deha da değişiyor, koca da. Herhalde evden kaçıp gitmemi hiç affetmedi.

Devlet dairesi, hastane, CHP Genel merkezi
HAYATIMIN OKULLARI

29-30 yaşındayken mekanik bağırsak düğümlenmesi geçirdim, akrobatlarda olan bir hastalık. İki buçuk yıl kadar hastanede kaldım. Ankara’da Gülhane’de doğdum, Gülhane’de ölümden kurtuldum. Orada acıyla, susuzlukla baş ettim. Hastanedeki zaman çimentolanmıştı, hiç geçmiyordu. O da benim ruhumu eğitmiştir. Hastanede kalkamıyorsun, onun için her sabah kalktığım zaman sevinirim. Korkunç sevinçle uyanırım, neşe içinde güne başlarım. Gece yatarken de rüyalar alemine gitmek için özel olarak hazırlanırım. İlk öykü kitabım “Mösyö Hristo” çıktığı zaman daha 16 yaşındaydım. “Sen yeni Sait Faik’sin” diyorlardı. Sait Faik’i bilmiyorum, birikimim yok... Sait Faik Ödülü’nü almayı hala çok istiyorum ama vermezler. İçimde kalmıştır o. Sırf o ödülü almak için bir öykü kitabı yazabilirim. Yaz diyorlardı, yaz, ya ne yazayım? O beni korkuttu. Yazmayı 18-19 yaşımda bıraktım. 10 sene hiç yazmadım. Hastaneden sonra tekrar yazı hayatım başladı. Hayatımda birkaç çok büyük okul var; biri devlet dairesi, biri hastane, biri CHP Genel Merkezi. Daha ne olsun?

Mütercim radyo dinleyicisiydim
ÜNİVERSİTE

İstanbul Hukuk’u birincilikle kazanmıştım. Ama bana uygun değildi. Son sınıfta bırakıp Ankara’ya geldim. ODTÜ yeni kuruluyordu. Mimarlığa heveslendim. Fakültenin sınava girdim ve dört puanla kaybettim. Çünkü matematik bilmiyorum. İlk defa hayatımda korkunç bir kıskançlık duydum. Berlin Üniversitesi’nden bir kız gelmişti. O kazandı. Anneanneme dedim ki, “Kendi paramı kazanmak istiyorum.” Turizm Tanıtma Genel Müdürlüğü’nün sınavı vardı. Oraya mütercim radyo dinleyicisi olarak girdim. Fakat hiç radyo dinlemedim, bir şey tercüme etmedim. Değişik bir dünyaydı. Orada da müdür baskısı, odacı baskısı. Bu macera dört yıl sürdü.

Evlat sen son 30 yılın en güçlü kalemisin dedi
ATİLA İLHAN

Ankara, beni kıskıvrak yakaladı ve kader tuşuma bastı. Ankara benim hangarımdır. Çok geziyorum; bütün dünyayı, yolları ve geceyarısı otellerini seviyorum. Sonra hangara dönüyorum, burada tazeleniyorum. Beni Ankara’ya bağlayan nedenlerden biri de evlilikti. Sonra ikizlerim oldu. Hastaneden çıktıktan sonra beni ünlü eden “Ah Bayım Ah” kitabımdaki öykülerimi yazmaya başlamıştım. Attila İlhan’dan bir mektup geldi. “Sevgili kardeşim Nazlı, hikayeni heyecanla okuyorum, bunları kitaplaştırmayı düşünmüyor musun? Bilgi Yayınevi’nin editörüyüm, Tunalı Hilmi’deyim, gel konuşalım.” Hemen koltuğumun altına dosyayla gittim. İki ay içinde “Ah Bayım Ah” çıktı. Üç ay sonra da ABD’de yaratıcı yazarlık dersleri veriyordum. Bir sene orada kaldım. Orası çok ufuk açıcıydı. Orhan Pamuk, Selim İleri’yi, Bilgi Yayınevinde tanıdım. Attila Abi bize hayat dediğimiz serüveni anlatırdı. Olağanüstü bir adamdı, beni bana anlatırdı. “Evlat, sen son 30 yılın en kuvvetli kalemisin, bunun kıymetini bil ve çalış” dedi. Bana çok katkısı oldu.

Fransız çapkınsa çabuk olur
YABANCI DİL

Ayşe Kulin benden bir sınıf büyüktü. Oradan gelmiştir arkadaşlığımız. Arnavutköy Kız Koleji yazarlığı destekleyen bir okuldu. Kolejde özgüven veriliyor, yeteneklerinizin öne çıkmasını sağlıyorlar. İngilizce’yi okulda öğrendim, Türkçe kadar iyi biliyorum. Niye İngilizce kitap yazmadım diye şimdi düşündüm, yazabilirim. Kursta öğrendiğim Fransızcam daha paytaktır. Ancak meramımı anlatabilirim. Bir Fransızla yemek yerken şakır şakır konuşabilmem için biraz Fransa’da kalmam lazım. O Fransız çok çapkın ve ben havamdaysam daha çabuk da olabilir. Bir Amerikalı, bir İngilizle bunlar kolay...

Romanı iki ayda bitiririm bir daha geri dönüp okumam
YAZI DÜZENİM

İtalyan yönetmen Angelo Savelli, Monte Cristo ile Rüya Sokağı hikayelerimi birleştirmiş. İtalya’da, hala kapalı gişe oynuyor, gittim, müthiş. Başrolde Serra Yılmaz, ev kadını Nebibe’yi harika oynuyor. Robert Finn, Orphee’yi çevirdi, Orphee Amerika’da yayınlandı. İmparator Çay Bahçesi de orada yayınlanma aşamasında. Yarattığım büyülü dünyaya beni seven girer. Fantastik değil yaptığım, büyülü gerçekçilik. Gerçeğin üzerine bir tül atıyorum, onunla oynuyorum. Bu türün dünyada örnekleri var. Jose Saramago, Gabriel Garcia Marquez, Carlos Fuentes var. Yazmak büyük bir yolculuk benim için. Zaten çoğunu yolculukta defterlere yazıyorum. O defterlerden biri Bilkent’te kayboldu. Deli oluyordum. Çöplere kadar bakıldı bulunamadı. Korkunçtu ama o 90 sayfayı yeniden yazdım. Bir buçuk veya iki ayda bir romanı bitiriyorum. Beynimin, ruhumun dolması bir sene sürüyor. Sonra hızla boşaltıyorum. İlk cümleyi yazdıktan sonra bir daha geri dönmem. Hiç okumam. Hayatı geri dönüp okuyor musunuz? Hayır. Bitince defterden bilgisayara geçirilir, editöre yollanır.

Ankara’da saksağan, İstanbul’da kargam var
ŞEHİRLERİM

Bu televizyon programı harika bir şey oldu. İlk Çiğdem Anat söyledi. “Harika, ne güzel fikir” dedim. Bana İstanbul’u yeniden kazandırdığı için o programa müteşekkirim. Dört gün İstanbul, üç gün Ankara; hayatımı iki şehre böldüm. Hayat artık sadece Ankara’da değil, İstanbul’da da devam ediyor. Tepebaşı’nda o doğup büyüdüğüm köşk gitti ama onun yerine yapılan binada kalıyorum. Ankara’da nasıl balkonuma her sabah bir saksağan geliyorsa orada da Feramuz diye bir kargam var. O karga eskiden kalmış, bence o babaannesinin yanında gördüğü küçük Nazlı’ya geliyor. Programdaki kadınlar, hepsi bir mozaiğin parçası. Sokakta kadınlar çeviriyor, “Çok farklısınız, tavrınızı, kılığınızı çok beğeniyoruz” diyorlar. İyi izleniyor demek ki. Köşe yazısı yazdığım zaman da ayrı bir okurum vardı. Köşe yazısı müthiş bir şey, Acarkent’te tapulu arsa gibi. Bazı insanlar alıyorlar o tapuyu yıllarca devam ediyorlar. Akıllı insanlar onlar, fevri olmayacaksın, ayağını yere sıkı basacaksın. Yoksa alıyorlar elinden. İyi gazetelerde yazdım; Cumhuriyet, Güneş ve Radikal’de. Keşke yine köşem olsa.

Finn soluksuz okudum diye aradı
SON KİTABIM

Son kitabım “Venüs’ün Son Gecesi.” Marilyn Monroe beni yıllardır çeker. Bir Marilyn Monroe araştırmacısı gibi çok okurum. 1960-1969 arası Amerika’daki o Hollywood pırıltısı, Kennedy olayı, o suikastların dramı, bana çok ilginç geliyordu. “İyi biliyorum, bunu yazabilirim” dedim. Türkiye’ye de uyarladım. Ankara, Meryem, İvedik Caddesi, Yenimahalle, Seni Seviyorum Pastanesi. Okurlar beğendi... Amerika’nın derin devletini anlatıyor. Robert Finn’e yollamıştım, “Soluksuz okudum” diye aradı, İngilizceye çevirecek. Ben ne kadar gerçekçi yazmaya çalıştıysam da olaylar fantastik. Hatta okura gerçeklik hissini verebilmek için kitaba kaynakça koydum.

Hepsini öldürdüm
ELEŞTİRMENLER

En iyi eleştirmen okurdur. Romanda bir sarkma, bir terslik varsa hemen anlar. Eleştirmenler bana hiçbir zaman katkıda bulunmadı. “Fantastik Senfoni” diye bir öykü yazdım. O öyküde kızıl bukleli saçlı bir yazar kente geliyor. Otel odasına yerleşiyor, eleştirmeleri üçer dakika kabul ediyor, eleştirmen dırdıra başlayınca tak diye vuruyor öldürüyor. Bir sürü telefon geldi, “Ay ben şu muyum, bu muyum?” diye. Ondan sonra sustular.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle