GeriKelebek İstanbul Yazıları
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

İstanbul Yazıları

Kedili Meryem

(...) Ancak çok sonraları anladım ki bu çan biçimi şapkalarla modanın gerektirdiği çan biçimi şapkalar arasında hiçbir ilişki yoktu. Bu şapkalar, 1917'den sonra küçülüp çan biçimine yaklaşmağa başlamış şapkalardan artakalmıştı. Meryem saatini o günlerde, o yıllarda durdurmuş olsa gerekti. Giysileri bunu gösteriyordu. Saatini durdurduğu için zamanı yok etmişti, var olmayan bir zamanda var olmayan gençlerin var olmayan gülüşleriyle alayları da var olamazdı. Var olan kedilerdi, yerleri değişmeyen ciğercilerdi, birtakım zaman kaçkını hortlakların gitgide çoğalarak doldurdukları, yüzü biraz değişen ama o yüzün altındaki kemikleri, duvarları, aynı kalan Beyoğlu'ydu, kendisini esenleyen, sayısı her geçen yılla azalan kara giysili yaşlı kadınlardı. Sırtına yeni bir şey yaptırmadığı belliydi. Sırtındakiler de kendi gibi zamanın dışında yaşaya yaşaya bir çeşit ölümsüzlüğe ermişti: Neylerin, kamışların ölümsüzlüğüne... Ama taptaze duran şapka kurdelesi, Meryem'in hiç değilse arada bir durmuş zamanına hile karıştırdığını gösteriyordu; düşündürüyordu en azından... Bir de, yazdan yaza, kolları bacakları biraz daha kuruyup, buruşup, incelip solgunlaşıyordu; yüzü kemik çatısına, asal yokluğun, yok olmaklığın değişmeyecek biçimine biraz daha uyuyor, biraz daha kırışıyor, biraz daha solgunlaşıyordu. Ne ile geçenir, ne yer içerdi, bilinmez. Yalnız torbasındaki şişkinliğin çoğu, işkembelerin yalız, ölü rengindeki etlerinin kat kat sarılmışlığından, ciğerlerin kanlı köpüklü kokuşmuş şişirilmişliğinden ileri gelirdi herhalde.

Ankara'ya göçtükten sonra İstanbul'a çok gittim. Beyoğlu ikindi saatlerinde gözüme, her kezinde, daha kalabalık göründü. Meryem daha da küçülmüş olacağı için bu gitgide daralan, derinleşen, çukurlaşan, bataklık haline gelen caddeyi kaplayan saz gibi sık insanlar arasında bir su faresi gibi, bir su memelisi gibi, görünmez olmuştur, diye düşünüyorum. Yoksa o ölümsüz kadın, önünde ardında birkaç kedi ile birlikte, başında aynı şapkalar, sırtında aynı giysiler, elinde aynı muşamba torbayla, Sakızağacı ile Galatasaray arasında bir yerlerde yürüyor olsa gerek...

Yürümüyorsa, ya Beyoğlu'nda gezen insanlar bu kadından usandıkları için onu günün birinde kaptıkları gibi, geceleri çöpçüler alsın diye dükka*nların, mağazaların, meyhanelerin kapı önlerine akşamdan çıkarılan çöp tenekelerinden birine atmışlardır diye düşünüyorum, ya da Meryem günün birinde saatini, bile bile, yeniden kurmuş, kurar kurmaz da dağılıp, ufalanıp, gitmiştir... (...)

(Lağımlaranası Ya da Beyoğlu. Metis Yayınları. 1999)


Yorumları Göster
Yorumları Gizle