GeriHürriyet Pazar Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    2
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Beklediğim gibi klasik, ciddi, mesafeli hiç değiller. Tam tersine... Tatlı tatlı didişerek, sürekli birbirlerinin cümlelerini tamamlıyorlar. Bazen biri kızıyor, “Ya sen konuş ya ben konuşayım” diye... Öbürü mahcup bir çocuk gibi dudağını büküp önüne bakıyor, ama birkaç saniye sonra dayanamayıp yine araya giriyor. Bu sefer itiraz yok... Bülbül gibi şakıyarak bir cümleyi iki kişi bitiriveriyorlar. Biri özneyi, diğeri bağlacı, hoop diğeri yüklemi! Kelime kelime paslaşıp büyük bir kahkahayla finali yapıyorlar! Bu neşeli konçertoyu izlemekten lafa odaklanamıyorum bazen. Güher ve Süher Pekinel... Müziğimizin harika ikizleri... ‘Kadının Sesi’ özel sayımız için Pekinellerle buluştuk.. Kadınlığı, hayatı konuştuk; Cumhuriyet tarihimizin güzel notalarını hatırladık.

Nasıl başladı ikinizin hikâyesi?
Güher Pekinel (G.P.): Benim de Süher’in de aynı anda aynı şeyleri, farkı tarzda yapmayı istemesiyle... İkizliğin göstergesi tek olma savaşıyla...
Bir mücadeleyle yani?
Süher Pekinel (S.P.): İnsanlar bizi Pekineller olarak gördükçe mücadele devam etti. Biz zaten başından beri duo (ikili) olarak değil, solist olarak yetiştik
 Neyse ki ikiniz de ‘dâhi çocuk’tunuz. Bunu nasıl keşfettiniz?
G.P.: Evde hep müzik dinlenirdi, piyanomuz vardı. İlk dersleri annem verdi, sonrasında konservatuvara kabul edildik. Altı yaşında ilk konserimizi verdik.
 Hatırlıyor musunuz o konseri?
S.P.: Konser heyecanı nedir bilmiyorduk ki... Dokuz yaşında Ankara’da ilk orkestra konserimizi verdik, ayaklarımız pedallara yetişmediği için üç iskemle üst üste konmuştu.

Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Aynı seviyede olmasaydık birimiz çoktan bırakırdı
 İkinizin de yetenekli çıkması ne güzel. Böyle midir ikizlerde?
G.P.: Yetenekte genetiğin rolü ne kadar yadsınamaz olsa da kişisel gelişim ve çevresel faktörler de büyük rol oynuyor. Biz yeteneğimizi birbirimizi tetikleyerek geliştirme şansı bulduk. Aynı seviyede olmasaydık birimiz çoktan bırakırdı.
◊ Neden?
S.P.: Çünkü ikimiz de farkında olmadan, doğal bir şekilde rekabet içerisindeydik, hatta ikimiz de daima piyanoda en iyi çalan olmak istiyorduk.
G.P.: Yarışmalara da bu yüzden başta hep solist olarak katıldık. Dediğimiz gibi, ikiz olmanın bir göstergesi.
S.P.: Anne ve babamız da müziğe çok ilgiliydi. Gelişim çağında ailede sanatın destekleniyor olması, bizleri heyecanlandığımız bir yolculuğa yönlendirdi.
Nasıl bir yolculuğa?
G.P.: İstanbul’da Konservatuvar Müdürü Ferdi Statzer dersleriyle başlayan, Ankara’da sevgili hocamız Mithat Fenmen’le devam eden bir yolculuğa. Bu süreçte Türkiye’nin en önemli bestekârlarından Ahmet Adnan Saygun da bize teori, solfej ve piyano dersi vermek istedi. Ekol bazlı eğitimin önemine inanan ailemizin yönlendirmesiyle Cortot ekolünde çalışmalarımızı Mithat Fenmen’le sürdürdük.
Adnan Saygun’a hayır mı dediniz?
S.P.: Biz o yaşta tabii ki demedik ama eğitimimiz açısından ailemiz böyle bir karar almıştı. Mithat Fenmen, Fazıl’ın (Say) da hocasıydı. Değerli bir entelektüel ve çok iyi bir pedagogdu.
Devletle
özel sektörün işbirliği lazım
 Bizde klasik müzik ne durumda?
G.P.: Sadece klasik müzik değil, kaliteli müziğin durumunu sorguluyoruz. Okulöncesinden başlayarak, müzik sevgisini aktarmak gerekiyor. Konservatuvarda da zamanında bizim şahit olduğumuz sistematik eğitim, modern düzende tekrar kurulmalı.
Eskiden daha mı iyiydi?
G.P.: Biz orada yetiştik, çok köklü hocalar vardı. Şimdi çok sık değişiyor, oturmuş bir sistem yok.
S.P.: Sadece bir akademi kurmakla problem çözülmüyor. Böyle bir teklif geldi; bu çok uzun bir süreç ve sorumluluk olduğu için şu anki üç eğitim projemizin yanı sıra böyle derin bir değişime zaman ayırabilmemiz mümkün değil.
G.P.: Devletle özel sektörün işbirliği yaptığı yeni bir oluşum lazım. Beijing’de de bunun örneğini gördük.
 Bizde hep klasik müziğe mesafe oldu. Bir hikâye vardır ya, senfoni orkestrası Bayburt’a gitmiş, halka “Nasıl buldunuz” diye sormuşlar. Onlar da “Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi” demiş!
G:P.: (Kahkahalar...) Duydum, duydum bunu!
 Bitmedi; yıllar sonra, 2007’de Cumhurbaşkanlığı Senfoni yine Bayburt’a gidecekti. Bir haberde okudum, Bayburtlular “Bize ikinci bir zulüm yaşatmasınlar” demiş!
S.P.: Yapmayın, gerçekten mi?
 Evet, “Biz ozanlarla, türkülerle büyüdük, geleceklerse önce bize bunun okulunu okutsunlar” diyordu biri...
S.P.: Biz yedi senedir Orff yöntemini Anadolu’ya götürüyoruz.
Hedefimiz üç yılda
350 bin öğrenci
◊ Nedir bu yöntem?
S.P.: Hitler’in güçlü döneminde Atatürk devreye giriyor ve birçok önemli Alman, Türkiye’ye göç ediyor. Tiyatroyu, ilk operayı, konservatuvarı kuruyorlar. Türk kültürünü çok seven müzisyen Carl Orff da öğrencisi Ferit Tüzün vasıtasıyla Gazi Üniversitesi’nden davet alıyor. Bu, okul öncesi çocuklarda müzikle analitik zekâ gelişiminin sağlandığı bir eğitim. Maalesef o dönemde eğitim yanlış uygulama sebebiyle başarılı olamıyor. Sonra Orff Merkezi kurulsa da Anadolu’da okullara ulaşamıyor. Biz QNB Finansbank sponsorluğunda Milli Eğitim Bakanlığı’yla anlaştık ve Anadolu’da devlet okullarında faaliyet göstermeye başladık.
Nasıl?
G.P.: Seçtiğimiz hocaları Salz-burg’a Mozarteum Üniversitesi Orff Enstitüsü’ne burslu gönderiyoruz. Dünyanın en iyi eğitmenleriyle çalışıyor, sonra Anadolu’da diğer hocalara ders veriyorlar. Bu şekilde 30 bin öğrenciye eriştik, hedefimiz üç yıl içinde 350 bin öğrenci.
Ne güzel...
S.P.: Aileler de çok ilgili ve kadınların çoğu başörtülü. Müzik ve eğitimin ayrım tanımadığını görerek, buna çok seviniyor ve destekliyoruz.
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Güher (solda) ve Süher Pekinel,hayatlarını anlatan bir belgesel çekildiğinin de müjdesini verdi.
Dışarıda Atatürk deyince insanların hâlâ gözleri parlıyor
 Başka projeleriniz var mı?
G.P.: TEVİTÖL (Türk Eğitim Vakfı İnanç Türkeş Özel Lisesi), IQ’su 130 üstü olan üstün yetenekli çocukların okulu. Gebze’de yatılı okuyorlar. Juilliard’daki gibi çalışma salonları, kültür merkezi, konser salonu var. Güher&Süher Pekinel Müzik bölümünü Ömer Koç’un desteğiyle hayata geçirdik. Geleceğin CEO’ları ve Silikon Vadisi’nin beyinleri olarak yetişen bu öğrencileri müzik ve sanat altyapısıyla geleceğe hazırlıyoruz. Harvard gibi üniversitelerin orkestralarında çalıyorlar.
Müzisyen mi olacaklar?
G.P.: Hayır, amaç zihnin ve duyguların beraber gelişmesi. Yalnızca zihin odaklı eğitim yetmez, duygusal zekânın da geliştirilmesi gerekiyor. Artık özel okullarda bu yapılıyor. Biz de hakkı olan ama yapamayan çocuklar için devreye giriyoruz.
 Bir de ‘Dünya Sahnelerinde Genç Müzisyenler’ projeniz var...
S.P.: Tüpraş desteğiyle 11 yıldır yürütüyoruz. Değişik enstrüman gruplarında tüm Türkiye’den seçtiğimiz genç yetenekleri destekliyoruz.
G.P.: Şu ana kadar dünyanın en prestijli yarışmalarından ülkemiz adına uluslararası 15 birincilik aldılar. Onlar en önemli sanat elçileri, bu yaşta en ön saflarda mücadele ederek Türkiye’nin ismini büyük bir kaliteyle dünyaya duyuruyorlar.
 Epey heyecanlısınız, bunu bir misyon olarak mı görüyorsunuz?
G.P.: Bize verilen her bakımdan büyük desteği, eğitim vizyonunu ve aldığımız yaşam felsefesini doğduğumuz topraklarda geri vermek istiyoruz. Bu bakımdan da evet, bir misyon.
 Kimden aldıklarınızı?
S.P.: Tanrı, ailemiz, ardından hocalarımız... Bir de unutmamak lazım, 1924-25’te Atatürk bu gelen bestecilere “Burada opera yapın, şurada konservatuvar kurun” demeseydi, burada olamazdık. Kaliteli müzik en enternasyonal dil. Atatürk zamanında buna çok büyük saygı vardı. Boşuna dünyanın en önemli liderlerinden değil. Dışarıda adını söylediğiniz zaman hâlâ insanların gözleri parlıyor.
 Hâlâ mı?
G.P.: Hâlâ, büyük saygıyla. Nereden nereye getirdi Türkiye’yi, bunu hepimiz biliyoruz.
 İnönü’yle bir fotoğrafınız gözüme çarptı...
G.P.: Ankara’daki ilk orkestra konserimize geldi. Konserlere hep giderdi. Bizi buraya getiren, o kültür. Dışarda ismini duyuran profesörler, bilim insanları, yöneticiler hep bu kültürden çıktı.
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Pekinel kardeşler 1960’ta dokuz yaşında verdikleri ilk orkestra konserleri sonrası Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve eşi Mevhibe Hanım’la...
Kimleri dinliyorlar?
 Türk müziğinin zirvesi nedir?
G.P.: Türk sanat müziği.
 En iyi Türk bestecileri?
S.P.: ‘Türk Beşleri’: Cemal Reşit Rey, Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin, Hasan Ferit Alnar, Necil Kâzım Akses...
 Dinler misiniz onları?
G.P.: Tabii ki biliriz, dinleriz. Bu zaten bizim görevimiz.
 Evde ne çalar?
S.P.: Caz, Hint, Japon ve dünya müziğinin farklı türleri.
 Türkiye’den kimi beğeniyorsunuz?
G.P.: Sertab Erener. Sesi çok güzel ve renkli.
S.P.: Dinlerken zevk alıyoruz. Arzu ettiğimiz, popüler müzik yapanların da “Halk bizi böyle seviyor” demeden,
kendilerini sürekli zorlayarak aşmaları...
G.P.: Arabesk, kalitesini yükseğe çekmek için maalesef savaş vermedi. Anadolu’dan gelen insanların hüznünün müziği. Hüzün, ‘Türk Beşleri’nde de gördüğümüz bir öğe ama bunu nasıl çalıştığınız önemli. Arabeskteki,
fazlaca ağırlaştırıcı bir hüzün. Yeni bir film gördük...
 Müslüm Gürses filmine mi gittiniz yoksa?
S.P.: Evet! İkimiz... Eşim de geldi, hepimiz bayıldık.
 E, en flaş haberi en son söylüyorsunuz! Ağladınız mı?
S.P.: Tabii ki, çok etkileyiciydi!
G.P.: Nereden geldiğini, neler yaşadığını, o sesi duyuyorsunuz.
 Ciddiye alınması gereken bir müzisyen o da...
G.P.: Tabii ki, bu ülkenin bir parçası.
Karşıtlıklarımız bir olmamızı da sağladı
Kardeşliğiniz yıllar içinde evrildi mi?
G.P.: Değişik evrelerden geçti. Bugün hâlâ beraber müzik yapabilmemiz, bu evreleri aşarak, yeni bir düzeye gelerek oldu.
 Zor muydu?
S.P.: Tabii ki, daima bir savaş!
G.P.: Aynı sahnede, aynı eseri iki aynı enstrümanla icra ediyorsunuz.
S.P.: Ve kendi kimliğinizi korumak mecburiyetindesiniz. Kendi tonunuzu, o momentumda ürettiğiniz detayları korumalısınız. Herkesin daima kendisi kalması çok önemli, yoksa beraber olamazdık. Ve o kimlik de hep yenilenmek mecburiyetinde.
Sürekli bir mücadele...
S.P.: Hem de nasıl, hiç kolay değil.
G.P.: Herkes mükemmel sanıyor oysa!
Küsüyor musunuz hiç?
S.P.: Biz karşıtlardan birliği yarattık. O karşıtlıklar bizim bir olmamızı da sağladı.
G.P.: Arka arkaya oturarak, birbirini görmeden piyano çalan bir duoyuz. Dünyada başka yok.
AKM’nin bir kısmının korunarak yenilenmesinden yanaydık
AKM’nin yıkılmasına nasıl baktınız?
S.P.: Orijinal imzaya sadık kalınarak ve bir kısmı korunarak yenilenmesinden yanaydık.
Neydi o imza?
G.P.: Ön cephe. O günün teknolojisiyle 21’inci yüzyıla ulaşmamız mümkün değildi, realiteyi görmemiz lazım. Almanya’da da bu tür binaları yeniden inşa ediyorlar.
 Yıkıp mı yapıyorlar?
S.P.: Onlar tıpkı eskisi gibi renove etmeyi tercih ediyor ama uzun bir tarihten gelen, çok oturmuş sistemleri var.
 Yeni AKM nasıl olacak sizce?
G.P.: Güzel olacak gibi görünüyor. Akşamları neon ışıklarıyla çevreye yeni bir enerji vereceğine ve en önemlisi iyi bir akustiğe sahip olacağına inanıyoruz.
Başta gazeteciler güzelliğimizle fazla meşguldü
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Klasik müzik dünyasında kadın olmak nasıldı?
S.P.: Başlarda tüm gazeteciler güzellikle fazla meşgullerdi, bunu istemiyorduk. Bizi görünce “A, ne güzel” filan diyorlardı.
 Şimdi de öyle, kadın solistler artık çok güzel...
G.P.: Arttı, görsellik iyice önem kazandı maalesef.
S.P.: Müziğe odaklanmalarını istiyorduk.
 Bu ciddi sorun oldu yani, Allah başka dert vermesin...
S.P.: (Kahkahalar) Ama kendini ispatlama çabasına giriyor insan.
G.P.: Onlar güzellikten bahsettikçe biz daha kapalı giyiniyorduk. Halbuki bugün herkes güzelliği kullanıyor. Neyse, kendimizi ispat ettiğimizi görünce bunu aştık.
 Türkiye’de kadınların durumu nasıl?
G.P.: Asla iyi değil. Üst düzey görevlerde hâlâ yeterli oranda değiller. Ama ilerleyenler var. En önemlileri sosyal sorumluluk alanında çalışanlar. Sonuç alıyor, toplumu bir arada tutmak konusunda umut veriyorlar. Sanatçılarımız, yazarlarımız var. Gazetelerin, televizyonların daha çok yer vermesi gerekiyor.
Elimizden geleni yapıyoruz. Neredeyse erkek söyleşilerini yasaklayacağız!
S.P.: (Gülüyor) Ama biz entelektüel, birikimli ve kendini ispat etmiş kadınlardan bahsediyoruz. Türkiye’nin problemlerini tanıyan ve yeni vizyonlar açan kişiliklerden... Her kadın bize yardımcı olacak diye bir şey yok.
1968 rüzgârı eserken Almanya’da
Türk emekçilere yardım ediyorduk
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...


 Avrupa’nın da en rafine ortamında, kültürel kalbinde geçmiş hayatınız. Hiç Türk olduğunuz için kötü muamele gördüğünüz, aşağılandığınız oldu mu?
G.P.: Çok enteresan, bunu hiç yaşamadık. Yaptıklarınızla varsınız. Neyi biliyorsunuz, neyi anlatıyorsunuz; bunlar sizin imzanız...
S.P.: Almanlar hiç tereddüt etmeden bizi hep desteklediler. Helmut Schmidt bize bir hafta içinde yarışmada Almanya’yı temsil etmek için Alman pasaportu verdirdi. Bunlar çok önemli şeyler.
Bambaşka bir dünyanın içindeydiniz. Almanya’ya gidince bazen hüzünlü manzaralar görür ya insan. Berlin’de Kayseri pazarı, 1970’li yılları hatırlatan gelinlik dükkânları, arada kalmış bir kültür... Bunlar gözünüze çarpar mıydı?
S.P.: Ne çarpması! Goethe Üniversitesi’ndeyken bunların içindeydik. Türk emekçilere yardım ediyorduk. Karısının ağrısı varsa, gece yarısı hastaneye gitmesi gerekiyorsa... Gecelerimizi katıyorduk bunlara. O zamanlar 1968 rüzgârı esiyordu. Daniel Cohn-Bendit de bizim okuldaydı.
68’in gençlik kahramanı... Ateşin ortasındaymışsınız demek ki...
S.P.: Evet, artık 1970’ti ama o ruh devam ediyordu. İnsanlar “Müzikle ne yapacaksınız! Öyle dünyayı değiştiremezsiniz” diyordu.
 Devrimcilik ya da müzik yani... Arada mı kaldınız?
S.P.: Tabii ki, iki yıl bıraktık müziği.
G.P.: Evde çalıyorduk ama konsantre olamıyorduk.
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Adorno’yla piyano çaldık
Belli bir grubun üyesi miydiniz?
S.P.: Hayır, bunu hiçbir zaman doğru bulmadık. O işler karışıktı, Baader-Meinhof gibi birkaç oluşum da oradan çıktı.
 Onlar çok sertti tabii...
S.P.: Bizim etik anlayışımız sadece insana yardım etmekti. Adorno’nun, Horkheimer’in felsefesi...
Frankfurt Okulu...
S.P.: Aynen. Bir fikir yuvasıydı, çok seçilmiş hocalar vardı. Üreten ve geleceği dizayn eden düşünürler...
 Adorno hocanızmış, doğru mu bu?
S.P.: Seminerlerine katıldık, konserlerimize geldi. Ve inanmayacaksınız; bir gün bir evde karşılaştık, 80’ine geliyordu, oturdu Schumann konçertosunu ezbere çaldı. Kardeşim de ona eşlik etti.
 Vay canına! Adorno’yla piyano mu çaldınız?
G.P.: Evet. Sonra müzikle ilgili bir kitabında bizden bahsetti, “Onlar kendi yollarını çizecek” diye.
 Sonunda da müzikle çizdiniz.
S.P.: İstediklerimizi müzikle yapmamız gerektiğini gördük.
 Hayatınız hep çalışarak mı geçti?
G.P.: Evet ama bir işi severek yaptığınız zaman yorulmuyor ve bunu çalışmak olarak görmüyorsunuz.
S.P.: Nefesinizin bir parçası oluyor.
G.P.: Mutlu olmadığınız zaman bir şey veremezsiniz ki...
S.P.: Üretemezsiniz.
Sanat için biraz da acı çekmek gerekmiyor mu?
S.P.: Tabii ki şahsi sanatsal acılar çekiyorsunuz. Derinliğe inmek kadar zor bir olay yok. Sosyokültürel açıdan da çevrenizde yaşanan tüm olumsuzluklar sanatçı olarak sizi de etkiliyor. Acıyı etrafınızda gördüklerinizde çekiyorsunuz. Onları da alıp kendi mutluluğunuza katmak istiyorsunuz. Çünkü sanatla var olmak paylaşmaktır.
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...

Etrafınızdakiler nasıl yaklaştı buna? Aşklarınız, dostlarınız?
G.P.: Anlayanlar oldu, anlamayanlar oldu.
S.P.: Bunu baştan kabul edeceksiniz.
G.P.: Herkes her şeyi kabullenecek diye bir şey yok. Bu, sizin kendiniz için vereceğiniz karara bağlı. Ne istiyorsunuz? Neyi arıyorsunuz?
S.P.: Mesela eşim müziğe çok bağlı. Her saniye müzik dinleyebilir. Onunla nefesimiz birleşiyor.
G.P.: Bir süre sonra sizinle aynı şeyleri hisseden insanlarla beraber oluyorsunuz.
 Müzik dünyasından mı?
G.P.: Evet, ama sadece oradan değil.
S.P.: Bir konserden sonra Deutsche Bank’ın müdürüyle yemek yedik. “En sevdiğiniz besteci kim” diye sordu. “Bach” diye yanıtladım. “Çok güzel” dedi, “Ben de her sabah 06.00’da kalkar, 07.00’de piyanonun başına geçerim. ‘Wohltemperiertes Klavier’yi çalmadan işe başlamam” diye bitirdi. Başka bir kategorinin insanları... Dünyanın, sanatı, hangi meslekten olursa olsun hayatının bir parçası yapmış bu insanlara çok ihtiyacı var. Bizim eğitim projelerimizde erişmek istediğimiz alan da bu. Çünkü onlar vizyonlarını daha dengeli bireyler olarak hayata geçiriyorlar.
Müslüm Gürses’in filmine gittik, çok etkilendik, ağladık...
Güher-Süher Pekinel’in başarılı kariyerlerinin izini sürebileceğiniz DVD seti ‘Treasures’ çıktı.
Karajan şahsiyetiyle sizi içine çekerdi
Herbert von Karajan nasıl biriydi?
G.P.: İnanılmaz bir kişilikti. Gözlerine baktığınız zaman sizi bütün şahsiyetiyle içine çekerdi. Konuştukları az ve özdü. Sizi konuşturur, düşüncelerinizi öğrenir, sonunda ona göre yönlendirirdi.
Büyük şefler dönemi bitti mi? Bir tek Zubin Mehta var galiba...
G.P.: O jenerasyondan bir tek o kaldı. Geçenlerde Berlin Filarmoni’nin hayat boyu onursal şefi seçildi.
 Berlin Filarmoni, Viyana Filarmoni... Bu orkestralarla çalmak nasıl bir şey?
S.P.: Bunlar okuldur, imzadır. Berlin, Viyana, Londra Filarmoni, Philadelphia... Araya birini sokup çalamazsınız, onlar sizi davet eder.

 



Çocuğunuzla Arkadaş Değil Anne-Baba OlunLC Waikiki Aile Buluşmaları’nın dokuzuncusu Denizli’de yapıldı. “Çocuğunuzla arkadaş değil, anne-baba olun” konusunun konuşulduğu söyleşide Hürriyet Gazetesi Aile-Çocuk Yazarı Ömür Kurt sordu, Psikolog Serap Duygulu ve ‘Dünyayı Geziyorum’ programının sunucusu Özlem Tunca Esirgenç yanıtladı. Anne babaların yoğun ilgi gösterdiği söyleşide herkese imzalı ‘200 Adımda Çocuk Yetiştirme Rehberi’ ve 50 şanslı kişiye LC Waikiki’den hediye çeki armağan edildi. ‘Aile Buluşmaları’ devam ediyor. Bir sonraki durak Ankara olacak. Şubatta buluşalım.

 

Yorumları Göster
Yorumları Gizle