GeriHürriyet Pazar Mini de giyeriz, gece dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne!
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Mini de giyeriz, gece dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne!

Mini de giyeriz, gece  dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne!

Dört yaşından beri setlerde. Şöhreti anlatırken, “Kazandığım paranın hepsi oyunculuğumun karşılığı değil kaybettiğim özgürlüğümün bedeli” diyor. “Tacize, tecavüze, şiddete tahammül edemiyorum. Bu insanlarla aynı havayı soluduğum için rahatsız oluyorum. Onların oksijen israfı olduğunu düşünüyorum” diye anlatıyor son dönemde yaşanan taciz olaylarına bakışını. Burçin Terzioğlu’yla cuma ikinci sezonu yayınlanan ilk Türk yapımı Netflix dizisi ‘Hakan: Muhafız’ için buluştuk. Türkiye’yi, yeni projelerini ve hayatını konuştuk.

Dört yaşından itibaren setlerdesiniz. Şöhret hayatınızı nasıl etkiledi?
- Daha önce bu durumun güzelliklerinden, hiç tanımadığım insanların bana duyduğu sevgiden bahsettim. Şimdi, bu pembe gözlükleri çıkarıp diğer gözlükleri takıyoruz: Tanınır olmak, elimden çok sıradan özgürlükleri alıyor.
Ne gibi?
- Yemeğe gideceğim yer, giydiklerim, gündemle ilgili yaptığım bir yorum ve yanımdaki insanlar hep bir otokontrolden geçiyor. Bu gözler, ameliyathane kapısında ağlamaktan bitmiş halde otururken yanıma gülerek gelip fotoğraf çektiren insanlar gördü. Herkesin seninle ilgili bir fikri var ama aslında hiçbir şey bilmiyorlar. Kafan dolu bir şekilde, önüne bakıp yürürken arkandan “Ay çok kibirli” dediklerini de duydum. Onları da anlıyorum. O ışıklı hayat bazen gözlerini alıyor ama bizim korneamızı yakıyor. “Bunlar da ne çok para kazanıyor” diyorlar ya, o iş öyle olmuyor. Kazandığım paranın hepsi oyunculuğumun karşılığı değil, kaybettiğim özgürlüğümün bedeli.

Mini de giyeriz, gece  dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne

 Erken yaşta bu işi seçtiğiniz için pişman oldunuz mu hiç?
- Çocukluğumu kaçırmış gibi hissettiğim oldu. Ama oyunculuk severek yaptığım, ayrı duramadığım bir meslek, kendimi ifade etme şeklim. Zamanında çocuk küslükleri yaşamışımdır, oyun parkımı set yapmışımdır. Bir elimde muzlu sütüm, bir elimde bebeğim, büyük büyük insanlarla arkadaşlık etmişimdir. Hızlı büyümüşümdür. Ama kafamı kaldırıp kâğıt toplayan minicik bedenleri görünce şu söylediklerimden bile utanıyorum. Özetle karşılığını aldığım ve beni mutlu eden, alışık olduğum, hayatı öğrendiğim yer set, o yüzden hayır, pişman olmadım.

Şimdiye kadar 20’nin üzerinde karakter canlandırdınız. Neredeyse hiç ara vermeden çalıştınız. Psikolojik olarak neler yaşadınız?

- Tek repo günüyle haftalarca çalışınca kimseyi göremiyorum. Bırak sosyalleşmeyi, settekilerden başka insan gördüğümde konuşacak bir şey bulamadığım zamanlarım oldu. Bazen sete hazırlanırken “Burada doğdum, burada öleceğim galiba” diyorum. Ruhum havalanıp koşmaya başlıyor. Tam kaçacakken geri sayımı duyuyorum, sahneye dönüp oynamaya başlıyorum. Her meslek kendince zor. Biraz gelgitler yaşıyorum ama içimde dengeyi sağlıyorum.

Yaralarımı kanatıp o kabuklarla kendimi ne kendime, ne bir başkasına acındırıyorum 
‘Poyraz Karayel’den sonra ekrana iki sene ara vermiştiniz. Yıllardır aralıksız çalışan biri olarak bu tatilde kendinize ve iç dünyanıza dair neler keşfettiniz?
- Bu inziva dönemimde kendimle keşif oyunları oynadım. İçime onlarca soru sordum, binlerce cevap verdim. Doğru cevabı değil de kendimce güzeli, bana yakışanı ve huzuru nerede, neyle nasıl bulduğumu aradım. Ruhumu yapılandırdığım, kısaca özümle baş başa kalabildiğim bir araydı.
 Madem öyle, bulduğunuz cevaplardan yola çıkarak otuzların sonuna doğru giderken bir hayat muhasebesi yapsak...
- Yirmiler çok hızlı, savurgan, dağınık, biraz da kararsız ve toy geçti. Otuzlar için hep “Bir kadın için şahane yaşlar” derlerdi, doğruymuş. Pişmanlık duyabileceğim şeyler artık yok gibi. Yaptıklarımın ve yapacaklarımın sorumluluğunu biliyor, üstüme alıyorum. Kendimle barışığım. Yaralarımı kanatıp o kabuklarla kendimi ne kendime, ne bir başkasına acındırıyorum. Başarılı sayılabileceğim bir mesleğim var. Bu işi senelerce severek, isteyerek yaptım. Umarım şans beni yalnız bırakmaz, daima onun kanatları altında iyi işler yapmaya devam ederim. Başkası ne der, ne düşünür diye hayatımı kısıtlamıyorum. Hayat kısa, paşa gönlüm ne yapmak istiyorsa izin veriyorum.
Mini de giyeriz, gece  dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne

Bir insan atığının sapıklığına verecek ne bir evladımız,
ne bir kardeşimiz, ne bir ablamız var artık
Geçen günlerde metrobüste bir kadının uğradığı cinsel taciz gündemde. Küçükçekmece’de 5 yaşındaki çocuğun cinsel istismar olayıyla ayrıca sarsıldık. Bu haberleri okuduğunuzda ne hissettiniz?
- Bu artık sarsılmak falan değil. Bu sapıklık ve caniliktir! Yok akıl sağlığı bozuk, yok mahkemeye gelirken kravat taktı! ‘İyi hal’ falan bunlarla durduramayız bu aramızda gezen ve her gün canlarımıza zarar veren mahlukları! Çok merak ediyorum o “Mini giymeseymiş, bağırsaymış, gecenin o saatinde sokakta ne işi varmış” diyen tavrı, bu 5 yaşındaki evladımıza yapılan için ne diyebilecekler acaba? Ayrıca mini de giyeriz, gece dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da, atarız size ne! Nefsine, eline, sözüne, gözüne hâkim olamayanlar sosyal hayattan soyutlanacak, tedavi altına alınacak, tecrit edilecek! Bizim bir insan atığının sapıklığına verecek ne bir evladımız, ne bir kardeşimiz, ne bir ablamız var artık. Sistem doğru çalışacak bu pislikleri bulup boğmalı. Başımızı yastığa rahat koyabilmemiz için bir şeyler yapmak gerekiyor. Bugün başkasının canına, yarın bizim. Her şeyi unutuyoruz, bunu unutmayalım. Yine söyleyelim, 23 Nisan Çocuk Bayramı’nda 5 yaşında bir çocuğa tecavüz edildi. Unutmayalım!
Son günlerde nelerle dertleriniz var?
- Her türlü ötekileştirmeyle ilgili derdim var. İnsanlar ne dini inanışlarından dolayı ne de ideolojik olarak aynı fikirde olmadığı biri tarafından yargılanamaz, dışlanamaz. Düşünebilmek ve empati kurabilmek gerekir. Kavga, hakaret, güç kullanımı kimsenin haddine değil. Ayrıca vicdansız, acımasız, gaddar, sapık insanlarla ilgili dertlerim var. Hayvanlara, çocuklara, kadınlara, kısacası eşit bedensel güce sahip olmayan birine kötü davranış sergilenmesine sonsuz karşıyım. Tacize, tecavüze, şiddete tahammül edemiyorum. Bu insanlarla aynı havayı soluduğum için rahatsız oluyorum. Onların oksijen israfı olduğunu düşünüyorum. Bu tarz insanlar, içimde olduğunu bile bilmediğim nefret duygumu coşturuyor. Bir kerecik ben ve benim gibi düşünen insanların eline verseler bu ziyan kişileri bakın neler değişiyor. Diyeceksiniz ki bunu yapmak adil değil. Evet, aynı şeyi söylüyorum, bu olanlar hiç adil değil.
Bu dünyada yaşayan her birey
çığlık atmalı, hem de sesi kısılırcasına
Yıllardır onlarca kadın karaktere hayat verip gözlemlediniz. Peki, son günlerde topluma ve kadının yerine dair izlenimleriniz neler?
- Gözlemlemekten öte ben bir kadınım. Kadın olmanın getirdiği zorlukları, anaçlığın verdiği vicdanı, her şeye yetişebilmek durumunda kalmanın yorgunluğunu biliyorum. Başka başka kadın portrelerinde renkler değişiyor, belki fırça darbeleri farklılaşıyor ama özetinde karşınızda muazzam bir varlık duruyor. Kadının bir adamın peşinde bir adım arkadan yürümesi, yaşadığı haksızlıklara, eşitsizliklere sessiz kalması, sözlü ya da aktif tacize göz yumması artık olağan sayılmıyor. Farkındayız her şeyin. Kadınlar yeri gelince tek başına kendi cumhuriyetini kurabilecek iradeye ve güce sahiptir. Diğer her şey zamanında empoze edilmiş, öyle sanılmış cahil haraketler. Kadın çalışır da, çocuk da yetiştirir, geçimini de sağlar, ayakları üstünde de durur. Yeter ki kız çocuklarımızı yetiştirirken eğitimine önem verelim, erkek çocuklarımızdan ayırmayalım. Ses çıkarmanın, haksızlık karşısında cevap vermenin değerini, önemini öğretelim.
 Sizin ses çıkarmadığınız, sustuğunuz zamanlar oldu mu?
- Artık susmuyoruz. Herkes itici güç olacak, birbirine örnek olacak ve sesimiz bağır çağır çıkacak. Ben susmam, susmayacağım da! Sesimin çıkması için benim başıma bir şey gelmesi gerekmiyor. Bir kadının, bir çocuğun, bir hayvanın, bu doğanın kasten canı yandığında, katledildiğinde her birey çığlık atmalı. Hem de sesi kısılırcasına. Yoksa her şeyimizin elimizden kayıp gidişine seyirci kalırız.
Özellikle sosyal medyadaki linç kültürü ve ötekileştirme hakkında ne düşünüyorsunuz?
- Ötekileştirmeyle ilgili fikrim çok net. Ne yaparım ne de birinin birine yapmasına izin veririm. Birbirimizi dinlemeye çalışmayı denemiyoruz. Hatta sırf bu yüzden Instagram’ımı yorumlara kapattım. Çünkü birbirini tanımayan iki insanın gereksiz konular hakkında ya da ideolojik olarak birbirlerine saygı duymadan ettikleri sözler beni üzüyor. Her türlü holiganlığa karşıyım, ister siyasi bir parti olsun, ister bir futbol takımı.
Aşk, kelimelerin cümleyi oluşturamadığı, hormonların limit aşımına uğradığı
bir kaos ortamı
 Yıllar ve deneyimler sonucunda aşka bakışınız değişti mi?
- Aşka sormak lazım bana karşı bakışı değişmiş mi, benim değişmedi.
 Aşkın tanımı sizce ne?
- Ben saygı duyuyorum aşka. Bu dengelerin boşa çıktığı, kelimelerin cümleyi oluşturamadığı, dillerin lal olduğu, gözün bir şey görmediği, hormonların limit aşımına uğradığı bir kaos ortamı aslında. Ve bu durumdan çok haz duyduğunuzu düşünün, ne garip değil mi? Ya atlarsın ya itilirsin ya da ayağın kayar ama hepsi bir boşluğa düşüş hali. Serbest düşüş gibi. Yerçekimine mecburi teslimiyet gibi. Eylem başladı mı geri dönüşü yok. İster bacağını kır inişte, ister tekniğiyle doğru bas ayaklarını. Sadece o düşüş anının hakkını ver ve tadını çıkar. Aşk bir kaybolma, aynı zamanda bir varoluş hali galiba.
Kırgınlıklar, ayrılıklar aşkın rafa kaldırılmasına sebep oluyor mu?
- Aşk bir rafa sığmayacak kadar yoğun bir deneyim. Hacmi, kokusu, tadı var. Aşk, güneş gibi. Her gün güneş yine doğuyor ve biz her doğduğunda hayranlıkla, doğanın mucizesini şaşırırcasına izliyoruz. Sen kırılsan, küssen de ne fayda, o güneş doğacaksa ve karanlık gece sabaha teslim olacaksa, kimsenin sende bıraktığı izler o sıcağı ve aydınlığı karartamaz. O yüzden bu aralar geceye de güne de, güneşe de yıldızlara da gülen gözlerle bakıyorum.
Mini de giyeriz, gece  dışarı da çıkarız, büyük kahkahalar da atarız, size ne


En çok kendimizi ve
bizden olanı eleştiriyoruz
Netflix’in ilk Türk dizisi ‘Hakan: Muhafız’da oynuyorsunuz. Sizi hep başrolde izledik. Ama bu sefer çok başrollü bir işin içindesiniz. Sizi buna ikna eden neydi?
- Bu bir dijital platform işi. İyi oyuncuların tek bir proje altında birleşmesini ve sadece karakterini sevip oynamayı kabul etmesini Netflix’te ve dünyada bir çok örneğini gördük. Ayrıca herkes kendi karakterinin başrolü. Yeter ki iyi oyna ve hakkını ver.
Dizinin . efektlerini eleştirenler oldu İzledikten sonra ne düşündünüz?
- Türkiye için bir ilkti ve yapılmamış bir şeyi kendi toprağımızdan mitlerle anlatıyor olmak zaten başlı başına iddialı bir durum. Bizler yeri geliyor onlarca ödül almış işleri bile oturup eleştiriyoruz. En çokta kendimizi ve bizden olanı eleştiriyoruz.
 İlk sezonda karakterinizi kısaca görmüştük. Biraz anlatır mısınız?
- Rüya bir ölümsüz, yüzyıllardır yaşamış, son 20 yılını bir muhafız yüzünden ölü geçirmiş, çok aşık ve hedeflerinin farkında bir kadın. Bu sezon Faysal (Okan Yalabık), onu geri getirdikten sonra iki ölümsüzün aşk yaşamasının yasak olmasına rağmen bu aşkın aldığı birçok değişime tanık olacağız.
 Ölümsüz olmayı ister miydiniz?
- Hayır. Sevdiklerim gözümün önünde yaşlanıp ölürken öyle bir acıyla ölümsüzlüğün tadı çıkmazdı.
En son dizinizin galasında basın mensupları galayı terketti. Siz ne söyleyeceksiniz?
- Ben bu durumu o gecenin ertesi sabahında öğrendim. Dışarda olanlar bizim bulunduğumuz yere iletilmedi, haberimiz yoktu. Gala gecesindeki olayla ilgili net bilgi Netflix ve yapımın verebileceği bir şey. Görmediğim bir şey için konuşmam doğru olmaz. Ben herkesin karşı tarafın yaptığı işine saygı duyması gerektiğini düşünüyorum.

HAFTANIN ÖNE ÇIKAN ETKİNLİKLERİ

Haftanın öne çıkan etkinlikleri!Festivalleri geride bıraktık ama konserler, stand-up'lar tüm hızıyla devam ediyor. Edis İstanbul yerine anadolu turnesinde, Kurcala Ankara yerine İstanbul'da! Bakalım bu hafta neler oluyor!
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle