GeriHürriyet Pazar 1968 Ankara'sından 2018 medyasına! Son 50 yılın dedikodulu tarihi
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

1968 Ankara'sından 2018 medyasına! Son 50 yılın dedikodulu tarihi

1968 Ankara'sından 2018 medyasına! Son 50 yılın dedikodulu tarihi

Türkiye’nin en renkli ve sivri dilli gazetecilerinden Tuğrul Eryılmaz’la, ‘68’li ve Gazeteci’ kitabı için bir araya geldik. Medyaya ve siyasete yön veren en etkili isimlerin sırlarını öğrendik.

Basının en renkli isimlerinden! Bunu duysa anında “Renkli senin babandır!” der. Çünkü aynı zamanda en sivri dillisidir... Arkadaşlarının ‘çıngıraklı yılan’ demesi boşuna değil, ağır konuşur.
Ama insan bu hakaretlerin müptelası olur. Çünkü sevdiklerine eder, çok komiktir, genelde de haklıdır.
Bizim nesil onu gelmiş geçmiş en sıkı gazete eklerinden ‘Radikal 2’den hatırlar; öncesindeki muhteşem hayatı bilmez. Sonunda meslektaşım Asu Maro onu ikna etti, ‘68’li ve Gazeteci’ adlı harika bir söyleşi kitabı yayımladılar.
Kitabı kutlamak için Cihangir’de buluştuk. Mahir Çayan’ı diskoda görmesinden Deniz Gezmiş’ten aldığı hayat dersine, medyadaki ayak oyunlarından ‘Cihangir çetesi’ne tüm sırlarını öğrendik.

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

◊ Kitabın adı ‘68’li ve Gazeteci’. Bunlar senin kimliğin mi?

- Murathan (Mungan) mesaj göndermiş, “Neden adını ‘Solcu ve Fakir’ koymadınız” diye! Bazı arkadaşlarım ‘Çıngıraklı Yılan’ı önerdiler fakat İletişim Yayınları “Zaten yeterince hafif, daha fazla hafifletme” diyerek bunu koydu.

68’lilikle başlayalım. Bize anlatılan, dünyadaki 68’in kültürel boyutunun ıskalandığı, katı siyasi bir dönemdi. Senin Mülkiye yılların öyle değil, epey renkliymiş hayatınız.

- Dünyadan etkilenmeyi becerebildik. Mülkiye’nin büyüklüğü buradan geliyor. Merak ediyorsun; diğerleri hangi müziği dinliyor, kadın-erkek ilişkilerini nasıl yaşıyor... 68’de yumuşaktı bir sürü şey, 1969’da başladı kıyametin
kopması.

Ne oldu?

- Çok çabuk aşırı siyasileştik. Birey olmanın, genç olmanın havasına giremeden bu çöktü üzerimize. 1970’e gelindiğinde olay tamamen hiyerarşik olmuştu. Kendi geçmişimden utanmasam şunu diyeceğim: Neredeyse Stalinist olduk! Halbuki Batı diye başlamıştık.

Ankara’nın müthiş ev partileri

Neden böyle oldu? Sebep kültür mü?

- Kültür tabii. Sandığımız kadar Batılı değiliz. Bunu önyargısız söylüyorum, ne iyi ne kötü. Ya biz Ortadoğuluyuz, onu keşfediyorsun. Bir lanet! Bir türlü olamıyorsun bir şey. 18-19 yaşındayız; eğlenmekten, sevmekten utanmak, gizli yapmak kadar kötü bir şey olabilir mi! Ama koşullar çok ağırdı. Ankara Siyasal’a girdim, komandolar polis eşliğinde bastılar okulu. Ancak bir araya gelerek karşı durabiliyorsun.

Yine de Ankara çok güzelmiş. “Brüksel gibi, Prag gibi bir başkentti” diyorsun.

- Yahu İzmir’de bile iki tane pastane biliriz biz. Ankara’ya gidip Kızılay’a çıktığım zaman... Angora var, Milka var. Hayatımda ilk kokteylimi Ankara’da içtim; adı ‘Blue Diamond’. 5 liraydı, giderdik ve içerdik. Toplu halde Devlet Tiyatroları’na giderdik. Ankara Sanat Tiyatrosu’nun hiçbir oyunu kaçmazdı.

O zaman Ankara’ya bozkır filan demiyordunuz yani...

- Vallahi de demezdik! Hiçbir şey olmasa Gençlik Parkı’na gidip mini golf oynardık ya! Diskotek vardı. Modern, As Diskotek, Gazanfer... Genç bir adam, kadın için çok önemli. Bir tek orada öpüşebiliyorsun, karanlık!

50-60 kişilik partiler verirmişsin, “Şimdi vermeye cesaret edemem” diyorsun.

- Ankara’nın bütün numarası ev partileridir, müthiştir. Kızılırmak’ta 60 metrekarelik bir evdi. Sene 68-69 olmuş, hocalarla aramızdaki buzlar tamamen erimiş. Ünsal Oskay’dan tut Taner Timur’a, Yavuz Sabuncu’ya, hepsi gelirdi. Demokratikleşiyorduk, güzeldi. Ama biz hayatı çok siyasi almak zorunda bırakıldık. Amerika’da Kent Üniversitesi’nde de insanları öldürdüler ama o, orada bir şeyleri kesmedi.

Burada darbe oldu zaten sonunda.

- Temiz aklınla “Karşı durmalıyım bunlara” diyorsun. Ama bir de genç bir adamsın, kadınsın, “Hayat böyle geçer mi” diyorsun. Batı’da bunu yaşayabildiler. Yiğit yoldaşlarımız, önderlerimiz... Çok doğru, çok güzel. Ama dünya tatlısı adamlar, kadınlardı; 25’lerini, 30’larını göremeden öldü bu insanlar.

O dönemin insanlarında farklı bir parıltı var, bazen dikkatimi çekiyor. Üsluplarında, attıkları basit bir telefon mesajında...

- Kimse aç kalmadı o okulda, Batılıların ‘komün’ dediğini biz yaşadık zaten. İnsani kaygılarla harekete geçtiğin zaman ilerde istediğin kadar muhafazakâr ol, yaşlan, kötü ol; onların tortuları kalıyor. Senin de gördüğün mutlaka o tortular.

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

Asu Maro İletişim Yayınları 264 sayfa

Perinçek’i 15 yıl çalışan insanlar bile çözemiyor

Sen Dev-Genç’lisin ama diğerlerini de severmişsin. Bir tek Mao’culara takmışsın. Her taşın altından nasıl hâlâ Mao’cular çıkıyor?

- Çünkü çok kolay adapte oluyorlar. Sonunda bir şekilde devletin etrafında birleşmeyi beceriyorlar. Nasıl anlamadım çünkü o zaman çok serttiler. ‘Kurtarılmış bölge’ lafını ilk Doğu Perinçek’ten duydum.

O zamanki Doğu Perinçek biraz farklı galiba.

- Tabii tabii. Uğur Mumcu’yla aynı zamanlarda asistanlık yapmış olabilirler. O zaman “Hangisiyle yürümek istersin” diye sorsalar ben bile Doğu Perinçek’i tercih ederdim.

Allah uzun ömür versin, iyi ki böyle bir şey olmamış ama etkisini anlatmak için söylüyorum; Doğu Perinçek o zaman ölseydi,
muhtemelen büyük bir kahraman olarak anılacaktı.

- Aynen.

Peki onun sonraki evrimini çözebiliyor musunuz siz? Çözeniniz var mı yani?

- Onunla 15 yıl çalışan insanlar bile çözemiyor. Her şeyi yapalım ama Mao’cuları çözmek gibi bir derdimiz olmasın derim ben!

İlber’i seveceksin, ciddiye almayacaksın

Diyorsun ki “İdeolojik konularda yanılıyorsun ama sevgilerin konusunda yanılmıyorsun. İyi dediklerin iyi, kötü dediklerin kötü çıkıyor.” Şimdi biraz Mülkiye dedikodusu yapalım mı?

- Yapalım.

İlber Ortaylı?

- Parlaktı, biz oradaki solcu öğrenciler onu korumaya almıştık. Beni çok yanılttı. O zaman “İlber’i seveceksin, ciddiye almayacaksın”; cümle buydu.

Ertuğrul Özkök?

- O da kolay uyum sağlayabilen arkadaşlarımızdan. Biraz silik bir öğrenciydi. İyi çocuktur aslında. Yeniden tarih yazıyor, bu beni biraz şaşırtıyor. Rolling Stones vs., yok böyle bir şey. Olmaması ayıp da değil de... Masanın karşı tarafına geçti. O zaman ona karşı sert olmak zorundayım. Güçlüden korkacaksın, bitti! Orada artık kibarlık yok. Yoksa adam akademisyen; ben doktoramı bitiremedim, o bitirdi. Biraz kıskançlık da var tabii!

Deniz Baykal?

- Siyasal’da Mümtaz Bey’in (Soysal) asistanıydı. Bize anayasa dersine gelmişti. Neredeyse tüm sınıf kendini beğenmişliğinden nefret etmiştik.

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

‘Siz kızılsanız ben de pembeyim!’

En sevdiğin hoca?

- Mümtaz Soysal’ın yeri çok ayrı. Hiçbir şey empoze etmedi. “Size klasik demokrasiyi de öğreteceğim, Marksist demokrasiyi de” dedi. Rahatsızmış, çok üzüldüm. O kadar zeki bir adamdı ki... Sınavları veriyor, adımı söyledim, “Sana 6 verdim ama ilk sömestrdeki 8’in hatırına” dedi. Aklım uçtu! 200 öğrencisi var!

Sonra ulusalcı olmasına nasıl baktın?

- Yahu sen bize o kadar Marx anlatmışsın, milliyetçiliğin ne kadar kötü olduğunu senden öğrendik. Çok zor böyle sevdiğim birini yargılamak ama... Türkiye’nin onun kıymetini bilemediğini düşündü bence. Bir de, yaşlanmak kötü bir şey. Enikonu muhafazakârlaşıyorsun. Niye hâlâ diskoteklere gidiyorum sanıyorsun?

Ünsal Oskay?

- Tanıdığım en yerel ama aynı zamanda en modern adam. Nasıl bağdaşıyor diyeceksin. O kadar Türkiyeli ki esprileri, anlattıkları... Sonra bir bakarsın, bizi mahvederdi. O olmasa biz nereden bilelim Adorno’lar, Fromm’lar; haberimiz yok! En kötü tarafı, 20 dakika muhteşem ders anlatır, sonra daldan dala! Hayat, içkiler, kızlar... Haydaa, nereden buraya geldik derdik.

Başka?

- Taner Timur, Tuncer Bulutay, Mete Tunçay muhteşemdir. Korkut Boratav... Şuradan içeri girse yerlere kadar eğilip o oturuncaya kadar oturmam. Muammer Aksoy... Şöyle derdi: “Çocuklar beni kızdırmayın, siz kızılsanız ben de pembeyim!” Sosyal demokrattı ya... Her saçmalığı sorabiliyorduk ve zavallılar cevap veriyorlardı yahu!

Bir de ölenler var... Hüseyin Cevahir mesela... “1968’in sembolü olarak onu seçerdim” diyorsun.

- Şiir yazıyor, edebiyatla ilgisi var ve inanılmaz derecede net bir devrimci. Hayatını bütün yaşamaya çalıştı her şeye rağmen. Derler ya “Beni buraya kader iteledi”. Başka şansı yoktu. Tek o değil ki. Sabahattin Kurt vardı. Kızıldere’de öldürüldü. Mülkiye kantininde koşarak geldi, “Ulan Tuğrul, benim peder gelmiş, ben yukarı kaçıyorum. Burada yokum.” Bu devrimci hareket! Buna kızıyorlar. Yahu niye kızıyorsunuz? Biz böyle büyüdük. Ben anamdan silahşor mu doğdum? Niye doğayım zaten, manyak mıyım? Mahir Çayan da öyle, tiril tiril bir delikanlı aslında.

Onu bir diskoda görmüşsün. Kitapta yok ama. Dev-Genç’in yumruğundan mı korktun yoksa?

- Gizli değil, Modern Disko’da. Yanında da sonradan evleneceği Gülten Çayan vardı. “Bana bak, gidip sağda solda anlatma Mahir’i diskotekte gördüm diye” dedi. Esprili bir tavırla... Vallahi hiç kimseye söylemedim! En azından o dönemde.

Deniz Gezmiş’ten aldığım en güzel ders

Deniz Gezmiş su dökermiş kafandan aşağı...

- İstanbul Hukuk’taydı. Arada gelir, “Oğlum çok şanslısınız, herkes solcu burada. Gelip nefes alıyoruz” derlerdi. İki kez yatarken başıma su döktü. İlkinde şaşırdım, ikincide bir şey demeden terk ettim orayı.

Ama komik biçimde değil mi?

- Tabii! “Bunlar burjuva, daha temiz. Bunların yatağında yatacağım” derdi. Hep bir mizahımız oldu bizim. Hep hayata kahretmedik abi, sonradan arabesk oldu millet!

Anın var mı Deniz’le?

- “Faşistler Siyasal’ı basacak” diye haber geldi. Bizden herkes mitingde, Deniz yukarıda yatıyor. “Ya Deniz” dedim, “Baya kalabalık bir grup Dikimevi, Dörtyol’dan geliyorlarmış. Nasıl bir önlem alalım?” “Bomba atarız” diye başladı, sonra “Salak, ne yapıcaz, kaçıcaz!” dedi. Hayatta aldığım en güzel derslerden biridir.

Bu insanlar yaşasaydı nasıl olurdu, hiç düşünür müsün?

- Çok! Örnek olarak Ertuğrul Kürkçü’yü gösterebilirim. 40 tane ölümden döndü. Meclis kürsüsünde gördüğümde, bir arkadaşım için sevinç gözyaşları döktüm. Bunlar parlak çocuklardı. İki-üç fire verebilirdik ama bence çok düzgün insanlar olacaklardı. Şunu derim, ona da kızarlar: Bu insanlar James Dean gibi öldüler. Erken yaşta... Ve hepimiz onları muhteşem halleriyle hatırlayacağız. Bu az bir övgü müdür ya!

İdamları yurtdışından izleyebildik. İngiltere’de kalırım diye düşünüyordum. O kadar ağırıma gitti ki... Döndüm, Türkiye’ye geldim.

Baba olmak için çok sağlam bir hetero olmak zorunda değilsin...

Oğlun Hüseyin (Özdemir) bizim Milliyet’ten arkadaşımız. Ne acayip hikâyeymiş, bilmiyordum. Babasını tanıyormuşsun, vefat etmiş. Sonra neden çocuğun olmasını istedin onun?

- İçimden birdenbire “Bende bir şeyler var, birine aktarmalıyım. Baba olmazsam delireceğim” dedim, garip bir şey. Hüseyin konusunda ettiğim kavga, Allah muhafaza yani... Aman söyleyeyim de kurtulayım ya; ille de çok sağlam bir hetero olmak zorunda değilsin baba olmak için! Anladın mı? Yok öyle bir şey abicim.

Peki o nasıl baktı?

- İki sene beni öldürdü. 10 yaşındaydı. Üç sene boyunca bütün ayakkabıları, giysileri hep Londra’dan geldi. Nasıl bir rüşvet! Çünkü Hüseyin beni sevmezse hayatım bitecek! İki sene sonunda babalığımın meyvelerini toplamaya başladım.

Bugün nasıl ilişkiniz?

- Şikâyetim var: Bana torunumu fazla göstermiyorlar. Asya’yı alıp parka gidiyorum. 20 dakika sonra gelinim Gülizar arkamda. Yahu ben bunak mıyım o kadar? Ödleri patlıyor, düşüreceğim, abuk sabuk çikolatalar alacağım diye... Alıyorum zaten. Ayol, hangi çocuk rüşvetsiz büyür!

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

Oğlu Hüseyin ve torunu Asya’yla.

Asya çok önemli benim için çünkü benim torunum olarak doğdu

68’li bir devrimcisin. Sonra sisteme girsen de temiz kalmaya çalışmış, ufak tefek günahlarını da “Eşeklik ettim, bunları yaptım” diye söylemeyi bilmişsin. Ama bunun da bir bedeli var sana, kitapta anlatmışsın. Doğru dürüst para biriktiremedin, sıkıştıkça arkadaşlarından destek gördün. Belki daha ucuz diye İzmir’e taşınmak zorunda kaldın. Seninle aynı dönemden, aynı meslekten arkadaşlarını çok daha rahat bir durumda gördüğünde ne hissediyorsun?

- Zaman zaman “Ben niye bu kadar eşek oldum” diye düşünmediğimi söylersem, yalan söylemiş olurum. Ama bu, hayatımın yüzde 15’lik bölümünde... Yüzde 85’inde, “Allahım” diyorum, “Ne kadar seviyorum kendimi. Ne kadar doğru yapmışım!” Bir evim, arabam, yatım, katım olmadığı için büyük keyif aldığımı söyleyeyim sana. Ama arkadaşlarımdan o kadar büyük destek alıyorum ki almasaydım da böyle konuşur muydum, çok emin değilim. İnsanlar hep kolladı beni.

Ne güzel.

- “Sağda solda söyleme” diyorlar. Neden? Ne kadar önemli bir şey insanların dostlarının hayatını kolaylaştırmaları! Şuna çok kızıyorum: Ne yapalım teknen varsa, yalıda, villada oturuyorsan! Ben hep şüphelenirim böyle gazetecilerden. İster kıskançlık de, ister başka bir şey... Bunun doğru olmadığını ve çok ayıp ettiklerini düşünüyorum mesleğe.

Türkiye, 68’lilerin hayal ettiği yönde ilerleseydi; TRT, BBC gibi olsaydı; Denizler asılmasaydı; hep güzel gazeteler yapabilseydin... Gençlik rüyaların az çok gerçekleşseydi yani... Hayal kurar mısın hiç böyle?

- Kuruyorum ama ne oluyor biliyor musun? Şimdi rüya diye kurduğum şeyleri o zaman sorgulardım diye ödüm patlıyor! Bu Deniz doğru mu yapıyor acaba? Düşünsene, insanın rüyasını sorgulaması ne kadar korkunç bir şey! Marx’ı çok severim ama sorgulamaktan baygınlık geldi içime! Bu kadar güzel bir şey nasıl bu hale geliyor? Aynı şeyi dostlarıma da yapardım. Mesleki deformasyon. Gazetecilik beni bu hale getirdi! Ama kuşkulanmadan yaşayacaksan basın sözcüsü ol.

Şimdi ne var sırada?

- Birileri güzel bir gazete çıkarırsa yandan takılayım çok isterim. Bir de torunum Asya’yla olayım. Başka kimse değil ama Asya çok önemli benim için çünkü Asya benim torunum olarak doğdu. Orada hiçbir tartışma yok. Çünkü şöyle diyeyim; Hüseyin’i ben seçtim ama Asya beni seçti diye düşünüyorum.

Radikal hâlâ çıkıyor olabilirdi

Radikal’e nasıl geldin?

- Mehmet Y. Yılmaz teklif etti. Cindir, ‘poker face’tir, Allah muhafaza! Ya kızıyor musun, mutlu musun, bir belli et be adam! O zaman için uçuk bir para istedim. Hemen ayağa kalktı, “Tamam” dedi. Sonra anlattı, üç mislini de istesem verecekmiş!

Radikal, büyük bir sermaye grubuna ait, anaakım ama Türk basınının en cesur, renkli, özgür gazetelerinden biriydi.

- Bence en iyisiydi. Çok doğru insanlar seçmemesine rağmen Mehmet Y. Yılmaz bu işi götürdü. Bugün onu suçladığım konu şudur: Mehmet, gözün doymadı, bıraktın buraları. Milliyet’ti, Hürriyet’ti, gittin. Senin de Radikal’in kapanmasında suçun vardır. Sen kurmuşsun ya! Radikal hâlâ çıkıyor olabilirdi. En azından o kadar çabuk kapanmazdı.

Ve ‘Radikal İki’... Bizim kuşağın sana sevgisi oradan. Her şey yazılıyor, tartışılıyor. “Ha gayret, İskandinav olacağız” diyorduk. Böyle umut dolu bir dönem... Uğur Vardan bir tweet gösterdi, öldüm gülmekten: “Radikal 2 mahvetti bizi. Radikal 2’den sonra düzelemedik” diyor.

- Ah canım. Kim bu?

‘Özer Tezli’ diye bir hesap. Devam ediyor: “Genciz tabii o zaman, sanıyoruz ki bir şey diyorlar.” Aşağıda da başka biri “Kare karalamacası neydi onun öyle ya” diye eklemiş. Absürtlüğüyle, o günden bugüne yaşananları şahane anlatan bir tweet’ti bence. Bir yandan da o dünyanın ne kadar uzak kaldığını hissediyorsun.

- Di mi ya, öyle gerçekten...

Neydi ‘Radikal İki’nin sırrı?

- Belli insanları yazmaya ikna etmek... Yıldırım’ı (Türker) mesela...

Nasıl ettin?

- Yalvar yakar. Tehdit ettim, yalvardım. Her şeyleri söyledim. “Bak yazı başı sana 20 lira vereceğiz” diye. Çünkü ortada bir şey yok. O prestij daha sağlanmamış. Biraz Güldal’ın (Kızıldemir) da okurun da katkısıyla... Bir yazılar gelmeye başladı, bizim hazırladığımız şeyden çok daha güzel!

Bir platforma ihtiyaç varmış demek ki...

- Tabii. Çatışma olan alanları tartışma platformuna çekeceksin, birbiriyle konuşmayan insanlar o platformda buluşacaklar. Benim yapabildiğim bu ortamı oluşturabilmek, insanların güvenmesini sağlamak oldu. Ünsal Bey (Oskay) hediye etmişti: ‘Four Theories of the Press’, ‘Basının Dört Kuramı’... O kitaptan öğrendim. Sonra, gururla söylüyorum, ‘Radikal İki’ bizim elimizden okurlara geçti. Profesörler, ev hanımları... Okurlar arardı yazı göndermek için “Deadline’ı kaçırdık mı” diye!

İlk entelektüel sosyal medyayı kurmuşsun.

- Aynen.

Neden kapandı Radikal?

- Kan uyuşmazlığı oldu. Yeşim Denizel, Ali Topuz, Erdal Güven bizden muhafazakârlardı. O muhafazakârlığa can kurban.

Şu anda ülkede alternatif medyayı oluşturan insanlar bunlar.

- Zaten kitapta pek bulaşmadım onlara çünkü şu anda yaptıkları işi çok beğeniyorum. Diken, T24, Duvar, Bianet tabii ki güzel. Sonra Eyüp Can geliverdi. Vallahi bize de benzemiyordu. Başka türlü bakıyor hayata. Garip bir şey oluyor gazete. Ne kadar ikincil şeyler konuşuluyor... Dilin tutmuyor, kavga bile edemiyorsun! Efendi bir adamdı ama iyi bir gazeteci olduğunu hiç düşünmedim.

Gazete kapansa da Radikalcilerin arasında hâlâ bir bağ var. Ortalıktalar. Bakarsın bir gün Radikal yeniden kurulur. Türk basınında çok örnek var böyle. İster misin böyle bir şey?

- Vallahi bana “Gel burada zangoçluk yap, bağır çağır, bunları süründür” derlerse koşarak gelirim. Ama artık editör ol, yazı müdürü ol, asla! Ama çok keyifle Nazan Özcan’ın, senin, Elif İnce’nin, böyle bir sürü genç adamın, kadının yanında, onlarla beraber keyifle çalışabilirim, bu kesin. Ve bu olmalı.

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

Ortadoğululuk böyle bir şey, iktidar seviyor insanlar...

◊ Şunu anlamıyorum. Yıllarca bir çizgide yazıyorsun. Sonra patronun beklentileri değişiyor, patron değişiyor, başka yere gidiyorsun vs. Aynı konularda yıllarca savunduklarının tam tersini yazmaya başlıyorsun. Uyanıksan çaktırmadan, yavaş yavaş döneyim de kimse fark etmesin diye yol yapıyorsun kendine... Bu tür yazarlar herkesin salak ya da unutkan olduğu kanısında mı?
- Ödleri patlıyor dışarda kalacaklar diye. “En tepeden en aşağıdakine ülkede herkes üç günde bir başka bir şey söylüyorsa, ben de yaparım” diyor. Bir ülkenin medyası, o ülkenin siyasal ikliminden çok farklı olamaz. Murathan Mungan’ın “Türkiye’de her şey olursun ama rezil olamazsın” lafı... Ortadoğululuk böyle bir şey işte... İktidar seviyor insanlar. Tanınmak istiyor, para istiyorlar.

Kadınlar patron olacak kadar korkunç olamıyorlar!
◊ Nasıl bir gazete isterdin? Bir rüya takımı kurar mısın?
- Patron: Mehmet Y. Yılmaz. Genel Yayın Yönetmeni: Hasan Cemal. İsterlerse yer değiştirebilirler, o kadar karışmam. İki yazıişleri müdürü yapardım; kadın-erkek dengesi için. Biri millete kan kustursun diye Nazan Özcan, diğeri Bahadır Özgür. Gerisi tamamen kadın: Nurcan Akad, Lale Tayla, Yazgülü Aldoğan, İpek Çalışlar... Ankara’ya hiç kuşkusuz Çiğdem Toker! Güldal Kızıldemir, Semra Somersan, Mehveş Evin...
Bir tane hetero erkek koymazdım!

◊ Hahahaha! Adı ne olurdu peki?
- Vallahi izin verseler Radikal koyabilirdim. O çünkü içimde kaldı.

◊ Fakat patron olarak yine iki erkek seçtin, niye öyle?
- Çünkü kadınlar patron olacak kadar korkunç olamıyorlar!

Otorite sevmiyorum KARDEŞİM!

◊ Seni İstanbul’a Ercan Arıklı getirmiş. Onunla ilgili hep şunu yaşıyorum: Biri gelir, dünyanın en büyük snob’luk anısını anlatır, “Yok artık, ne kadar ayıp” dersin. Aynı kişi daha lafını bitirmeden onu yere göğe sığdıramaz. Nedir bunun sırrı?
- Göstere göstere yapıyordu, sen de onunla dalganı geçebilirdin. Demokrat bir adamdı. “Sizi aldım getirdim, ne istiyorsanız yapacaksınız ama sakın beni kapattırmayın” dedi, bu kadar. Toplumsal ve kültürel olaylarla muhalefet yapılabileceğini öğrendik orada biz.

◊ ‘Nokta’yla yazılı basına hızlı bir giriş yapmışsın. Sonra da az değilmişsin ha, herkesin ayağını kaydırmışsın! Murat Belge, Haluk
Şahin...

- Ya o da ayak kaydırmak mı Allahını seversen, hak ettiğim yere geldim! Benim bütün hastalığım şu: Otorite sevmiyorum kardeşim. Bu da bir ruh hastalığı, farkındayım. Murat Belge’nin benim açımdan şanssızlığı, belli bir siyasal görüşün ve grubun önderi durumunda olmasıydı.

◊ Hangi?

- ‘Birikim’ canım, kim olacak başka? Kuramsal meseleleri çok ciddiye alan bir adam. Bu, bir gazetecinin en nefret ettiği şeydir. Ben yıllarca neler çektim. Ayşe Hür, Ayşe Kadıoğlu, Ahmet İnsel... “Ay Allahını severseniz... Ay bu kuramsal çerçeveyi daha aşağıda çizseniz de insanlar şöyle bir okumaya başlasa... Ayol dört paragraf okumaz insanlar, ne olur!” İletişim bu kitabı basarken, “Bastığımız en hafif kitap” dedi. “Olsun” dedim, “hiç değilse iki tane fazla satarsınız”.

1968 Ankarasından 2018 medyasına Son 50 yılın dedikodulu tarihi

Tuğrul Eryılmaz, Murat Çelikkan, Deniz Türkali (solda yukarıdan aşağıya) ve Yıldırım Türker (sağda).

‘CİHANGİR ÇETESİ’NİN LİDERİ KİM?

Senden bahsedelim biraz... Herkese sürekli hakaret edip bu kadar sevilmenin sırrı nedir? Hiç ters çıkan oldu mu?

- Çok az oluyor. “Kusura bakmayın, ben deliyim, bu böyle kabul edildi, siz de buna uymak zorundasınız” diyorum. Çünkü bunu kabul ettirmek için çok uğraştım, kolay kazanılmıyor.

Peki senin ilacın kim? Herkesin korktuğu biri vardır.

- Yıldırım Türker, Deniz Türkali, Murat Çelikkan... Onlardan ödüm patlar benim, onlar çete.

Sen de üyesi değil misin o çetenin? Koymuşsun kitaba fotoğrafınızı...

- Mecburen, “Yoksa çektirmeyiz” dediler. Her şeye hâkimler Cihangir’de. Beni sokağa çıkarmazlar.

Organizasyon şeması nasıl? Lideri kim?

- Çok uyanıklar, hiç liderlerinin olmadığını iddia ediyorlar. Bence gizli beyin Yıldırım.

Faaliyetleri?

- Onu bunu beğenmemek!

Gazeteci çok zengin olmaz
◊ Basına en büyük zararı kim verdi?
- Asil Nadir. Çok ciddi paralar vererek insanları böldü. Gazeteci çok zengin olmaz. Bana istedikleri kadar kızsınlar. Para herkesi bozar. Sendikacıyı da entelektüeli de...

Sen ahlaki bakıyorsun, onlar inançla
◊ “İyi gazeteciler hep ‘sol’dan gelir” diyorsun. Neden?
- Sol özgürlükçüdür ve devletle mesafe koymak zorundadır. Benim adamım diğerini dövdüyse ben bunu yazarım, çünkü doğru. Kaç haber girdim içim parçalana parçalana. Sen ahlaki bakıyorsun, onlar inançla bakıyor. Hiçbir itirazım yok ama kendini benimle bir tutma gazeteci olarak.

Ödüm patlıyor!
En büyük korkum, kitabımın Murat Çelikkan, Deniz Türkali ve Oya Baydar’ın kitabından daha az satması. Hatta Sevin Okyay! Ödüm patlıyor, vallahi kendimi Haliç’ten aşağı atarım.

 

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Son 24 saatte ne oldu? (17.11.2018) – 2
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle