GeriKelebek Haftanın yenileri
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Haftanın yenileri

Araştırma-İnceleme

Toplumsal Yaşamda Türk Yahudileri
Naim A. Güleryüz

Gözlem Yayınları

Daha önce bu sayfada, Naim A. Güleryüz’ün ‘Bizans’tan 20. Yüzyıla Türk Yahudileri’ isimli önemli çalışmasına yer vermiştim. Güleryüz o kitabında, Bizans’tan 19. yüzyıla, yani Osmanlı’nın son yıllarına kadar Yahudi Cemaati’nin tarihsel panoramasını çıkarıyordu. Toplumsal Yaşamda Türk Yahudileri ise, genel tanımıyla bir devam kitabı niteliğinde. Ama özel anlamına gelince çok şey söylüyor... Bir önceki çalışmasında ünlü ve etkili Yahudi ailelerini tek tek anlatırken bu kitapta şahıslara odaklanıyor. İşe Yahudi matbaacılığıyla başlıyor, Güleryüz. Sonra üniversitelerdeki öğretim üyelerini, edebiyat, basın, hukuk, müzik, spor dünyasındakileri, askerlik ve vatan savunmasında görev alanları, parlamentoda yer alanları, dışişlerindeki bürokratları, emniyet teşkilatında görevli isimleri, sanayi ve hizmet sektöründeki mühim adları ve elbette Kurtuluş Savaşı’nda faaliyet göstermiş Türk Yahudileri’ni anlatıyor. Hepsini tek tek saymak gereksiz. Ama Yahudi cemaatinden isimlerin, günümüze yaklaştıkça faaliyet gösterdiği sosyal alanların azaldığını görmek oldukça üzücü. Örneğin mecliste en son ne zaman Yahudi cemaatinden bir vekilin görev aldığını hatırlıyorsunuz? Bu sorunun cevabı bile bize demokrasi ve kozmopolit yaşam konusunda çok şey anlatıyor. Muhakkak okunması gereken önemli bir kitap.

Roman

Huzurlarınızda Süreyya Sami

Feriköy Mezarlığı’nda Randevu
Barış Uygur
İletişim Yayınları

Aslında Süreyya Sami’yi tanıyorsunuz. Nereden mi? Şöyle bir sıralayalım; mahalleden, kahveden, sokaktan, müdavimi olduğunuz herhangi bir meyhaneden, kuaförden, berberden, lokalden, dernekten... Liste uzar gider. Şaşılacak kadar ‘normal’ bir kahraman Süreyya Sami. Öyle ki, yakışıklı değil, karizmatik hiç değil, ağzı bozuk değil, ahlâksız değil, ahlâk timsali ya da cahil de değil ama entelektüel de değil, cep telefonu kullanmasa da yeşil renkli ‘yes’ tuşunun ne işe yaradığını biliyor, spor sevip futbol izlese de herhangi bir takımın taraftarı değil, evli değil, boşanmış değil. Özetle değil oğlu değil! Ama açık sözlü, yani samimi bir adam, eh bu da yeter de artar bile...
Mizah yazarı Barış Uygur’un ilk romanı Feriköy Mezarlığı’nda Randevu, ‘Süreyya Sami Polisiyesi’nin de ilk serüveni. İlk serüveni demişken, devamının yakın zamanda yayınlanacağını da bildirmek gerek. Babasının zoruyla polis akademisinde okumuş. Daha polis kolejindeyken meşrebine uygun bir dünya olmadığının farkına varmasına rağmen, babasının tazminatı ödeyecek parası olmadığını bildiği için sekiz yıl zorunlu görev yapmış bir eski polis. Ona bakarsanız, polisken bile polis değil. Şimdi yarı zamanlı dedektif, ama yine ona sorarsanız dedektif bile değil. Maksat milletin işi görülsün. Milletin işi görülsün derken, illa ki kayıp bir yakınınızı veya gizemli bir cinayeti ortaya çıkarmıyor. Yeri geliyor banyoya fayans diziyor, yeri geliyor boya badana işlerinde maharetini sergiliyor, umumiyetle resmi evrak işlerini hallediyor. O vakit kısmetinde ne varsa onu yapıyor sizin anlayacağınız. Uzatmayalım; Feriköy Mezarlığı’nda Randevu’da Süreyya Sami’nin yeni işi, ünlü spor yazarı Kemal Deren’in, kaçırılan çiçeği burnunda karısı Deniz Deren’i bulmaktır. Polislikten kalma alışkanlıkla, kaçırılma anından kalan verilere bakarak duruma işkillenen Süreyya Sami, işin içinde başka bir dümen olduğunu daha en başından fark etse de, kendi içinde tutarlı iş ahlakı dolayısıyla hepsini açığa çıkarmak niyetindedir. Kabaca bu şekilde özetleyebileceğimiz romanın en güzel tarafı Süreyya Sami’nin gündelik hayata dair olağanüstü tespitleri. Üstelik 2000’lerin başında geçtiği için de memleket meselelerine dair keyifli anımsatmalar da romanın en güzel baharatı. Muadilleri gibi kadınlarla olan ilişkilerinde beceriksiz Süreyya Sami’nin kimseye muhtaç olmadan sürdürdüğü gündelik hayat ve mevzuyu nihayete erdirme konusundaki becerisiyse takdire şayan. Keyifle okuyacağınız, artık ismini sık sık duyacağınız bir roman. Tez vakitte Süreyya Sami’yle tanışmalı...

Deneme

Yazar Olabilir miyim? Yaratıcı Yazarlık Dersleri

Semih Gümüş
Notos Kitap

Zamanın birinde şair olmak isteyen birisi, bir üstada gider ve ne yapması gerektiğini sorar. Üstadın cevabı açıktır; git, bin şiir kitabı oku, öyle gel. Hevesli şair adayı bin kitabı okuyup, üstadın yanına tekrar gider ve kitapları okuduğunu söyler. Büyük üstad, yeni görev verir, şimdi onları unut öyle gel... Son yıllarda sıklıkla karşımıza çıkan ‘yaratıcı yazarlık’ atölyelerindeki durumu özetleyecek en iyi örnek budur kanaatindeyim. Kimileri, yazarlığın okulu mu olur diye katı bir muhalefet sergilerken ben iyi tarafından bakanlardanım. En azından bu kurslara katılıp, yazdıklarının niteliğini görüp, yazar olamayacağını anlayanlar vardır muhakkak. Fazla iyimser olduğumun farkındayım(!) Edebiyatımıza yeni isimler, yeni yazar adayları kazandıran yazarlık atölyelerini düzenleyen önemli isimlerden birisi de Semih Gümüş. Eleştirmen, editör, yazar kimliğiyle işin mutfağında yer alan Gümüş, ‘Yazar Olabilir miyim? Yaratıcı Yazarlık Dersleri’ isilmi kitabıyla, yazar olmak isteyenlere yol rehberi sunuyor. Kitabın girişi bile fazlasıyla şey söylüyor aslında. Daha sonra dil, anlatım, konu, türler vs.’yi izah ediyor. Öyle kolay yazar olunmayacağını söylüyor aslında açıkça. Reçetemiz kolay; bolca okuyup daha bol yazmak, gerisi yeteneğinize kalmış. Neticede hiçbirisi ihmale gelmez!

Tarih

Kırım - Son Haçlı Seferi
Orlando Figes
Çev.: Nurettin Elhüseyni
YKY

İspanya İç Savaşı’nın en trajik taraflarından ve çok fazla ölüm yaşanmasının sebeplerinden birisi, Komünist Rusya ve Faşist İtalya-Almanya liderlerinin yeni askerî oyuncaklarını, II. Dünya Savaşı’na yaklaşılan gergin günlerde, denedikleri bir alan olmasıdır. Sonuç, binlerce masumun ölümünden ibarettir. Tıpkı Kırım Savaşı’nda olduğu gibi. Osmanlı-Rus Savaşı olarak anılan bu büyük savaş, bugün -bu yönü- unutulmuş olsa da ‘Dünya Savaşları’ kadar can kaybının yaşandığı bir savaştır. Çarlık Rusyası ile Osmanlı İmparatorluğu, Fransız İmparatorluğu, Birleşik Krallık ve Sardinya Krallığı’ndan oluşan ittifak arasında yaşanan savaşta 150 milyon kurşun, beş milyon bomba ve gülle yağmıştır! Bunun ne demek olduğunu şöyle izah etmeli; sayısı bilinmeyecek kadar çok sivil ölümü. Zaten, bu savaşta ölen sivillerin sayısı hiç kimse tarafından tespit edilememiştir! Asker sayısı da milyona yakındır. Tarihçi Orlando Figes, Kırım - Son Haçlı Seferi isimli olağanüstü tarih çalışmasında Osmanlı-Rus savaşının gerçek yüzünü gösteriyor bizlere. Savaşta yer alan her devletin ‘uydurduğu’ sebepler sonrası başlayan ve çığrından çıkan savaş, bu devletlerin en yeni savaş araçlarıyla yenilmezliğini ispatlamak isteyen ordularının test alanıydı adeta. İzleri bugüne kadar uzanan bu insanlık ayıbına dair müthiş kapsamlı bir çalışma.

Genel Kültür

Burası İstanbul

Haldun Hürel
Kapı Yayınları

Vahit Kiler’in birkaç hafta önce dile getirdiği önerisi(!) akıllardadır muhakkak. Eyüp mevkiinde bulunan Pierre Loti Tepesi’nin isminin kanına dokunduğunu beyan etmiş ve isim önerisi olarak da İdris-i Bitlisî’nin adını sunmuştu. Bilhassa 90’larda sıkça karşılaştığımız bir şeydi, her belediye başkanı kendi döneminde sokak isimlerini değiştirirdi, İstanbul başta olmak üzere. Pierre Loti Tepesi’ne dair öneri artık kendi kategorisinde bir zirve olarak adlandırılmalı sanırım. Peki düşündünüz mü hiç, İstanbul’da ismi değişen başka nereler var unuttuğumuz. Hattâ yıkılan, çöplüğe dönen, berduşlardan başka kimsenin sahip çıkmadığı Bizans yapıtlarını, daha külleri soğumadan dumanı tüterken üzerine asfalt dökülüp otoparka dönen Vefa civarındaki ‘koruma altındaki’ konakları bir gözünüzün önüne getirin. Onlar da topraklara, kültüre İstanbul’a ait. Hepsinin yüzlerce yıllık geçmişi var, ancak dikkatli bakınca utanmamız gereken görüntüler sunuyorlar. Düşününce, şimdiye kadar bunlara değinen İstanbul kitabı neredeyse yok denecek kadar azdır. Boğaz’ın güzelliği, erguvanın rengi anlatılırken yok ettiğimiz, yıktığımız, kirlettiğimiz, kenarına çöpümüzü boşalttığımız bu yerleri ‘İstanbul’a sevdalı bir araştırmacı’ olan Haldun Hürel anlatıyor tek tek. Okuyanları üzebilecek, ama ne olursa olsun lezzetli bir İstanbul kitabı.


Yorumları Göster
Yorumları Gizle