GeriKelebek Dizginlerimiz artık onların elinde
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dizginlerimiz artık onların elinde

Hiçbir tarih birbirine uymadı. Hamile kadınlardan bazıları diğerlerinden çok önce doğurdu. Hiçbir bebek birbirine benzemedi. Kimisi düşük kilolu doğdu, kimisinde kolik çıktı. Ama ‘‘annelik’’ ünvanı hepimizin hayatında en önemli yeri tutmaya başladı ve bu duygu giderek herşeyin önüne geçiyor...

Hülya Küçük 20 Kasım 1998 sabahı nur topu gibi bir oğlan çocuğu getirdi dünyaya. Uzun boylu ve tam 3 kilo 650 gram olduğu için bebeği sezaryenle aldılar. Deniz çok sağlıklı bir bebek. Artık sıra bana geldi derken yine planlar bozuldu ve benden sonra doğurması beklenen Oya bir anda önüme geçiverdi. Ultrasonda görülen tarih 18 aralık olmasına karşın onun sancısı iki hafta önce tuttu. Kız bebekler çok sabırsız herhalde. Selin 5 Aralık sabahı dünyaya geldi. Doğum sancısı tuttuğu halde Oya da sezaryenle doğum yapmayı tercih etti.

Ben Oya'dan üç gün sonra doğurdum. Sezaryen olduğu halde hastaneye giderken eşim oldukça endişeliydi ve sanki doğum sancım tutmuş gibi arabayı hızlı kullanıyordu. Doğum 08.00'de olacağı için 7.30'da hastaneye geldik. Sanki otel rezervasyonu yapmışız gibi, resepsiyondaki memur çantamı alıp odama götürdü. Ne komik, birkaç gün sonra buradan kucağımda çocuğumla çıkacaktım. Ameliyata girerken bile elimden küçük teybimi bırakmadım. Amacım doktorların ameliyat sırasındaki sohbetlerini kaydetmekti. Ancak teybi gören doktorların nutku tutulmuş olmalı ki tek bir laf bile edememişler maalesef... Sayemde hoşsohbet bir ameliyat olamadı anlayacağınız.

İşin komik yanını bir tarafa bırakırsak, doğumu bir gün sonra yapsaydım belki de bebeğimi kaybedecektim. Çünkü göbek kordonu kollarına dolanmış ve sıkıntıya giren bebeğim kakasını amniyon sıvısına yapmakla kalmamış bir de onu yutmuştu. Neyse ki midesinde mikrop ürememiş ve sağlıklı doğmuştu. Aylardan beri Ferruh diye bahsettiğimiz bebeğimizin adını Ömer Faruk koyduk.

<>

Hastanede son derece güleryüzlü olan bebeğimiz eve gelince bir canavara dönüşmüştü. O ilk günü hayatım boyunca unutamayacağım. Hastaneden poposu pişikler içinde geldi eve. Boyu 49 cm, kilosu 2.900 olan bebeğimin henüz göbek bağı düşmemişti. Kapıdan adımımızı atar atmaz çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Murat yağmurun altında pişiğine çözüm bulmak için nöbetçi eczane ararken, ben de bebeği susturmak için her türlü çareye başvuruyordum. Aralıksız tam iki saat ağladı, ikimiz de bitkin düştük. Ve koltuğun üzerine yığıldık kaldık. İşte o gün artık dizginlerin bebeğimin eline geçtiğini anlamıştım.

Birbirimize çok kısa sürede alıştık. Hangi ağlamaların ne demek olduğunu anlamaya başlamıştım. Ayağını çekerek ağlıyorsa gazı vardı, nefes nefese ağlıyorsa acıkmıştı, gözyaşı dökmeden, küçük küçük sesler çıkararak ağlamaya çalışıyorsa kapris yapıyordu.

8 Aralık 1998 bir bıçak gibi eski hayatımı kesmiş, bambaşka bir hayata geçmiştim sanki... Emzir, gazını çıkar, altını değiştir... Bu işlemi günde 10 kez yapıyor, bir türlü başka şeye kanalize olamıyordum. Akşam 18.00- 20.00 arası tutan gaz sancıları dışında bebeğim uslu bir çocuk sayılsa bile, gece emzirmek için uykumun üç kere bölünmesi beni ilk günler oldukça hırpaladı. Bizi ziyarete gelenlere söylediğim tek şey ‘‘Hiç kimse bana böyle olacağını söylememişti’’ cümlesiydi. Bebek bakımı bir tam gün mesaisiydi... Gece ortalama ancak üç saat uyuyabildiğim için günler benim için kimi zaman 72 saate kadar uzuyordu. Artık Murat'la en fazla bir saat görüşebiliyorduk. Yemeklerimizi nöbetleşe yiyor, televizyonu nöbetleşe seyrediyor, gazeteleri bile nöbetleşe okuyorduk.

Normal hayatıma ancak Ömer birbuçuk aylık aylık olduğu zaman dönebildim. Hafta sonları sütümü sağıp onu babasına bırakıyor, birkaç saatliğine dışarı çıkıyordum. Yine de kulağımda hep ağlama sesi var... Nereye gitsem, onu düşünmekten bir saniye bile olsun kurtulamıyorum. Annelik bu herhalde. Ben kendimi mutlu bir hamala benzetiyorum. Sırtınızda bir yük; ama öyle güzel, öyle tatlı ki, bir türlü yere indirmek istemiyorsunuz. Ve bu hayatınızın sonuna kadar böyle devam edecek...

Ayşegül, Hülya ve Oya'yla biraraya gelemesek bile telefonla konuşuyorduk. Lohusalık depresyonunu birbirimize destek olarak yendik. Hepimiz aynı duyguları yaşıyorduk. Çok bunaldığımızda birbirimizi arıyor, yarı ağlarken gülmeye başlıyorduk. Bu dönemde buluşamadığımız için herkes yaşadıklarını kağıda döktü...

Ayşegül Yılmaz: Aylar ayları kovaladı ve ben açıkçası hamileliğin hiçbir zevkli yanını göremedim. İkiz bebeğim vardı ve birini kaybetmiştim. Hamileliğim çok riskliydi. Ayrıca bebeğim henüz doğmamıştı ama şimdiden ona göre yaşamaya başlamıştım. Sigarama, yediğim-içtiğim herşeye dikkat! Ben onu biyolojik olarak doğurduktan sonra da manevi olarak doğurmak istiyordum. Bunu başarabilir miydim? Bir insan yaratıyorsun, belli bir yaşa kadar senin, sonra toplumun kucağına bırakıyorsun... Tüm bu düşünceler içindeyken doğuma yedi hafta kala, son derece riskli bir ortamda bebeğim dünyaya geldi. 15 gün, cam fanusun içindeydi, onu sadece birkaç kez hiç temas etmeden gördüm. Ne gariptir ki, onu hiç görmediğim halde birkaç bebeğin arasından, hangisi senin bul bakalım, diyen hemşireleri şaşırttım ve onun yanına gittim. Sıradan bir Türk filmi gibiydi. Annelik bu dediler.

Bebeğim şu an üç aylık, hayatımın en çelişkili, en karmaşık üç ayını geçirdim. Şaşkınlık, bıkkınlık, yorgunluk ama inanılmaz sevgi ve duygu dolu bir üç ay. Eşimle karşılıklı sıcak bir kahve içmeyeli üç ay oldu. Düzgün bir sofrada yemek yemeyeli üç ay oldu. Deliksiz bir uyku uyumayalı da üç ay oldu. Hatta hatta bebeğimin doktoruna gitmeyi saymazsak evden çıkmayalı da üç ay oldu. Bana anneliği anlat, dediler, çok zor. Bu kadar kısa sürede yaşadıklarımla anneliği anlatmak çok zor. Annelik onu doğurmakla kalmıyor, ona öncelikle emek, sonra emek ve yine emek vermekle oluyor. Ve bu kadar emek verdiğin şeyi de ölümüne seviyorsun...

Hülya Küçük: Bebeğimi kendim büyütmeye daha hamileyken karar vermiş ve bu yüzden işten ayrılmıştım. Sosyal hayatımda kısıtlamalar yapmak, alışkanlıklarımdan vazgeçmek zorunda kalmak beni oldukça sıktı. Ancak minik bebeğimi her kucaklayışımda herşeyi unutuyor, anne olmanın güzelliğini bir kez daha hissediyorum. Bana ilk gülümseyişini, ilk agusunu, kahkaha atmasını, banyo yaparken babasının elini sıkıca tutmasını unutamam. Diğer yandan gaz sancılarıyla kıvranırken bir şey yapamamak, acısını dindirememek, neden ağladığını bilememek, çaresiz kalmak çok kötü. Böyle bir zamanda hamilelik sırasında devam eden kurslar gibi, doğum sonrasında anneye yardımcı olacak kursların olmayışı ne kötü... Oya Sarı. Otuz üç yıl boyunca o ana kadar hep şanssız olduğumu, mutlaka aksiliklerin beni bulacağını düşünürdüm. İşte çocuğumla karşılaştığım an anladım ki, ben çok şanslıydım... Ve o an belki bir daha hiç yaşayamayacağım, unutamayacağım ve de kıyaslayamayacağım mutluluğu hissetttim.

Emzirirken zeka kaybına uğruyoruz

‘‘Çocuk doğurduktan sonra her kadının zeka katsayısı en az 30-40 puan düşüyor.’’ Perihan Mağden'in Kadınların Zeka Kaybı Sorunu başlıklı yazısında, emzirme dönemiyle ilgili olarak yaptığı bu yoruma aynen katılıyorum. ‘‘İşte ben bunun canlı kanıtıyım’’ diyor Mağden. ‘‘Önce hamilelikte aşırı hassaslaşıyor, buluttan nem, buzdolabından reçel kapıyorsunuz. Sonra, emzirme dönemi. Ki bu dönemde dostça uyarıyorum, zeka katsayınızda 60-70 puanlık bir düşüş sizi bekliyor. Ben o dönemde bir ineğin sürekli yaptığı işi yaptığım için, zeka düzeyimin bir ineğin düzeyine indiğini düşünmekteydim. Algılama hızımdaki yavaşlama, gözyaşı seviyemdeki artışla dengelenmişti. Bütün gün koltukta dalgın dalgın yalnızca bebeğini düşünen. Geceleri tam bir uyku çekememe hali, 24 saat açık bir süt istasyonu olma hali de zekanıza zeka katmıyor tabii ki. Annelik, insanın ruhundan öyle bir dozerle geçiyor, içini bu mevzuya öyle bir seferber ediyor ki, hafıza diye bir şey kalmıyor. Ruhun son kertede yalnız çocuğa akıyor. Diğer şeyler gereksiz ayrıntılaşıyor...’’




Yorumları Göster
Yorumları Gizle