GeriKelebek Darbukanın filozofu Mısırlı Ahmet
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Darbukanın filozofu Mısırlı Ahmet

Darbukayı derin bir çalgı mertebesine ulaştıran Mısırlı Ahmet adı efsane gibi dolaşıyor. Ankara'dan almış başını Mısır'a gitmiş, orada darbukasıyla kendine bir yer edinmiş, adı da Ahmedi Türki'ye çıkmıştı.

Mısırlı Ahmet (Yıldırım) darbukanın sesini nerede duyduğu yerde yaşadı: Mısır, İsrail, Sina Çölü. Şimdi Barselona'da yaşıyor, yeni albümü ‘‘Search’’ de orada doğdu.

Albümün adı neden Search?

Arayış anlamına geliyor, benim yaşam felsefemle uyuştuğu için böyle bir ad verdim. Albümü İspanyol müzisyenlerle yaptık. Benim kalbimde bir sızıydı, bir rüyaydı İspanya'ya gitmek. Albümde flamenkonun seçkin isimleriye birlikteliğimiz oldu ama kaygılar içinde çıkan bir albüm bu. Bayağı deneysel.

Deneysel derken neyi kast ediyorsunuz?

Bazı şeyler kafanızda bir hayal olarak var olabilir, sonuçta uygulamaya dökülünce başka bir yerlere gidebilir. Bu işin genel yönetmenliğini de ben yaptım. İspanya'daki gitar, vokal ve perküsyon kayıtlarını bitirdikten sonra her şeyi burada kurguladım. Tamamen bir arayış.

Ne arıyorsunuz peki?

İnsan yaptığı işte neyi arar? Kendi var oluşunu. Kimliğimi, hayata bakış perkspektifimi anlatabilmeyi ve kendime ait bir yaşamı müziğe çevirmeyi.

Etnik müzik yapmadığınızı söylüyorsunuz ama bir sürü insan sizi bu sınıfa sokuyor.

O insanların düşünceleri. Bir olayın bir tane yüzü yoktur, elli bir tane yüzü vardır kim nereden bakarsa orayı görür. Ben belli ülkelere özgü ritimler çalmıyorum ki, kendime özgü ritimler çalıyorum, yaşadığımı çalıyorum.

Siz aslında Ankaralısınız ama size Mısırlı diyorlar.

23-24 yaşlarındaydım gittiğimde, yani on üç sene öncesi çocuksu ve büyük bir rüyaydı Mısır'a gitmek. Darbukaya başlangıç yıllarıma denk geldi. Babam Arap ülkelerinde mühendis olarak bulunuyordu ve bana oralardan albümler gönderirdi. O Arap tınıları beni feci etkiledi. Daha henüz hiçbir hızardan geçmemiş yapımızla öyle bir şekil yaptık ki, gayet soyut gayet dünya dışı bir hayal ülkesi olarak, atladım Mısır'a gittim. Tabii hayallerinizdeki gibi olmuyor her şey. Kahire korkunç kalabalık bir yer, 18 milyon nüfusu var. Dil falan bilmeden sıfırdan başladım. Tam bir var oluş savaşı, bir macera. Bayağı çileler çektim orada.

Gitmeden önce kafanızdaki Mısır hayali bir film seti gibi miydi?

Evet aynen öyle. Ama belli bir süre sonra dil öğrenmeye başladım. Bir gece birileri beni evden çağırdı, oranın ünlü bir sanatçısı için çalmaya götürdüler.

Nasıl duymuşlar?

Ben müzik aşığı insanlarla meşk yapmaya başlamıştım, ismimiz birkaç ay içinde yayılmış.

Birlikte çaldığınız meşhur Mısırlı sanatçı kimdi?

Muhammet Suat adında orada popüler bir insan. Çıktım turist gibi çaldım. Sonra adımız ‘‘Ahmedi Türki’’ diye yayıldı. Albümlere, sahnelere, yurtdışı konserlere çağırmaya başladılar. 1993'te ilk albümümü yaptım, onun niteliği falan çok önemli değil ama benim için önemli bir aşamaydı. Avrupa ülkelerinin hepsinde konserler verdik. Brezilya'ya dünyanın en büyük ritim festivaline gittik. Türkiye'de birçok albümde çaldım.

SİNA ÇÖLÜ’NDE ÇADIRDA

Kimlerin albümlerinde çaldınız?

Saymak istemiyorum. Beni bir yerlere taşıyan şeyler değil bunlar.

Sizin gibi ritimci bir kardeşiniz de var...

Kardeşim Levent gerçekten dünya çapında bir müzisyen, Brezilya'da beraber çaldık. Şu an Avrupa'da. Onunla birlikte İstanbul Caz Festivali'nde de çaldık ve ben tekrar Mısır'a döndüm. Ama orada artık popüler müzik yapamayacağımı anladım. Yıl galiba 1988 ve kendimi anlatacak bir müzik bulmak için, yeni bir söz söylemek için çekip Sina Çölü'ne gittik, aylarca çadırda yaşadık. Tamamen bir gezgin hayatı. Böylece hayatımızda yeni bir sayfa açıldı. Çölden sonra İsrail'e gittik, Levent, ben ve bir bağlama konserler verdik. Oradan da İspanya'ya gittik. Buraya geldiğimizde de bir önceki albümüm ‘‘Mel de Kabra’’yı (Mega Müzik) çıkardık. Hayatımı artık darbuka belirliyor.

Bütün dünyayı Türk darbukasıyla mı dolaştınız?

Hayır, sadece ilk başladığımda sekiz sene Türk darbukası çaldım, sonra Arap darbukasına geçtim. Türk darbukası çok daha farklı bir teknikle çalınıyor. Arap darbukasını öğrenirken, orada yol ayrımı başladı, ben herkesin çaldığı gibi çalmak istemedim. Ben Türk darbukası çalarken de kendime özgü bir teknik bulmuştum. Diğerinde de kendi sözümü söylemek için ilk kez yapılmış bir şey yaptım, dört parmakla çalınan darbukaya bir parmak daha kattım, özel bir vuruş geliştirdim.

Şimdi bu teknik sizin adınızla mı anılıyor?

Valla öyle, elit kesimden darbuka çalanlarda da, Roman kesiminden insanlarda da gördüm ki bu teknik her tarafa yayılmış. Bu teknik benim maceramdan, yaşamımdan çıkan bir şeydi, insanların bunu üzerine bir şey koymasını isterdim. Sivrisinek, kene gibi sömürme olayı kötü bir şey. Talebelerim var, çok iyi noktalara gelecek bir bayan var, doktora yapmış bir Fransız. Bunlar çok yakında ortaya çıkacak. Darbuka çok derin, sorgulanmamış bir enstrüman. Yıllarca yanlış ellerde dolanıp, kendi kimliğini bulamamış. Ona entelektüel bir arayışla yaklaşırsanız imkanları çoktur.

Gerçi bir ayağınız İspanya'da ve Mısır'da ama Türkiye'ye tam kriz zamanında döndünüz. Umutlu musunuz?

Sanatın umudu tükenmez, belirli bir mekan ve zaman için sanat yapmazsınız. Önemli olan benim müziğimde kriz var mı, ben onu sorgularım. Başka yerlere yönelir kendinizi parçalarsanız toparlayamazsınız ve bedelini ağır ödersiniz.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle