GeriKelebek Darbe sabahlarının demokrat türkücüsü Hasan Mutlucan
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Darbe sabahlarının demokrat türkücüsü Hasan Mutlucan

Darbe sabahlarının demokrat türkücüsü Hasan Mutlucan
refid:5097898 ilişkili resim dosyası

Türkiye’nin en unutulmaz bas seslerinden biri o. Çıplak sesi bile elinde megafon varmışcasına şiddetli, yüksek. Her fırsatta sosyal demokrat olduğunu söylüyor. Yine de darbelerin, askeri operasyonların sabahlarında Türkiye onun söylediği "Yine de şahlanıyor, Kolbaşının kır atı, görünüyor bize sefer yolları" türküsüyle uyanıyor, bu nedenle hiç hak etmese de sesi militarizmle özdeşleştiriliyor.

Hasan Mutlucan, bugün 80 yaşında. Yeni yayınlanan "Anadolu’dan Türküler" albümüyle gerçek sanatını, sesinden, üslubundan hiçbir şey kaybetmediğini yeni kuşaklara göstermek istiyor.

Hasan Mutlucan 1 Mart 1926’da, Rizeli bir baba ve İzmirli bir annenin ortanca çocuğu olarak İzmir’de dünyaya gelir. Baba Hüseyin Kaptan, Rize’de doğup büyümüş, her denizcinin kaderindeki gibi, hayatı denizlerde geçmiştir. Deli akan Karadenizli kanı yüzünden hayatına Rize’de devam edemez, göç ettiği İstanbul’u da hiç sevmez. İzmir, ruhuna daha uygun bir yerdir. İzmir’de, Girit göçmeni bir ailenin genç kızına vurulur, evlenir.

İzmir’in yokuşlu yollarında kendisini omzunda taşırken hatırladığı babasını kaybettiğinde Hasan Mutlucan altı yaşındadır. Prostat sorunu yüzünden hastaneye yatan Hüseyin Kaptan, ameliyat olduğu gece hemşireyi bulamayıp kendisi tuvalete gitmeye kalkışınca dikişleri patlamış, ölmüştür. İki kzı ve oğlu küçük yaşta öksüz kalır.

Mutlucan, babasının ailesiyle ilgili hiçbir şey bilmez. Hüseyin Kaptan,"Çocuklarımın hasımları var" demiş, ailesiyle ilgili hiçbir bilgi aktarmamıştır. Rize’yle ilgili tek ipucu vermiştir oğluna: "Evimizin bahçesinde armut ağacı vardı. Ağzını açtığın zaman armut ağzına düşerdi." Yıllar sonra Rize’ye konser için yolu düştüğünde, Mutlucan mahalle aralarında bahçesinde armut ağaçları bulunan o evi bulmaya kalkışır. Ama girdiği her mahallede, neredeyse her evin bahçesinde bir armut ağacı görünce samanlıkta iğne aramaktan vazgeçer.

13 yaşına geldiğinde İzmir’i terk edip, gurbete çıkar. Annesi bir başkasıyla evlendiği içindir bu acele. Babasının sevmediği İstanbul’a gelir. Hem okur hem çalışır. Ortaokul yıllarında, tiyatroda bir dekoratörün yanında çıraklık yapar. Tesadüfen sahneye çıkması da işte o günlere rastlar. Necdet Mahfi Ayral’ın rol aldığı bir piyesteki oyuncu rahatsızlanınca Ayral, Hasan Mutlucan’a "Sen bu işi yaparsın, gel oyna" der. Repliği kısacıktır: "Burası Kaf Dağı, ne işin var senin burada".

OPERA SÖYLEYECEKTİ

1940’ta sahneye çıktığı ilk gece, tesadüfen Muhsin Ertuğrul da seyirciler arasındadır. "Kim bu genç" diye sorar. O günden sonra da ona ufak tefek roller verilir. Bu sırada Türk operetinin önemli isimlerinden Muhlis Sebahattin Bey ile tanışır. Sebahattin, Mutlucan’ın sesine hayran kalır, hemen kumpanyasına katar. Sebahattin Bey’in Operet Kumpanyası’yla Anadolu’yu gezmeye başlamıştır artık. İşte türkü sevdasının ateşi de bu gezilerde yanar.

Muhlis Sebahattin’in ölümünden sonra o da operayla vedalaşır: "Böylesine değerli bir sanatçı yokluk içinde öldüyse benim yüzüme kimse bakmaz" diyerek İstanbul Belediye Konservatuvarı’nın Münir Nurettin Selçuk yönetimindeki Klasik Türk Musikisi bölümüne girer. İnci Çayırlı ve Ayla Büyükataman’la aynı sınıfta okur.

Münir Bey, ona özel aláka gösterir. Mesut Cemil Bey o sıralar İstanbul Radyosu’nun müdürüdür. Hasan Mutlucan’a öğüt verir: "Münir Bey’in derslerine giriyorsun ama sen halk müziği seviyorsun, onun derslerinde kulağını bozarsın!" Derslere boş veren Mutlucan, aradan birkaç yıl geçtikten sonra hocası Münir Bey’e bunun nedenini açıklar: "Benimle çok ilgilendiniz ama bana ’kulağını bozarsın’ dedikleri için derslerinize devam etmedim." Münir Bey’in cevabı kısadır: "Oğlum keşke anlatsaydın, onu diyen kıskanmış."

Öyle bir sestir ki, herkes onu kapmak için yarışır. Konservatuvara devam ederken, orkestra şefi Demirhan Altuğ, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü Aydın Gün’e "İstanbul’da iyi bir bas çocuk var" diye Mutlucan’ı metheder. Faust operasında rol verecek kadar sesine güvenirler ama onun aklı operada değil varsa yoksa türkülerdedir. "Beni türkülerden ayırmayın" diye yalvarır.

Bekárlığının sonu 26 yaşında gelecektir. Halk müziği dersleri verdiği bir öğrencisi, bir gün yanında arkadaşıyla çıka gelir. Keriman Hanım da öğrencidir. Hasan Mutlucan, 18 yaşındaki Keriman Hanım’dan öyle etkilenir ki, gelen öğrencisine "Bu arkadaşını bir daha getir" diye sıkı sıkı tembihler. Keriman Hanım, onu ilk kez 12 yaşındayken dinlemiş hem sesine hem yakışıklılığına hayran kalmıştır. Düğünleri İzmir’de yapılır. İki kız, bir erkek çocukları olur. "Kızlarımı evlendirdim ama oğlumu evlendiremedik. Kızlarımdan ikişer torunum var. Oğlum çok değerli bir kuaför, onu çok seviyorlar, evlenmesine izin vermiyorlar bir türlü" diyor Mutlucan.

DARBELERİN SESİ OLDU

1973 yılı geldiğinde Hasan Mutlucan’ın davudi sesini tanımayan yoktur artık. TRT Radyosu’nun tek yaygın eğlence aracı olduğu o yıllarda, her pazar 15’er dakikalık programlarda birbirinden güzel türküler söyler. Sadi Yaver Ataman Memleket Havaları Saz Birliği Topluluğu’nun asil üyesidir. Ataman, kahramanlık türkülerini onun söylemesi için ısrarcıdır, hepsini öğretir. Aynı yıl, Kahramanlık Türküleri adıyla bir kaset yapar, liste başı olur.

O yıllar Türkiye’nin de, siyasetin de karışık yıllarıdır. Türkiye’nin Kıbrıs’a çıkarma yapması an meselesidir. 1974 yılında Türk gemileri Akdeniz sularında bata çıka Kıbrıs’a doğru yol alırken, neredeyse her gemiden Mutlucan’ın sesinden yükselen kahramanlık türküleri duyulur.

Aradan birkaç yıl geçer, Türkiye’de terör artar, kaos günleri gelir. Sağdan soldan, adresi belirsiz kurşunlar sıkılmaya başlanır herkese. Binlerce genç okul yollarında, sokaklarda faili meçhul cinayetlere kurban gider. Terörden bunalan toplum darbeyi bekler hale gelmiştir. 12 Eylül 1980 sabahı, Genelkurmay Başkanı Kenan Evren Türk Silahlı Kuvvetleri’nin yönetime el koyduğu bildirisini okumaktadır radyodan. Ardından da Mutlucan’ın yine o davudi sesi duyulur: "Yine de şahlanıyor kolbaşının kır atı, görünüyor bize sefer yolları." Sesi hafızalara kazınır.

BENİ KULLANDILAR, KÜSKÜNÜM

Her fırsatta sosyal demokrat kimliğini vurgulasa da, "Darbelerin Sesi" etiketi yapışır Mutlucan’a. Sokakta yürürken önüne gelen "Karışık bir durum var mı" diye sormaya başlar. Hep aynı cevabı verir: "Yahu ben Genelkurmay Başkanı mıyım, ne bileyim!"

Rahatsızlığını o yıllarda söyleyemez ama sonraları çok dertlenir: "Dehşetli bozuluyorum. Çünkü darbe sanatçısı değilim. Halit Kıvanç attı bu sıfatı ortaya. Sanki bütün millet, hislerinin tercümanıymış gibi kabul etti. Kahramanlık türküleri insanlara tesir eden bir şeydi. Hissiyatlarına tesir ettim ki beni beğendiler. Ama yukarı kademelerden bazı kişiler beni maalesef kullandılar. Propaganda, reklam vasıtası yaptılar. Faşistlere mál etmek istediler, o türkülerden soğuttular beni. Ben kimsenin adamı değilim, halka türküler okuyan biriyim, o türküler ecdadımın kahramanlık öykülerini anlatan menkıbelerdi. Daha fazla konuşmak istemiyorum. Hissiyatıma kapılabilirim. Küskünüm efendim."

Tempo Dergisi’ne verdiği bir röportajda da sabahın köründe Türkiye’nin baykuşu olma halinden ne kadar memnuniyetsiz olduğunu şöyle anlatır: "Türkiye’ye biraz demokrasi gelse çok iyi olur. Sayın Demirel’i belli aralıklarla uyandırmaktan, kendi sesimle kendimi uyandırmaktan bıktım artık".

YENİ KUŞAKLAR ÖYLE TANIMASIN

1951’den 1962’ye kadar TRT sanatçısı olarak çalışır. Ayrılış nedeni sorulduğunda "Maalesef politik sebeplerle" demekle yetinir. Ardından politikada, makamda gözü olmadığını söyler: "Milletvekilliği teklif ettiler, reddettim. Sanatkar doğdum, sanatkar öleceğim." 27 yıl İstanbul Belediyesi Konservatuvarı Türk Halk Müziği Topluluğu’nda görev yapar.

Resmi ve denizi tutkuyla sever. Uzun yıllar, İzmir Seferihisar’daki teknesiyle kılıç avlamaya çıkar. 80-100 kiloluk balıklar geçer elinden.

Hasan Mutlucan, sayısız plaklarıyla müzikle dolu 80 yılı geride bıraktı. Müzik yeteneği artık torunlarında devam ediyor. Ama türkülerle değil. Biri bas çalıyor, diğeri bateri, bir diğeri de pop söylüyor. Artık istediği tek şey var: "Her şeye rağmen halk müziğini çok sevdim, hiç de pişman olmadım. Ama artık yeni albümle, yeni kuşak gençler beni o şekilde tanımasın, unutsunlar o söylenenleri."

Yorumları Göster
Yorumları Gizle