GeriKelebek Dar gelen beden (4-Son)
Paylaş
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    1
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Dar gelen beden (4-Son)

Dar gelen beden (4-Son)

/images/100/0x0/55eb08e2f018fbb8f8a6c0f4
DAR GELEN BEDEN (4.bölüm-son)

Mustafa ÖNCÜL / Adana

Nihat o günden sonra kariyerinde hızla yükseldi. Makaleleri en saygın bilim dergilerinde yayınlandı, dünyanın en prestijli üniversitelerinde konferanslara davet edildi. Einstein’ın üniversitesi Princeton’nda adına bir kürsü kuruldu.Geliştirdiği (!) teoriler bilim çevrelerinde aylarca yıllarca tartışıldı ve aksi kanıtlanamadı.

Ve o gün geldi… Nihat, fiziğe Einstein’dan sonra ve ondan daha da fazla katkı yapan bilim adamı olarak kabul edilerek Nobel’e aday gösterildi. Bu haber, gazetelerin manşetlerinde yer aldı, tüm televizyon kanallarında birinci haber olarak duyuruldu. Herkes “Müthiş Türk… Milli gururumuz…” gibi sözlerle Nihat’tan söz etti.

Her şey mükemmel gidiyordu. Sanki sihirli bir değnek dokunmuştu Nihat’a. Çok kısa bir sürede hayalini bile kuramayacağı bir kariyer edinmişti. Ancak bir kurt içini kemiriyor, uykularını kaçırıyordu. Bunca şana, şöhrete karşın mutsuzdu. Korkuyordu. Nihat’ın ardında Bekir’in olduğu öğrenilirse ne yapacaktı? Böyle bir olasılık en büyük kâbusuydu. Gerçi… Bu gerçeği Bekir ve Nihat’tan başka bilen yoktu… Bekir böyle bir açıklama yapsa?... İnandırabilir miydi acaba insanları? İnanmasına inanmazlardı ama… Sıradan bir söylentinin, sözün, tartışmanın çıkması bile yeterliydi kariyerine gölge düşmesi için. Zaten bilim çevrelerinde birçok bilim adamı, medya pusuda bekliyordu… Türkiye gibi gelişmekte olan bir ülkeden bu derece büyük bir bilim adamının çıkmasını hazmedemiyorlardı. Sadece yabancı ülkeler mi? Türkiye’nin anlı şanlı üniversiteleri dururken bu efsane bilim adamının Antakya gibi küçük bir taşra üniversitesinden çıkması Türkiye’deki birçok bilim adamında da hazımsızlık yaratmıştı. Çıldırıyorlar ama bir şey de yapamıyor, sadece susuyorlardı. Ne aleyhte, ne de lehte hiçbir açıklama yoktu. Bu bilim çevrelerinde de derin bir sessizlik vardı.

* * *

Bekir sorunu içinden çıkılmaz bir hal almıştı Nihat için. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir akşam dersten çıktı… Ofisine bile uğramadan arabasına bindi, Harbiye’deki restoranlardan birine gitti oturdu. Mezelerini, yemeğini ve rakısını söyledi. Bir yandan yemeğini yiyor, bir yandan da düşünüyordu.

Ne yapacaktı?

Bekir’e, yani Albert Einstein’a güveniyordu. Çünkü ondaki fizik aşkını çok iyi biliyordu. Nihat aracılığı ile bilim dünyasında birbiri ardına yaptığı devrimlerin mutluluğu ona yetiyordu. Ama… Bu çocuk yarın büyüyecekti. Büyüdüğü zaman da sürecek miydi acaba bu tutumu? Gerçi Bekir sadece fiziksel olarak küçüktü. O küçük bedeninin içinde yaşlı bir adam vardı. Bekir büyüse de içindeki adam aynı kalacaktı. Bir şey değişmeyecekti. Değişir miydi acaba? Bekir’i şu anda kimse ciddiye almıyor, çevresindekiler çocuk deyip geçiyordu. Büyüdüğünde böyle olmayacaktı ki! Hele de okuyup üniversite öğrenimine başladığında… Üniversite öğrenimi?... Sonrası?... O zaman geldiğinde?... Birden kafasında bir şimşek çaktı! Bekir üniversite okumaya başladığında Nihat’a ihtiyacı kalmayacaktı ki! “Harika çocuk…Süper üniversiteli…” gibi gazete manşetleri geldi gözünün önüne… O gün geldiğinde, Nihat’ın foyasını ortaya çıkarmasa bile, yapacağı yeni çalışmalarla Nihat’ı çok kısa sürede unutturabilirdi. Hele de onbeş-yirmi yıl sonrasının teknolojik olanakları ile Bekir’i hiç kimse tutamazdı. Evet… Bilim, insanlık çağ atlayacaktı ama Nihat?.. Nihat, bilim tarihinin tozlu sayfaları arasındaki yüzlerce, binlerce bilim adamından biri olarak kalacak, unutulacaktı. Nihat yemeğini yedi, rakısını içti. Hesabı istedi... Kalktı. Ne yapacaktı? Kafasından kendini bile ürküten binbir düşünce geçiyordu. Korkuyordu, çaresizdi, umutsuzdu.

Ne yapacaktı?

* * *

Eve gitti… Üzerini çıkarmadan yattı… Gözünü tavana dikti. Birden kalktı yerinden... Kararını vermişti. Aceleyle evden çıktı, Bekir’in evine doğru yürüdü, kapıyı çaldı… Kapıyı Bekir’in annesi açtı:

“İyi akşamlar Nigar teyze.”

“İyi akşamlar Nihat oğlum. Hayırdır? Gecenin bu vakti?.. Gel.. Gir içeri. Bir bardak çay iç.”

“Sağol Nigar teyze. Girmeyim. Bekir uyudu mu?”

“Yok oğlum. Bilgisayarın başında gene hayırsız. N’ediyorsa?… Tıkkıdı tıkkıdı tıkkıdı bir şeyler yapıyor ama… Ben de anlamıyorum, babası da… Ona sorarsan dünyayı kurtaracak. Bu çocuk adam olursa, sokaktaki köpekler bile adam olur! Çağırayım mı Bekir’i?”

“Zahmet olmazsa teyzecim. Bir şey soracağım da… Yarın üniversiteye gidecektik onunla. Bizim öğrenciler illa onu görmek istiyormuş gene.”

Nigar Hanım Bekir’i çağırdı. Bekir koşarak geldi, Nihat’a baktı… Nihat’ın yüzündeki olağanüstülüğü sezdi. Önce ürktü… Sonra kendini toparladı, “Merhaba Nihat ağbi” dedi, “Girsene içeri. Sana bahsetmeye fırsat olmadı… Karadelikler… Aylardır uğraşıyordum… Haklıymışım. Hadi gene iyisin. Hazırlan. Yarın yeni bir teorin daha bilim dünyasını alt üst edecek, fırtınalar koparacak!”

Nihat’ın yüzü güldü, o ürküten ifade bir anda kayboldu. İçeri girdiler, Bekir ile birlikte bilgisayarın başına oturdular yeni teoriyi konuşmaya başladılar.

Nihat bilgisayarın ekranına bakarken gülümsedi, “Vay be… Buraya ne için gelmiştim, ne ile karşılaştım…” dedi kendi kendine. Düşündüklerinden utandı, Bekir’in başını okşadı… Kapıdan onları izleyen Nigar Hanım gülümsedi, “Hadi gelin” dedi, “Çay doldurdum size. Kek de var. Sonra yaparsınız ne yapacaksanız. Önce bir şeyler yiyin de.”

(Bitti)


Yorumları Göster
Yorumları Gizle