GeriKelebek At onu kellenden diyen yaşlılarla şapkasız sokağa çıkmam diyen torunlar
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

At onu kellenden diyen yaşlılarla şapkasız sokağa çıkmam diyen torunlar

At onu kellenden diyen yaşlılarla şapkasız sokağa çıkmam diyen torunlar
refid:1248787 ilişkili resim dosyası

Yaz sonunda "Medeniyetler Buluşması"nı izlemek için Antakya’ya gitmiştim. Savon Otel’deki kokteyl sırasında bir adamla karşılaştım. Suriyeli olan bu orta yaşlı beyefendinin adı Salih Ünlütürk’tü. Yayladağ sınırının Suriye tarafında Bayırbucak Türkmenlerinin yaşadığı bölgede dünyaya gelmişti. Çok güzel Türkçe konuşuyordu.

Arapça’yla yıkanmış farklı bir aksanı vardı. Türkçesini ilginç bulduğumu söyledim. "Biz aslında Kastamonuluyuz" dedi. Sonra hikayesini anlattı: 1925 Ağustosu’nda Kastamonu gezisine çıkan Atatürk, fesin kaldırılacağını Türklerin milli serpuşunun şapka olacağını ilan etmişti. Salih Bey’in büyükbabaları da o sırada Küre yakınlarında bir köyde
/images/100/0x0/55ea94d7f018fbb8f8895509
yaşıyorlarmış. Köyün imamı ahaliyi toplayıp, "Gavurların serpuşunu giymek istemeyenler ardımdan gelsin" demiş. Köylünün bir kısmı, imamın sözüne inanarak düşmüş ardına ve önce o dönem Fransız işgali altında olan Hatay’a, ardından da Suriye’ye göçmüş. Hem de mallarını, mülklerini olduğu gibi bırakarak. İmam, "Yakında padişahımız geri dönüp memleketin idaresini yeniden ele alacak. O zaman döneriz" demiş. Gidiş o gidiş... "O yolculuğu hatırlayanlardan birkaç kişi kaldı şimdi. Gerisi anıların içinde kaybolup gitti" dedi Salih Bey. 81 yıl sonra Suriye’de Şapka Devrimi’nden kaçanların izini sürdük.

Sınır köylerde ve Suriye’nin başkenti Şam’ın Dağ Mahallesi’nde; Balıkesir, Kastamonu, Bursa, Konya, Samsun gibi vilayetlerden devrimler sırasında gelenlerle karşılaştık. Şimdiki nüfusları 10 bine ulaşan Türk ahalinin büyükleri, Hakk-ı Hıyar defterine kayıt olmayı reddedip daha sonra apar topar Suriye’ye geçenler. Ve onların çocukları, torunları...

Suriye’ye yanımızda şapkalarla gittik. Damat Tween’in patronu Süleyman Orakçıoğlu’nun "Belki şapka takan gençler vardır, hediye edersiniz" diye verdiği şapkalarla. 105 yaşındaki Osman Kıylı gibi hálá şapkaya tepkili, şapkalı oğlunu "At onu kellenden" diye azarlayan, şapkanın lafını duymak bile istemeyenlere değil ama artık modern giyim kuşama geçmiş torunlarına bu şapkaları armağan ettik. Tabii şapkalı fotoğraflarını çekmeyi de ihmal etmedik.

ÖNCE HATAY’A SONRA SURİYE’YE

Şapka Devrimi’nden kaçanların büyük bir bölümü, sanıldığı gibi 1925’te değil 1939’da geliyor Suriye’ye. 1925’ten sonra şapka kanunu, tekke ve zaviyelerin kapanması, Türkçe ezan gibi bir dizi uygulamayla, cumhuriyet karşıtları o dönem Suriye ve dolayısıyla Fransız denetiminde olan Hatay’a akın ediyor. Çok azı Şam’a geçiyor. Hatay’da kalanlar, Mustafa Kemal’in önderliğindeki sistemin yıkılacağına, saltanatın tekrar kurulacağına inanıyor. Ancak 1939’daki referandum sonucunda Hatay, Türkiye’ye katılınca beklentiler buharlaşıyor. Türk birlikleri Antakya’ya girdiğinde gitmek isteyenler için Hakk-ı Hıyar (Seçim Hakkı) defterleri açılıyor. Üç gün açık tutuluyor ve Türkiye’den gitmek isteyenler bu sürede Hatay’ı terk ediyor.

HARİM

Meseleyi kime sorduysam imam bilir cevabı alıyorum

Şapka Devrimi kaçakları, önce Hatay’ın Yayladağı ve Samandağ sınırından başlayıp Suriye’nin Lazkiye kentine kadar uzanan Bayırbucak Bölgesi’ndeki bir Türkmen köyüne yerleşmiş. Yoksulluk ve sefalet içinde geçmiş iki kuşağın ömrü. Okuyan ya da ticaretle uğraşanlar kendini kurtarmış. Gençler Halep, Hama ve Şam gibi büyük kentlere göçmüş. Yaşlılar ise bir gün vatana dönebilecekleri umuduyla sınıra yakın o yerde beklemiş hep.

Tam 2 ay vize bekledikten sonra çıktık yola. Antakya-Lazkiye arasında yolcu taşıyan bir taksiye atlayıp Suriye sınırını geçtik. Sınır köylerinde yaşayanların Suriye istihbaratının korkusuyla konuşmayacağı uyarısını alınca, Halep’e yöneldik. Yol üstündeki İdlip’te bilgi vermek isteyen kimseyi bulamadık. Oradan kuzeydeki Harim’e çıktık.

ŞAPKA DER DEMEZ MUHABBET BUZ KESİYOR

Harim, nüfusu 40 bine ulaşan bir ilçe. Tepelere doğru uzanan dar sokaklarla kaplı. Türklerin oturduğu mahalleye vardığımızda, rehberimizin işaret ettiği bir yaşlı kadına yanaştık. Kapının eşiğinde oturmuş, komşularla laflıyordu. Fotoğraf makinelerini görünce ürktü, Türkçe bilmediğini söylemekle yetindi.

Türk camiinin çevresinde karşılaştığımız Türklere açtık konuyu. Şapka meselesini duyunca yüzler değişiyor, muhabbet bıçak gibi kesiliyordu. "İmam bilir" diyordu hepsi. İçlerinden biri ekledi: "İmam Selahattin Efendi de şapkadan dolayı memleketi terk edenlerdendir."

Selahattin Efendi’yi evinde bulduk. 89 yaşında. Duru Türkçesini övünce yürek yakan bir cevap alıyorum: "Vatandan uzak düştük. Seneler geçtikçe hasretimiz derinleşti. Bir muhacir için dil vatan demektir. Türkçe konuştuğumda, çocukluğumda Balıkesir’de kaybettiğim anamın sesi geliyor kulaklarıma. Köyümün mısırlarının kokusunu duyuyorum. Her şeyi kaybettik evlat. Tek dilimiz kaldı memleketten hatıra..."

Dokuz yaşındaymış, ailesi Balıkesir’deki köylerini terk edip yola çıktıklarında. "Hükümetle uyuşamadık" diyor. Şapkadan dolayı mı, diye soruyoruz. "Her bir şeyden ötürü" diye geçiştiriyor.

İlk geldiklerinde çok ama çok yoksulluk çekmişler. Gelenlerin bir kısmı tifodan, koleradan ölmüş. Şapkayı bir kez daha hatırlatınca, pencereden süzülüp giren yavru kediyi gösteriyor: "Ben bilmem. Küçüktüm. Bu yavru gibi takıldım, geldim peşlerine. Cumhuriyetle ne alıp veremedikleri vardı bilmiyorum. Yanlış yaptıysak eğer, ruz-i mahşerde nasıl olsa hepimiz bunun hesabını vereceğiz. Sonradan şapkayla ilgili bir şeyler de söylediler ama teferruatı bilemiyorum..."

Tam kapıdan çıkarken koluma girip kulağıma "Bak oğul" diyor. "Bu yaşıma kadar selametle gelmemi, çocuklarımı büyütmemi fazla konuşmamaya borçluyum. Buraya geldiğimiz vakit her köşe başında Fransız askerleriyle karşılaşırdık. Başkaldıranın kellesini, konuşanın dilini keserlerdi sorgusuz. Biz rejimi sıkı, hür bir memleketi terk etmiştik. Suriye, hem esirdi o zamanlar hem de çok sıkı. Konuşan sevilmezdi. Sen en iyisi Şam’a git. Dağ Mahallesi’ne var. Orası daha serbesttir. Türkler daha zengindir o şehirde. Zengin daha rahat konuşur."

Ne kadar haklı olduğunu, dönüşte Cilvegözü Sınır Kapısı’nda bizi çeviren Suriyeli komutanın "Şam’dan gerekli izni almadan Gesap Köyü ile Harim’e de uğramış, birileriyle görüşmüşsünüz" deyince, anlayacaktık.

ŞAM

Bir sabah ansızın yola çıkmışlar bir daha arkalarına bakmamışlar

Şam’ı bilmeyen rehberimizi bırakıp, yolu bilmeyen şoförümüzle yola koyulduk. Ertesi sabah erkenden Şam’ın Dağ Mahallesi’ndeydik.

Dağa yaslanmış mahalle, daracık dik sokakları, bakımsız yolları, gelişigüzel, düzensiz yerleşimiyle 25 yıl öncesinin Ümraniye’sini andırıyor. Dağ Mahallesi aslında Türklerin yaşadığı alanın genel adı. Dağ’ın içinde Salihiye, Muhacirin ve Etrak gibi Türk isimli, birbirinin içine geçmiş üç yerleşim alanı var.

Mahallede Antakya’da tanıştığımız birini bulduk. Önümüzde bütün kapılar ansızın açıldı. İlk durağımız Velid Mamo’nun bakkal dükkanı. Bizi üst kattaki evinde ağırladı. Sokaklar ne denli kirliyse evler o denli pırıl pırıl. Pahalı, ağır mobilyalar, şıkır şıkır avizeler, gösterişli büfeler.

1939’da İskenderun’dan kalkıp Suriye’ye gelmişler. Halep yakınlarında oturmuşlar bir müddet, ardından Şam’a göçmüşler. Önce ovaya, kentin tam merkezine yerleşmişler.

Osmanlı’dan koptuktan sonra Suriye 1946’ya kadar Fransız hakimiyetinde kalmış. Sömürgeciler gitmeden önce Şam’ın merkezini defalarca bombalamışlar. Türkler de bakmışlar ki olmuyor, o dönem bağlık bahçelik olan bu tepeye taşınıp sırtlarını dağa vermişler. Dağın batısında Kırklar, doğusunda Yediler camileri var. Türkler Kırklar’la Yediler’in tam ortasında.

SORUNCA TEREDDÜTSÜZ ŞAPKADAN GELDİK DİYOR

45 yaşındaki Velid Mamo, sadece bakkallık yapmıyor. Türk camiinin altında bir de zücaciyeci dükkanı var. Dükkandaki camların çoğu Paşabahçe. Mamo, sık sık Türkiye’ye geliyor. "Keşke bize çifte vatandaşlık hakkı tanınsa" diyor. Ailesinin neden Suriye’ye geldiğini soruyoruz. Hiç tereddütsüz "şapkadan" diyor.

Bu sırada mahalleye Türk gazeteciler geldiğini duyan kapıyı çalıyor, evin salonu doluyor. Türklerin çoğu ticaretle uğraşıyor. Aralarında sanatkárlar da var. Çok çalışkanlar. Hepsinin Türkçeleri on numara.

Velid Mamo’nun eşi Arap. İlk geldikleri zamanlarda yabancıya ne kız verirlermiş ne de Araplarla evlenirlermiş. Bu kural zaman içinde yumuşamış. "Ayrıntıları babam anlatsın" diyerek bizi evin teras katına çıkarıyor.

72 yaşındaki babası Mustafa Mamo, şeker hastası. Ayak parmaklarından birkaçını alıp götürmüş hastalık, ellerini zorlamaya başlamış. Kapıdan girdiğimizde oğlu hakkımızda kısa bir bilgi veriyor. Mustafa Bey, siyah bir çift yün eldivenle kaplı ellerini iki yana açıp bizi kucaklıyor. Buraya göçtüklerinde beş yaşındaymış. Yolculuğa dair pek bir şey hatırlamıyor. Ama babasının padişahı çok sevdiğinden emin. Saltanatın kaldırılmasıyla İslam’ın sancağının sahipsiz kaldığına, bir de ezanın Türkçe okunmasına hayıflanmış. Topraklarını, mallarını bırakıp bir sabah ansızın yola çıkmışlar. Bir daha da arkalarına bakmamışlar. "Çocuklarım, torunlarım sık sık Türkiye’ye gidip geliyorlar. Bir gün torunlarımın memleketimizde yaşayacağını düşünüyorum" diyor.

Atma Hamidiye atma, lahana tarlalarını bompoh edeysun vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz

Aslında zavallı fesin hiç suçu yoktu. O da tıpkı siperlikli serpuş gibi dışarıdan gelmişti bize. 1826’da Sultan 2. Mahmud toplumu tepeden tırnağa değiştirmeye karar verdi. Yeniçerileri kaldırdı, harbiye, tıbbiye, adliye, maarif okulları açtı, hükümetin yapısını yeniden oluşturdu. Başlar değişince, başlıklar da değişmek zorundaydı. İşe memurlardan başladı. Kaftanı, entariyi, şalvarı, poturu, kavuğu, külahı attırdı. Herkes setire pantolon giyecekti. Ama başa ne konulacağı henüz bilinmiyordu.

O sırada Akdeniz’de seferde olan Kaptan-ı Derya Koca Hüsrev Paşa; padişahın değişim çabalarına uyan ilk idareci oldu. Ve hemen Tunus’tan birkaç yüz tane fes alıp tayfalarına giydirdi. İstanbul’a döndüğünde askerleriyle padişahın huzuruna başında fesle çıktı. Bu yenilik padişahın çok hoşuna gitti ve eski başlıkların yerini fesin almasını emretti. Tunus’tan, 50 bin fes sipariş edildi. Ardından Feshane Fabrikası kuruldu. 1828’de çıkartılan bir kıyafet nizamnamesiyle de fes resmi başlık oldu. Bu değişime direnen aşırı dinciler ise 2. Mahmud’u "Gavur Padişah" ilan etti.

Ve aradan yıllar geçti. Mustafa Kemal Atatürk, 23 Ağustos 1925’te Kastamonu yolculuğuna çıktı. Kurtuluş Savaşı yeni bitmiş, milli kalkınma hamleleriyle birlikte tıpkı 2. Mahmud’un yaptığı gibi yenilik dönemi açılmıştı. Sekiz günlük yolculuğu sırasında Mustafa Kemal’in elinde bir Panama şapkası vardı. 28 Ağustos’ta İnebolu Türk Ocağı’nda bu şapkayı kaldırarak "Bu serpuşun adı şapkadır" diyerek devam etti:

"Kıyafetimiz milli midir? Medeni ve beynelmilel midir? Tabirimi mazur görünüz, altı kaval üstü şeşháne, diye ifade olunabilecek bir kıyafet ne millidir ve ne de beynelmilel. Mesela karşımda kalabalığın içinde bir zat görüyorum. Başında fes, fesin üstünde bir sarık, sırtında bir mintan, onun üstünde benim sırtımdaki gibi bir ceket, daha alt tarafını göremiyorum. Şimdi bu kıyafet nedir? Medeni bir insan bu acayip kıyafete girip dünyayı kendisine güldürür mü? Devlet memurları ve bütün millet kıyafetlerini düzelteceklerdir. Asırlarca devam eden gafletin acı derslerini tekrarlamaya takat yoktur."

ŞAPKA İSYANLARI

Atatürk, bu gezi sırasında 2. Mahmud’tan bir asır sonra şapka, daha doğrusu ikinci kılık kıyafet devrimini başlattı. Fes çağdışılığın sembolü oldu. Ayakta iskarpin veya potin, üstünde pantolon, yelek, gömlek, kravat, ceket ve bunların tamamlayıcısı olarak başta şapka mecbur sayıldı. Ve tıpkı bir yüzyıl önceki gibi ortalık karıştı.

14 Kasım 1925 Sivas’ta bazı kişiler duvarlara şapka inkılabına karşı yazılar astı. İmamzade Mehmet Necati idama, olaya karışan diğer sanıklar hapse mahkûm oldu.

22 Kasım’da Kayseri’de şapka inkılabına karşı gösteriler yapıldı. Bu gösteriden iki gün sonra Erzurum’da da aynı şey yaşandı. Bu olayda tutuklananlardan 13’ü idama mahkûm oldu. Erzurum’da bir ay süreyle sıkıyönetim ilan edildi.

Rize’de de şapka inkılabı ve diğer devrimlere karşı gösteriler yapıldı. İsyanın elebaşları, Rizelilerin bundan sonra devlete vergi vermeyeceğini ilan etti. Bunun üzerine Hamidiye Zırhlısı, kentin açıklarına demirleyerek Rize’de isyancıların yığınak yaptığı noktaları iki gün boyunca bombaladı. Bu olaylar sırasında bir de türkü çıktı ortaya: "Atma Hamidiye atma / Lahana tarlalarını bompoh edeysun / Vergi de vereceğuz, serpuş da giyeceğuz..." Küçük bir silahlı grup tarafından başlatılan isyanın bastırılmasından sonra 8 gösterici idama mahkûm edildi.

Olaylar daha da tırmanacak gibi gözükünce 25 Kasım 1925’te Şapka Giyilmesi Hakkında Kanun TBMM’de kabul edildi.

27 Kasım’da bu sefer Maraş’ta şapka aleyhine gösteriler yapıldı.

30 Kasım’da ise salahiyetsiz sarık ve ruhani kıyafet taşıyanların cezalandırılmasına ilişkin kanun çıktı.

Kanunun kabul edilmesiyle, 4 Aralık’ta Giresun ayaklandı.

En sonunda 9 Aralık 1925’te yerli kumaştan elbise giyilmesine dair kanun kabul edildi. Ve süreç tamamlandı.

Hálá oğullarına şapka taktırmayan son Osmanlı

Osman Kıylı (solda), 105 yaşında. Dinç ama gününün büyük bir kısmını yatarak geçiriyor. Yedi kez hacca gitmiş. Altı çocuğu, 45 torunu, sekiz de torununun torunu var. Fotoğraf çekebilir miyiz dediğimizde, 67 yıl önce Türkiye’den göç ederken taktığı sarıklı fesi bulup başına geçiriyor. Zihni melekeleri zayıflamaya başlamış, kulakları artık duymuyor. Ama fotoğrafı çekilirken oğlu Ali’nin (sağda) başındaki kasketi görünce de söylemeden edemiyor: "At onu kellenden."


BÜYÜKLERİMİN ANISINA HÜRMETEN YANLARINDA ŞAPKA TAKMAM

Velid Mamo’nun evinde sohbet sürerken içeri Amerikan kasketli orta yaşlı bir adam giriyor. Herkes ayağa kalkıp, tezahüratla karşılıyor. Adı Ali Kıylı, 57 yaşında. 22 yıldır ABD’de New Jersey’de yaşıyormuş. Şam’a o gün gelmiş.

Ali Bey, liseyi Şam’da bitirdikten sonra İstanbul Eczacılık Fakültesi’nde eğitime başlamış. İki sene sonra ailesinin durumu el vermeyince Şam’a geri dönmüş. Eğitimini burada sürdürmüş. Sonra bir Çerkez kızıyla evlenip Amerika’ya gitmiş. ABD’ye gitmesinin nedeni ilginç:

"İstanbul’da yüksek tahsil yaparken Türk vatandaşı olmak için başvurdum. Aylarca bekledikten sonra ret cevabı aldım. Memurlardan biri bana ’Siz şapka yüzünden gitmişsiniz, dönemezsiniz’ dedi. Beynimden vurulmuşa döndüm. Eşimi alıp ABD’nin yolunu tuttum. Amacım Amerikan yurttaşı olup Türkiye’de oturma hakkı kazanmaktı. Bakın bu benim ABD pasaportum. Dedelerimiz ne yüzünden gitmişlerse gitmişler. Ama ben yakında emekli olup Antalya ya da İskenderun’dan küçük bir arazi alıp memlekete döneceğim. Ve inanıyorum ki, bir gün vatan toprağında öleceğim."

Konuşurken gözleri doluyor. Fotoğrafını çekmek istediğimizde hemen kasketini çıkarıyor. "Bakın başımdaki şu kasketi bile önceleri mahalleye geldiğimde çıkarırdım. Büyüklerim doğru ya da yanlış bir tercih yapmış. Yolum ayrı ama anılarına hürmeten yanlarında şapka takmak istemem. İstiyorsanız amuda bile kalkarım."

Şalvar, cüppe, sarıklı fesle geldik Şam’a, bir baktık bizden başka bunları giyen yok

76 yaşındaki Muhammet Kıylı, Velid Mamo’nun evinde görüştüğümüz Ali Kıylı’nın abisi. Türk cemaatinin en zenginlerinden. Suriye’de ilk ruj ve oje fabrikasını kuran işadamı.

Buraya geldiğinde 9 yaşındaymış. Her şeyi dün gibi hatırlıyor. Söylediğine göre 1926 yılında köylerine Konyalı bir imam gelmiş. Hacı Ali Kursi adındaki bu din adamının ağabeyi İstiklal Mahkemesi’nce idama mahkum edilince o da tası tarağı toplayıp Hatay’a kaçmış. Muhammet Bey, imamın çok softa olduğunu söylüyor: "Çünkü, o gelmeden önce kızların elini sıkardık, düğünlerde kadın erkek birlikte oynardık, kaç göç yoktu bizde." Ali Kursi geldikten sonra yasaklar başlamış ve onun kuralları zaman içinde bir yaşam tarzına dönüşmüş. Kadınlar toplumdan silinmiş. 1939’da da köy ahalisinin bir kısmı imamın öncülüğünde Şam’a gelip yerleşmiş.

Muhammet Bey, Suriye’ye ilk geldiği yılları şöyle anlatıyor: "Altımızda şalvar, sırtımızda cepken ve cüppe, başımızda sarıklı fesle geldik buraya. Bir de baktık ki bizden başka bu kıyafetleri giyen yok. Şamlıların çoğu jilet gibi pantolon, kruvaze ceket giyiyor. Şık kravatlar, melon şapkalar takıyor. 15-16 yaşında, bir gün camiye girip namaza başladım. Bittiğinde dönüp bir baktım ki cemaat ardımda saf tutmuş. Beni o kıyafetle imam zannetmişler! Biz yukarıda Dağ Mahallesi’nde kızların yüzünü göremiyorduk. Ama Şam’ın kızları allıkları, rastıkları, sürmeleri çekip, elmas gibi parlayarak dolaşıyordu. Sinemaya, tiyatroya gidiyorlardı erkeklerle. Bir ilaç fabrikasında çalışmaya başlamıştım. Hafta sonları sinemaya gitmek ister, molla kıyafetime gülmelerinden korkardım. Babamdan gizli bir takım elbise yaptırdım. Elbiseyi bir çantaya koyup hafta sonları sinemaya gider, arkadaşımın evinde kıyafet değiştirirdim."

Ali Kıylı, Muhammet Bey’i göstererek, "Abim bana bir takım elbise yaptırmıştı. Daha üstüme bile giymek nasip olmadan babam yakaladı. Makası eline alıp pantolonu kesti. Ceketi zor kurtardık" diyor.

Muhammet Bey, bunun üzerine lafa giriyor: "Buradaki son Osmanlı’yı görmek ister misiniz? Adı da Osman Kıylı. Babamız. Demin adı geçen yasakçı adam."

NAKŞİ TERZİNİN MÜRİDİ YOK

Şam’daki Dağ Mahallesi’nin ortasına dükkan açan terzi İbrahim Bayraktar’ın (siyah sarıklı) ailesi Kastamonu’dan. Ünlü Kıbrıslı Şeyh Nazım Kıbrısi’nin müritlerinden. Cüppe de dikiyor, ceket de; pantolon da dikiyor, şalvar da. Mahallenin genç imamı Osman Gadet’i de (beyaz sarıklı) yanına çekmiş. Aralarına sonradan Müslümanlığı seçen Abdullah Hans’ı (en solda) alıp bir üçlü oluşturmuşlar. Nakşiliği yaymaya çalışsalar da mürit bulamamışlar. İbrahim Bayraktar içten bir adam. Şapkalı gençlerle birlikte fotoğraf çektirmeyi hemen kabul ediyor.

Yorumları Göster
Yorumları Gizle