"Mehmet Yaşin" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Mehmet Yaşin" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Mehmet Yaşin

Eğrikapı’da zaman

Bu kez uzaklara gitmedim, yakında olduğu için hep ihmal ettiğim ‘şehirlerin şehri’ İstanbul’da gezindim. Bin yıllık surların içinde, yoksul sokak aralarında, az bilinen rivayetlerin, söylencelerin peşine takılıp, şimdiki zamanda geçmiş zamanı yaşadım.

Bir okurumdan gelen elektronik postada özetle şunlar yazıyordu: ‘Anlattığınız uzak adresler iyi hoş da, burnumuzun dibindeki dünyanın en eski kenti İstanbul’da hiç mi yazılacak bir şey yok?..’ Doğru söze ne denir!.. Yazılarıma bir göz atınca, gerçekten de içinde yaşayıp durduğum, ‘şehirlerin şehri’ İstanbul’a çok az değindiğimi fark ettim.

Yazmaya nereden başlayayım diye, İstanbul Belediyesi Kültür İşleri Dairesi’nin hazırlattığı, küçük ama çok kıymetli kitapçıkları karıştırırken ‘Eğrikapı’ gözüme çarptı. Topu topu 30 sayfa olan kitapçığı bir solukta okudum. Ve hafta sonunda, köşede kalmış bu semte gitmeye karar verdim.

Yola çıktığımda baharı anımsatan pırıl pırıl bir gün İstanbul’u sarıp sarmalamıştı. Cibali’yi, Balat’ı, Fener’i, geçtikten sonra Ayvansaray’da bulduğum ilk aralıktan sola sapıp, surların içine girdim. Dükkanının önünde hediyelik eşya satan bir esnafa Eğrikapı’yı sordum. ‘Sağdan dümdüz tırman’ dedi. Biraz ilerleyince karşıma ‘Ayia Zoni’ ayazması çıktı. O an anladım ki bu gezi epey ‘dur-kalklı’ bir gezi olacaktı. Ayazma’yı geçip, dar sokaktan yoluma devam ettim.

Sokakların iki yanına sıralanmış bakımsız evler, buradaki yoksul yaşamlar hakkında ipuçları veriyordu. Mahalleli bu yoksulluğu, renkli duvarlarla örtmeye çalışmıştı. Evlerin çoğu ayva sarısı, vişne çürüğü, çağla yeşili, çingene pembesine boyanmıştı. Pencerelerin arasına gerilmiş iplerdeki çamaşırlar, lodosla oynaşıyorlardı.

KAPININ ADI

Yol tırmandı, tepeye vardı ve beni Eğrikapı’nın önüne getirdi. Bizans’ın kara sularının Galata tarafındaki bu kapıda, gördüğüm kadarı ile bir eğrilik yoktu. Aslında bu ad kapının eğriliğinden gelmiyordu. Kapının adı Bizans döneminde ‘Porta Kaligaria’ idi. Yakınında bir askeri ayakkabı (kaliga) imalathanesi bulunduğu için bu ad verilmişti. Evliya Çelebi, fetihten sonra Anadolu’dan gelen Eğirdirlilerin bu semte yerleştirildiğini, ‘Eğri’ adının buradan gelmiş olabileceğini belirtiyordu. Bazı kaynaklara göre ise bu isim, buradan şehre giren dar yolun, kapının neredeyse önünde duran türbenin etrafında dolaşmak zorunda kalmasından kaynaklanıyordu. Yolun eğrilmesine neden olan türbe, rivayete göre Arapların 674-678 yıllarında Konstantinapolis’e yaptıkları ilk saldırılar sırasında, tam burada ölen Hazreti Hafız’a aitti. Kapının dışına çıktım. Anayola kadar uzanan sokağın iki yanı mezarlarla doluydu. Kimi yeni, kimi Osmanlı’dan kalmaydı. Sahabe (peygamberi tanımış olanlar) kabirleri ise demir parmaklıklarla koruma altına alınmış, çiçeklerle süslenmişti.

XI. Konstantinos Dragases, sonraları Bizans’ın düşüşünün tarihini yazacak olan arkadaşı Georgios Phrantzes tarafından, sağ olarak en son bu kapının önünde görülmüştü. Phrantzes’in anlattığına göre, 28 Mayıs 1453’ün akşam saatlerinde, İmparator Ayasofya’ya yaptığı son ziyaretten sonra kısa bir süre Blakhernai Sarayı’nda mola vermişti. Konstantinos burada hane halkıyla teker teker vedalaşmış, yapmış olabileceği herhangi bir kabalıktan dolayı kendisini bağışlamalarını istemişti. Sonra saraydan ayrılıp, at üstünde Eğrikapı’ya gelmiş ve son saldırıya hazırlanan Osmanlı ordusunun seslerini dinleyebilmek için, yakındaki burçlardan birine çıkmıştı. Daha sonra tekrar atına binip ordugaha doğru gitmişti. İmparator, ertesi sabah şehri savunurken ölmüştü.

Mezarlığın duvarına oturup, bundan 541 yıl önce, kapının çevresinde olanları düşlemeye çalıştım. Bu kısımda surlar daha alçak olduğu için, en kanlı çatışmalar oturduğum yerin etrafında meydana gelmişti. Osmanlı saldırmış, Bizanslı karşı koymuş, karşımda duran surların üstünde göğüs göğüse dövüşler olmuş, dökülen kanlardan oluşan dereler, oluk oluk Haliç’e akmıştı. Şimdi ise çevrede yüzlerce yıllık bir yorgunluk ve sessizlik vardı. Sadece lodosun ıslığı duyuluyordu. Gerisin geri dönüp, bir zamanlar geçit vermeyen kapıdan tekrar içeri süzüldüm.

HAZRETİ EYYÜB’ÜN ÖLÜMÜ

Bura sakinleri, boynunda fotoğraf makinesi ile dolaşan bir Türk’e alışık değillerdi anlaşılan. Peşimden koşturan çocuklar, turist olduğumdan emin, ‘hello hello’ diye beni selamlıyorlardı. Onları bozmamak için, turist rolünü oynayıp, ben de onlara ‘hello’ diye karşılık veriyordum. Yerli gezginlerin hiç uğramadığı bu dar ve yoksul sokaklarda, yabancıya da pek rastlanmıyordu aslında. Eğrikapı kendi kendine bir semtti.

Sahabeden Eba Eyyüb Ensari’nin bu yoksul sokaklarda, Bizanslılar tarafından taşlanarak öldürüldüğü bilinseydi, buraları merak edenlerin sayısı acaba artar mıydı? Evliya Çelebi’ye göre bu ölümün öyküsü şöyle gelişmişti: ‘Eba Eyyüb, Emevi Muaviye zamanında Eba Eyyüb Mesleme ile birlikte iki kez Konstantinopolis’e sefer düzenlemişti. İlkinde Şam’a zengin ganimetlerle dönmüş, ikincisinde Galata’yı fethetmiş, İstanbul’u tam alacakken Ayasofya’da ibadet etmek şartıyla barış yapmayı kabul etmişti. Eba Eyyüb, Ayasofya’da namazını kılıp dönerken, Eğrikapı’da kafirlerin attıkları taşlarla ölmüştü...’ Bazı kaynaklar ise Eba Eyyüb Ensari’nin ölümünün ishalden olduğunu belirtiyorlardı. Bu küçücük semt bir çok cami, çeşme, ayazma, kilise, sahabe kabri, tekke barındırıyordu ki, insan hangisini gezeceğini şaşırıyordu. Ben tercihimi, Haliç boyunca en ‘anıtsal’ Türk yapısı olan İvaz Efendi Camii’nden yana kullandım. Bazı kaynaklar bu camiyi Sinan’ın yaptığını söylüyorlardı. Bazıları ise bu caminin mimarının, Sinan’ın kalfalarından biri olduğunu öne sürüyorlardı.

III. Murad döneminde, İstanbul’un Başkadısı olan İvaz Efendi, camiyi eski Blakherna Sarayı’nın teraslarının birinin üstüne yaptırmıştı. Bu caminin mihrabı 16. yüzyıla ait İznik çinileri ile süslenmişti. Caminin bulunduğu terastaki bir delikten, merdivenle sarayın temellerine iniliyordu. Buraya Anemas Zindanları adı veriliyordu. Bu zindanlarda çeşitli zamanlarda altı Bizans imparatoru hapsedilip, işkence görmüştü. O karanlık dehlize inip, John Freely’nin ‘çok etkileyici’ dediği bodrum katlarını görmeye bir türlü cesaret edemedim.

Sonra tepeye doğru tırmanışa devam ettim. Hava güzel, günlerden pazardı ama etrafta kimseler görünmüyordu. Koşuşturan birkaç çocuk, bir kahvede masa başında kağıt çeviren dört kişi, pencereden Haliç’e dalgın dalgın bakan bir yaşlı kadın, bir de arabasının kaputunu açıp motorla uğraşan birisi... Gördüklerim bu kadardı. Eğrikapı’da oturanlar, geçmişte burada olup bitenden haberdar mıydı acaba diye düşündüm?.. Örneğin dünyanın en büyük elmaslarından birinin, Tekfur Sarayı’nın yakınındaki çöplükte bulunduğunu biliyorlar mıydı? Bu elmasın bulunuşu hakkında Raşit Tarihi’ne şu kayıt düşülmüştü:

KAŞIKÇI ELMASI

‘1699 yılında Eğrikapı çöplüğünde dolaşan bir baldırı çıplak yuvarlak bir taş bulur. Bunu bir kaşıkçıya götürür, üç tahta kaşıkla değiştirir. Kaşıkçı da bu taşı kuyumcuya 10 akçeye satar. Kuyumcu taşı arkadaşlarından birine gösterir. Kıymetli bir elmas olduğu anlaşılınca diğeri sus payı ister. Kuyumcu para vermeyince aralarında kavga çıkar ve mesele kuyumcubaşıya akseder. Kuyumcubaşı kavgacılara birer kese akçe verip taşı alır. Fakat bu sefer olayı sadrazam Köprülüzade Fazıl Ahmet Paşa duyar. Taşı kendisi için almaya hazırlanırken mesele padişaha akseder. Taş, IV. Mehmed tarafından saraya getirtilir ve elmastraşına verilir. Taş işlenince ortaya 48 kıratlık nadide bir elmas çıkar...’ İşte Topkapı Sarayı’nda tüm dünyanın hayranlıkla izlediği, tüm kadınların rüyalarını süsleyen ‘Kaşıkçı Elması’ bu elmastı.

Aradığım Tekfur Sarayı’nı, semtin tepesinde buldum. Theodosius surlarının ayakta kalan son kesitinin ucundaki Bizans sarayı, on üçüncü yüzyılın sonlarından kalmıştı. Demir kapısında kocaman bir asma kilit sallanıyordu.

John Freely sarayı şöyle anlatmıştı: ‘Bütün saray ama özellikle de sarayın cephesi, kırmızı tuğla ve beyaz mermerden geometrik desenlerle ince ince bezenmiştir. Bu bezeme Bizans mimarisinin son döneminin tipik özelliğidir...’ Ben içeri giremediğim için bu bezemeleri göremedim ama Bizans’tan kalma bu güzelim sarayın, ilgisizlikten ve bakımsızlıktan hızla harap olduğuna şahit oldum. Böylesine kıymetli tarihi eserin bir köşede unutulmasına akıl sır erdiremedim.

Sarayın hemen bitişiğindeki halı sahadaki kalabalık ilgimi çekti. İnsanlar ellerinde büyükçe kutularla bu sahaya akın ediyorlardı. 50 kuruş ödeyip içeri girince, kendimi güvercin pazarının tam ortasında buldum. Kalabalığı görünce İstanbul’da bu kadar güvercin meraklısı olduğuna şaştım kaldım. Kimi güvercini eline alıp kanatlarına, kursağına, gagasına bakıyor, kimi bacağına ip bağladığı güvercinine takla attırıp marifetini gösteriyor, kimi de erkek güvercininin damızlık marifetlerini anlata anlata bitiremiyordu. Sahada güvercinlerden başka yem satanlar, ilaç satanlar, çaycılar, seyyar kebapçılar da alışverişe renk katıyorlardı. İstanbul’un bilmediğim bir yüzünü daha görmüştüm.

Acemi acemi çıktığım yokuştan, bildik biri olarak indim. Girdiğim aralıktan geçip, Ayvansaray sahiline vardım. Karşımda bu kez başka bir tarihi eseri, Galata Köprüsü’nü buldum. Üstünde onca hatıra ile, hiçbir yakayı birbirine bağlamadan, öyle işe yaramaz bir halde duruyordu. Bir banka oturup düşündüm. İstanbul’un ortalık yerinde, asırlık surların arkasına saklanmış sokaklardaki bu rivayetleri, bu eskimiş tarihi, bu yoksul yaşamı, bu bambaşka İstanbul’u kaçımız biliyordu?..
X