14. Randevu

Güncelleme Tarihi:

14. Randevu
Oluşturulma Tarihi: Aralık 17, 2011 23:24

Türsak’ın (Türkiye Sinema ve Audiovisiuel Kültür Vakfı) gerçekleştirdiği ve yılın son film festivali olan ‘Randevu İstanbul’ bu yıl 14’üncü yaşını kutluyor. Öğrenci bilet fiyatlarının 5, tam bilet fiyatlarının ise 6 lira olduğu filmler 16-22 Aralık arasında Beyoğlu Cinemajestic, Cinebonus Maçka G-Mall ve Fransız Kültür Merkezi’nde izlenebilecek.

Vanessa Redgrave’in oyunculuğunun konuşulduğu Ralph Fiennes’ın ilk yönetmenlik denemesi ‘Koryalanus Faciası’, Roland Emmerich’in ‘Shakespeare bir düzenbaz mıydı?’ sorusunu sorduğu ve oldukça tartışılan filmi ‘Anonim’, Naomi Kawase’nin Cannes Film Festivali’nde yarışan ‘Gölge’si ve Chantal Akerman’ın Fransa’da Ocak ayında vizyona girecek olan yeni filmi ‘Budala Almayer’ festivalde gösterilecek filmlerden sadece birkaçı. Festivalde ön plana çıkan diğer filmlere gelince...

DOKUNULMAZLAR

Eric Toledano’yla Olivier Nakache’ın yönetmenliğini yaptığı ‘Intouchables’ (Dokunulmazlar) festivalin en iyi filmi olmasa da sinema dünyasında en çok konuşulan filmi. Gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanan film bundan sadece altı hafta önce Fransa’da vizyona girdi ve şimdiden 13 milyon Fransızı etkisi altına aldı. 14. Randevu’nun ‘Açılış Filmi’ ya da ‘Gala İstanbul’ bölümü yerine ‘Avrupa Ekspresi’ bölümünde gösterilecek olan ‘Intouchables’ı görmek için Almanlar ocak, İspanyollar ise mart ayına kadar beklemek zorundalar...
İşe alınmayacağını bildiği halde bir imzaya ihtiyacı olduğu için Paris’in Saint Germain semtinde bir malikaneye iş görüşmesine gelen göçmen Driss’i Fransız televizyonunun sevilen komedyenlerinden Omar Sy canlandırıyor. ‘Intouchables’da birbirinden sıkıcı, aptal adayla görüşen ve geçirdiği bir kaza sonucu boynundan aşağısı felç olan varlıklı aristokrat Philippe rolünde ise Cesar ödüllü oyuncu François Cluzet var.
Geçirdiği bir yamaç paraşütü (paragliding) kazası sonucu felç olan Philippe klasik aristokrat karakterlerden daha farklı, daha gerçekçi bir adam. Hayata bağlı, yaşamayı seven Philippe klasik müzik, şiir, güzel sanatlar ve zor sporları seviyor. Driss ise eski ‘zevk’lerinden vazgeçmek istemeyen bir adam... Film ne kadar fiziksel engellilerin zor yaşamına, yoksulluğa ve ırkçılığa değinse de bir komedi filmi olduğunu asla unutmuyor...
Philippe nasıl fiziksel engeller yüzünden kendini hapsedilmiş hissediyorsa, Driss de sosyal engeller yüzünden kendini hapsedilmiş hissediyor. Bu engeller ve hapsedilmişlik duygusu farklı yaş, ırk ve statüden gelen iki adamın arkadaş olmalarını sağlayacak ve bu iki adam birbirlerinin hayatını renklendirdikleri gibi ufuklarını da açacak...
Amerikan Variety dergisinin ırkçı bir film olduğunu iddia ettiği ‘Intouchables’ Fransız eleştirmenlerin çoğunluğu tarafından beğenildi. Driss karakterinin filmin sonuna doğru patronuna benzemeye başlaması ise Variety dergisi ve diğer eleştirmenlerin önemli bir noktaya değinmiş olabileceklerine işaret ediyor... Yine de küçük bütçesine rağmen altı haftalık kısa bir süre içinde Fransa’da bugüne kadar en çok seyredilen 5. film olma başarısını gösteren ‘Intouchables’ Fransızları ruhundan yakalayan bir film.
Farklılıklarının zenginlik olduğunu düşünen Fransız halkının farklı toplumlardan gelseler de bir arada yaşayabileceklerini simgeleyen bu filme sahip çıkmaları aynı zamanda Ulusal Kimlik tartışmalarına verilebilecek en güzel cevap niteliğinde. Peki Fransız politikacıları bu filmden bir ders çıkarırlar mı dersiniz? Fransız halkını daha iyi anlayabilmek için görülmesi gerektiğini düşündüğüm ‘Intouchables’ı kucaklayan Fransızlardan biri de Nicolas Sarkozy oldu... Bu Çarşamba günü Sarkozy’nin Elysees Sarayında öğlen yemeğine davet ettiği film ekibine işi olduğu gerekçesiyle katılmayan tek kişi ise Omar Sy’di...

ÖZGÜR ADAMLAR

‘Cesar ödüllü Tahar Rahim ve Michael Lonsdale’in başrollerini paylaştıkları ‘Les Hommes Libres’ (Özgür Adamlar) Ismael Ferroukhi’nin ikinci filmi. 1942 yılında Paris Naziler tarafından işgal edilirken 100 bin Cezayirli işçinin Fransa’da çalıştıkları da, Büyük Paris Camisi’nin Musevileri toplama kampları ve olası ölümlerden kurtardığı da bu filmin hatırlattığı gerçekler arasında... ‘Les Hommes Libres’le Fransa’da ilk defa bir Müslüman yönetmen Yahudi Soykırımı hakkında film yaparken insan olmanın erdemlerini de beyazperdeye taşıyor. Bugün birbirlerine düşman gösterilmek istenen Müslümanlarla Musevilerin aslında kardeş oldukları ve kültürlerinin birbirine çok yakın olduğunun hatırlatılması da yine İsmael Ferroukhi’nin sayesinde... ‘Les Hommes Libres’, barış, kardeşlik ve insanlık adına yapılmış iyi bir film.

SİYAH EKMEK

Hesaplaşmanın bitmediği bir yer ve zamandayız. İspanya’nın Katalan bölgesinde sivil savaştan sonraki yıllar... Emili Teixidor’un romanından uyarlanan ve Agusti Villaronga’nın yönettiği ‘Siyah Ekmek’ (Pa Negre) korkunç bir cinayetle başlıyor. İşlenen cinayet kasaba halkıyla polisin ideolojik çekişmelerini su yüzüne çıkarıyor ve bizler yetişkinlerin çocukları masum hayatlarından ne kadar kolay koparabildiklerine tanık oluyoruz...
Komünist ve cumhuriyetçi sempatizanı baba çocuğunu ve ailesini geride bırakıp Fransa’ya kaçmak zorunda bırakılıyor. Geceleri uyuyamayan, kapıları dinleyen, hayatın gizlerini gerek ormanda, gerek karakolda, gerekse evde tek başına çözmeye çalışan Andreu sadece 11 yaşında. Andreu’nun gözünden yetişkinlerin dünyasını ve ülkesinin çürümekte olan ahlak değerlerini izlediğimiz ‘Siyah Ekmek’ filmi İspanya’nın bu yılki Oscar adayı.
Dört oyuncusuna ve yönetmenine Goya ödülü kazandıran ‘Pa Negre’ en iyi film ödülü de dahil olmak üzere toplam 9 dalda kazandığı Goya ödülüyle İspanya’da 2011’in filmi. Ağır bir atmosferde, sefil, karanlık ve hoyrat hayatları anlatan ve fantastik öğeleri de taşıyan bu melodramatik film zaman zaman dengeleri tutturmakta zorlansa da küçük başrol oyuncuları Francesc Colomer ve Marina Comas’ın başarısıyla akıllarda kalıyor. 9 Goya ödülü ve İspanya’nın bu yılki Oscar adaylığına rağmen ‘Siyah Ekmek’in Pedro Almodovar’ın önümüzdeki günlerde ülkemizde vizyona girecek olan ’La Piel Que Habito’ filminden daha yenilikçi, ya da daha iyi bir film olduğunu söyleyebilmek ise oldukça zor...

MARİLYN İLE BİR HAFTA

1956 yazı, İngiltere. Projenin adı ‘The Prince and the Showgirl’. Filmin sahibi, yönetmeni ve başrol oyuncusu İngiltere’nin yetiştirdiği büyük dehalardan Sir Laurence Olivier. Uçaktan inmesi beklenen kadın ise meslek hayatının zirvesinde olan ve sadece Amerikalıları değil, bütün dünyayı da etkisi altına almış, zamanının en ünlü ve en arzu edilen kadını, oyuncu ve yıldız Marilyn Monroe...
Eton ve Oxford mezunu 23 yaşındaki film öğrencisi Colin Clark (Eddie Redmayne) ne pahasına olursa olsun Sir Laurence Olivier’nin yeni filminde çalışmak istiyor ve Olivier’nin asistanı olarak ‘The Prince and the Showgirl’ filminin kadrosuna alınıyor. Film için İngiltere’ye gelen Marilyn Monroe ise ünlü oyun yazarı Arthur Miller’la henüz yeni evlenmiş. Miller’ın ülkeden gitmesiyle İngiltere’deki hayata adapte olmaya çalışan Marilyn, Colin Clark’ın kendisine yardımcı olmasına karar veriyor.
Clark’ın Marilyn Monroe’yla geçirdiği bir haftayı anlatan filmi izlemeye başladıktan kısa bir süre sonra bir yıldızlar geçidinde olduğunuz hissine kapılıyorsunuz. Simon Curtis’in Colin Clark’ın anılarından yola çıkarak yaptığı ‘My Week with Marilyn’de İngiliz tiyatro ve sinemasının en ünlü isimlerinden Kenneth Branagh, Judi Dench, Emma Watson, Dougray Scott, Dominic Cooper, Julia Ormond, Simon Russell Beale, Zoe Wanamaker ve Derek Jacobi rol alıyorlar.
‘My Week with Marilyn’ filmi Oscar ödülünün iddialı adaylarından biri olarak lanse ediliyor. Efsanevi yıldızı canlandıran Michelle Williams’ın ise bu rolle üçüncü kez Oscar’a aday gösterileceğine kesin gözüyle bakılıyor. 14. Randevu Film Festivali’nde gösterilecek olan filmde Michelle Williams’ın efsanevi yıldıza tıpatıp benzediğini söylemek de, Williams’ın Marilyn’i taklit ettiğini söylemek de imkansız. Genç oyuncu daha zor olsa da Marilyn’i anlamaya çalışıyor ve oyuncuyu bütün ruh halleriyle ekrana taşıyor. Dublör kullanmayan Williams dans ettiği gibi şarkıları da kendi söylüyor.
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!