GeriKelebek Kuşların babası uçtu gitti
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Kuşların babası uçtu gitti

Abone Olgoogle-news

Kuşların sadece ressamı değil, aynı zamanda babasıydı. Bir yandan resmederken, bir yandan da sevip, bakıp, koruduğu kuşlarla Meriç nehrinin Filibe kıyılarında küçücük bir çocukken kurduğu ilişkiyi, ömrü boyunca hiçbir şeyle değişmedi. Hayatı Kemalettin Tuğcu öykülerini aratmayacak trajediler ve sıkı bir serserinin kurgulanmış günlüğüyle yarışacak maceralarla geçen Salih Acar, geçtiğimiz hafta tüm kuşlarını yetim bırakarak, insanlarını pek sevemediği bu dünyadan göçtü. Umarım, kıskandığı kuşlarınki gibi bir göç olmuştur bu. O ki, yaşamaya çabaladığımız hayatları da kuşların göçlerine benzetirdi; bir yerlere doğru uçuyorduk hepimiz, bu uçuşu uzun süre devam ettirip hedefine varabilenler oluyordu, varamayanlar oluyordu. Bulgar göçmeni bir tabelacı olarak kalıp ömür boyu vitrin camlarına yazı yazmak da vardı belki kaderinde, ama hayır, o Türk resim tarihine geçti. Ne mutluydu hedefe erişebilenlere! Bulgaristan'ın Filibe şehrinde, Meriç nehrine bakan küçük bir evde, 1927 yılında doğar, Salih Kázım Ademof. Doğduğunda, bir zamanlar varlıklı bir tütün tüccarı olan babası çoktan sıfırı tüketmiş, dolayısıyla evden çok kulübeye benzeyen bu mekanda, uzun yıllar peşini bırakmayacak bir sefalet karşılamıştır onu. Gözünü açtığı andan itibaren Meriç'in suyuna, balıklarına, üzerinde uçan kuşlara, toprağında yaşayan böceklere tutulur. Oyuncak, top nedir bilmez. Çimenlere uzanıp saatlerce kuşları izleyen küçük çocuk, göçleri gecikince üzülür, fırtınalı havalarda nerede barınacaklarını düşünerek hüngür hüngür ağlar. Tutabildiklerini ise eve getirip besler. ‘‘Çayka’’ları (Deniz kırlangıcı) çok sevdiği için babası onu Çayka diye çağıracaktır.Ancak bu mutlu günleri, yedi yaşındayken geçirdiği bir çocukluk kazasıyla sonlanır (Her zaman atladığı duvar, bu kez kalleşlik eder). Kırılan sol bacağı, cahil ailesi ve komşuların soğanlı, sarmısaklı ‘‘tedavi’’leriyle çürümeye yüz tutar. Hastaneye götürüldüğünde artık çok geçtir. Yedi yaşından başlayarak, tam üç yılını, Varna'da bir hastane odasında geçirir. Pranga gibi iki kalasla bağlı omuzları ve başı aşağıda, kum torbası bağlanmış bacakları yukarıda yatarak. Her gün, o gün bacağının kesileceği korkusuyla uyanarak. Üstelik o giderken annesinin saçından üç teli bir kibrit kutusuna koymayı ihmal etmemesine rağmen ailesi onu bu üç yıl boyunca bir güzel unutmuşken. Hemşireler yatak komşusu, varlıklı Rus prensi Maksim'e gösterdikleri ihtimamı, ondan hep esirgerken. Kendi güzel yazısı dururken, onun kargacık burgacık yazısını pohpohladıkları için, yazmaya, okumaya küstüğü gibi, insanlara da orada küser. (Hayatı boyunca insanlarla da barışmaz, iki akademi bitirmesine rağmen, okuma yazmayı da bir türlü beceremez). Bu üç yıl boyunca yegane dostları, hastane penceresinden seyrettiği deniz, vapurlar ve özellikle kuşlar olur. STALİN RESİMLERİYLE BAŞLADIKesilmekten kurtulan ama sakat kalan bacağıyla eve döndüğünde de mutlu günler beklemiyordur onu. Daha aylarca alçıda kalacak, yatmaktan oluşan yaraları kollarını çürütecek, demir bacak ve koltuk değnekleriyle cebelleşecektir. Okula hiç alışamaz, hatta nefret eder; sevdiği dersler müzik ve resimden ibaret olunca, liseyi bitirmeyi de başaramaz. Bunlardan kurtulduğunda gelen ise İkinci Dünya Savaşı günlerinden başka bir şey değildir. Mısır koçanından yapılmış ve karneyle dağıtılan ekmekler karnını hiç doyurmaz. Ama belinde tabancası eksik değildir. Çünkü, pek anlayamayasa da fakir ve zengin farkı kalmayacağına inanıp Komünist Parti'ye girmiştir. Trenler bombalanır, çatılara arabalar konar, havadan el kol parçaları düşerken, afişleri çizmek onun işidir. Bir de Stalin resimleri yapmak! Savaştan sonra partide giderek uzayan kara listeler, politikanın acımasız yüzü, onu sık sık doğaya kaçma isteğiyle kıvrandırmaktadır. Sanat konuşmaları yaptığı arkadaşlarının da etkisiyle, resmin ona müthiş bir heyecan verdiğini keşfeder. 1945 yılında resim okumak üzere Sofya yolundadır. Ama Güzel Sanatlar Akademisi'ne girmek öyle kolay değildir. Binlerce öğrenciyle birlikte bir ay boyunca sınavlara girer, bu arada lokanta artıklarıyla beslenir (Bu konuda acayip yöntemler geliştirmiş, ama ağzına attığı her lokma açlığını bastırırken ona büyük acılar vermiştir), hemşirelerin resimlerini yaparak hastanelerde ısınır, tren istasyonlarında, bazen okulun bahçesindeki antik küpün içinde uyur. Sonunda Fresk bölümüne kaydolmayı başarır. Bu bitli günlerde, yeteneğini kullanıp sahte ekmek karnesi yaparak karnını doyurması da vakayı adiyedendir. Ama en azından akademide büyük sanatçılarla tanışmak ruhunu doyurmaktadır.Yaz tatillerinde konserve fabrikalarında, tütün depolarında, yol inşaatlarında, bataklık kurutma işlerinde çalışır. Ama yeteneği de para kazandırır ona; mesela hamallık yaptığı bir fabrikada ressam olduğunu öğrenirler. Derhal müdüriyete çağırılır ve üç metre büyüklüğünde bir Stalin portresi yapmasını isterler. Ardından Lenin, Tito, Dimitrov, Mao, Marks, Engels ve parti önderleri gelecek, topal ayakla hamallık yapmaktan en azından bir süreliğine kurtulacaktır. Bir süreliğine, çünkü ailesinin Türkiye'ye göç isteği, ilk onu İstanbul yollarına düşürecek, Komünist Parti'yle ilişkisi nedeniyle sürekli sorgulandığı Edirne'deki zorunlu ikametinde de aylarca açlık çekecektir. İşte 1951'deki o günlerden birinde, yine Meriç'in sularına bakarak ‘‘insanlardan vazgeçer.’’ Kendini suların derinliklerine tam atacağı sırada bir ördek sürüsü başını sudan kaldırıp sonsuzluğa doğru uçmaya başlar. Bu kanat çırpış, içinde bir şeyleri değiştirir: ‘‘Ne diye insanlarla uğraşıyorum?’’ diye düşünür, yalnızca doğayla içiçe olmaya karar verir. İstanbul'da Güzel Sanatlar'a girişi de hiç kolay olmaz. ‘‘İyi bir ressam ama kötü bir yönetici ve hayatta rastladığım en duygusuz insanlardan biri’’ olarak tanımladığı Zeki Faik İzer, onu almamak için elinden geleni yapar. Uzun bir inatlaşma ve hukuk mücadelesi sonucu girebildiği akademiyi, Türkçe ve okuma-yazmayla olan sorunları yüzünden güçlükle bitirir. Bu arada boyacılık, balıkçılık, tabelacılık, fuar pavyonları vs. yaparak geçinir. 1955'te ilk sergisini açar. Ama ne yapacağını pek bilemez, o yüzden de daha çok fresk, grafit, tahta oyma, heykel, vitray, mozaik sergisi olur bu. Bir dönem genelev kadınlarını resimler (Böylece ‘‘seks durumu’’nu da halleder). Arayış içindedir. Bu arada kıyılarda dolaşmayı, kuşları izlemeyi hiç bırakmamıştır. Hep çaykaları, o tatlı deniz kuşunu aramaktadır gözleri. Nerede bir çayka görse, aynada suratını görmüş gibi olur. Bir böcek görünce çok utanır! Ne kadar çirkin olduğunu düşünür; elbiselerle, don gömlekle. Saç boyası, şampuan mampuan, kokular. Yine sorar: ‘‘İnsan dediğin nedir ki, nesini çizeyim onun?’’ Sonra farkeder; yüreğini coşturan, gözlerini çakmak çakmak parlatan, yaşadığı dünyadan onu uzaklara götüren sadece kuşlardır. Hep kıskanmıştır kuşları. Özellikle yaban olanlarını. Onları resmetmeye başlar. Tablolarında binlerce kuş, kıvrak bedenleri, estetik, yer yer nakışsı hareketleri, kanatlarını ritmik vuruşlarıyla birer şiir olurlar. Türkiye doğasındaki kuşlar giderek azalır ama onun kuşları azalmak bilmeksizin üreyip durur. (Kuş ressamı diye tanınır, kuşların babası da olur aynı zamanda ama bir dönem onları vuran avcı da!) İnsanları tanıdıkça havyanları daha çok sever. Yüzü kızaran tek hayvandır insan ve buna ihtiyacı vardır belki de...Türkiye'nin pek çok yerine resimleriyle ulaşır. Evlere en çok giren ressam olur. Sergi açtığı salonlar, bir anda kuşlarla dolar hep. Bu arada Belkıs girer hayatına ve gerçek kuşlar! Bebek yokuşundaki evlerinin bahçesinde dört köpek, 25 güvercin, kerkenez, atmaca, doğan, kartal, baykuş, ördek, angut, çamurcun, yeşilbaş, tavus, saka gibi aile fertleriyle birlikte yaşarlar. Nesli tükenen kelaynakları Türkiye ve dünyaya onlar tanıtırlar. Kuş markalamaya o evde karar verir, markaları, günlerce uğraşıp eliyle yapar. Bütün istediği Türkiye'ye gelen kuşlara dokunmak, sonra da dünyanın dört tarafına uçurmaktır. Manyas'ta markaladığı kuşlardan biri sonradan Mısır'da Krallar Vadisi'nde bulunur. Yaklaşık 10 bin kilometre kanat çırpmıştır. Bu tutku, dünyanın doğa savaşçılarıyla arkadaş olmalarına, 1975'te Doğal Hayatı Koruma Derneği'ni kurmalarına kadar gider.HAYATINDAN UÇAN UÇANAAma felaketler ona yazılmıştır bir kere. 1980'lerin başında ‘‘uçan uçana’’dır. 17 yıllık iş arkadaşı, sevgilisi, karısı, yakın dostu Belkıs, ‘‘tablolarına hapsettiği bir yaban kuşu gibi’’ gider. Onca yıllık birikimi, tablolarıyla birlikte evi yanar, kül olur. Aynı dönemde annesi ölür. Ama ne diyecektir? Savaşa devam. Sevilen kadın bir daha gelmemecesine evi terk etse de; markalanan bir yavru kuş, ayağında bileziği Nil Vadisi'nde ölü bulunsa da...Ölünce cesedinin bir dağın tepesine atılmasını istemiştir. Hiç olmazsa hem bu dar dünyada bir yer kaplamayacak, hem de eti bir işe yarayacaktır. Yaban kuşları başına üşüşüp bir güzel karınlarını doyuracak, böylece o da onlarla özlediği yerlere uçacaktır. Ama olmaz; ölümüne hazırlıksız yakalananlar, Türkiye'nin katı ölüm kurallarının da etkisiyle, istediği gibi bir mezar bulamazlar ona. Zincirlikuyu'dur mekanı şimdi; bir gecekondu mahallesine bakan, yamacında davulların zurnaların çalındığı bir toprak parçası. Her zaman tüm resimlerini, varlığını Doğal Hayatı Koruma Derneği'ne bırakacağını söylemesine rağmen, bürokrasi işlerinden nefret ettiği için bunu da yapamamıştır. 9 Ekim'de başlayacak İstanbul Sanat Fuarı'nda sergilenmek üzere, altı yıldır çalıştığı Ürün Sanat Galerisi'ne gidecek resimlerini de henüz gönderememiştir. Bütün bunlarla ilgilenebilecek, Bulgaristan'da yaşayan yaşlı ablasından başka birini bırakmamıştır geride. Artık yetim kalan kuşları hariç...Bir gün şöyle demişti: ‘‘Beethoven gibi büyük adamlar yine çıkar. Rönesans da gelir. Mısır Medeniyeti de gelir gider. Amerika'yı yıkar, baştan yaparsın. Ama su ve temiz havayı getiremezsin. O yüzden diyorum ki bu gezegene sahip çıkın, elimizde yalnızca o var.’’ Bunu bir vasiyet olarak kabul edin.
False