İstanbul Yazıları

Çocukluk günleri

Vapur Büyükada'ya gelince, iskelenin sağ tarafı hizasından, çamlığın en yüksek noktasına bakarsanız oraya sokulmuş, kârgir, sarı boyalı, yeşil pancurlu bir ev görürsünüz. Bu, ikişer katlı ve yanyana yapılmış iki binadır. Bir harem ve bir selâmlık. Hayatta yalnız kalmak ve dünyaya yüksekten bakmak ister gibi bu evin çamlığa tırmanmış ve sıkışmış halini ve önünde ancak kendisine mahsus olan geniş yokuşunu pek severim.

Ezanî saatle yaşanan bu eski zamanlarda son vapur iskeleye sular kararırken yanaşırdı. Vapurun suların üstünde siyah ve hemen hareketsiz bir gölge gibi süzülerek iskeleye yaklaştığı görülünce evdeki hanımların bahçeye çıkarak selâmlığın arka tarafına gelen sed üzerinde toplanmaları âdet olmuştu. Sarı, yuvarlak, demir bir masa etrafında demir, gösterişli ve rahatsız bahçe iskemlelerine oturarak büyükbabamın gelmesini beklerlerdi.

Bu, hanımların kalbleri daha iyileşerek nazarları daha yumuşadığı, çiçeklerin, hele yaseminlerin kokularını daha çok yaydığı, her şeyin dünyaya en son güzelliğini ve iyiliğini vermeye koyulduğu bir zaman, günün en sevdiğim, en rikkatli anı idi. Artık oyunlarımı bırakır ve bütün dikkat kesilirdim. Hanımlar gözlerinde derin şefkatlerini taşıyarak susarlardı. Ve ruhlar gûya bir sünger kâğıdı gibi dünyadaki bu nazlı havayı ve lezzeti kendilerine çeker, bol bol içerdi.

Sonra sokak kapısının önünde gezinen Hüseyin Efendi memnun bir eda ile: ‘‘Beyefendi geliyor!’’ derdi. Ve büyük babamı istikbal için koşardım. Büyükbabam, beyaz merkebinin (zira o zamanın vokabülerince bu hayvana eşek diyemezdik) üstünde, kapının önünde durmuş olurdu. Merkepten yanındaki uşakla Hüseyin Efendinin yardımlarile, dikkatle, yavaş yavaş inerdi. Her hareketinde mutlaka homurdanır veya inilder gibi bir takım ihtiyarlık sesleri çıkardığından bunlar yaşlı yüzündeki ciddiyeti arttırarak her bir hareketine bir muvaffakiyet ehemmiyeti verirdi. Biraz dinlensin diye, yemeğe gitmeden evvel, burada otururduk. Hanımlar onun hal ve hatırını sorarlardı.

Başımızın üstünde yuvarlak, parlak ve gittikçe koyulaşan gökyüzünde birçok yıldızlar açarak inanılmaz bir güzellik ve bir sihirle parıldamaya başlardı. Ben susardım. Kenan illerinde Yakup ile Yusuf’’un maceralarını gösteren bir takım gravürler vardır. Eğer bunlara bakarak o mukaddes tarih âlemini duymadınızsa ben size bu muhitten aldığım hisleri nasıl duyurayım? Kendimi böyle kudsî bir zaman içinde sanır ve ailemin efradını Kısası-enbiya eşhasile karıştırırdım.

Büyükbabam, gelini olan, ve hep ‘‘akıllı kızım’’ diye çağırdığı annemi pek severdi. Fakat bu evin içinde hem herkes tarafından, hem en çok sevilen ben olduğumu bilirdim.

Büyükbabam her yemekte ilâcım diye içtiği kırmızı şaraptan (zira devir dinin menettiği şeyleri bir başka vokabülerle çağırmağı âmirdi) bana da verirdi. Ve onun sevgisi benim hoşuma giderdi. Zira bana yaşın, tecrübenin, mevkiin ‘‘consecration’’unu vermiş oluyordu. Büyükbabamla küçük annem sözlerimi beğenerek takdir ile gülerlerdi. Ve o zaman boyuma ve yaşıma rağmen aklımın bir hakkı olduğunu duyar gibi olurdum.(...)

(Geçmiş Zaman Köşkleri, Varlık Yayınları, Ocak 1956)

Haberle ilgili daha fazlası: