Gaillac’taki Sultan Süleyman

Güncelleme Tarihi:

Gaillac’taki Sultan Süleyman
Oluşturulma Tarihi: Ocak 24, 2011 00:00

“Muhteşem Yüzyıl” dizisinin yol açtığı tartışmalar süre dursun, Fransa’nın Toulouse kenti yakınındaki küçük Gaillac kasabasında, “Derin Fransa”nın en ücra köşelerinden birinde Kanuni Sultan Süleyman’la karşılaşacağım aklımın ucundan bile geçmezdi. Üstelik bir şatonun zemin katında... Bu yörede benzerlerine pek sık rastlanmayan, Rönesans döneminden kalma bir şöminenin süslemelerinde...

Her yıl olduğu gibi bu yıl da Gaillac’ın “medar-ı iftihar”ı, yalnızca kitap severlerin değil Tar Irmağı boyunca yayılan bağların şarabından tatmak isteyenlerin de uğradığı kitap fuarına çağrılıydım. Eski manastırın avlusunda, şarap fıçılarının yanı sıra uzanan standlardan birinde kitaplarımı imzalıyordum ki, uzun boylu, esmer, yaşlıca bir zat peydahlandı karşımda. Önce kendini tanıttı: M. Charles de Noblet. Sonra, adından da anlaşılacağı gibi, atalarından Jean d’Yversen’in Fransa kralı II. Henri’nin özel elçisi sıfatıyla İstanbul’a gittiğini, Kanuni’nin kendisine sağladığı izin sayesinde yol boyunca hiç güçlük çekmeden kralın mektubunu (Osmanlı’nın düşmanlarıyla barış yapmak niyetinde olmadığı bilgisini içeren) padişaha ilettiğini, bir süre İstanbul’da kalıp Kudüs’te esir alınan Hıristiyanların özgürlüğe kavuşmalarını da sağladıktan sonra ülkesine döndüğünü, döner dönmez de bu unutulmaz yolculuğun anısını yaşatmak için yerel sanatçılardan birini görevlendirdiğini söyledi. Dilersem Jean d’Yversen’in Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkışını ve padişahla yaşadıklarını tasvir eden ahşap kabartmayı görebilirdim. Az ilerde, şimdi kendisinin oturduğu malikânenin şöminesini süslüyordu. Duraksadım bir an, benimle alay ediyor sandım. Oysa hiç de şakacı birine benzemiyordu. Bir Türk yazarının kitap fuarına davetli olduğunu duyunca kalkıp gelmiş, ailesinden miras kalan bir sanat eserini benimle paylaşmak istemişti. Pek kimsenin bilmediği, herkese göstermekten kaçındığı bir eserdi bu, ne de olsa özel bir mekânda, kışın karşısına geçip eşiyle sohbet ettiği ya da kitap okuduğu, çatır çatır yanan şöminenin bir parçasıydı.

KANUNİ’NİN ÖNÜNDEKİ FRANSIZ ELÇİSİ

Dört katlı, sıvası yer yer dökülmüş, cephesindeki tuğlaların devasa pencereleri örten mavi panjurlarla daha da kırmızı göründüğü bir yapının önünde durduk. Giriş kapısı başlı başına bir sanat harikasıydı. Bu yörede gördüğüm tahta oymacılığının en güzel örneklerindendi. Noblet paltosunun cebinden çıkardığı bir deste anahtardan en büyüğüyle kapıyı açtı, avluyu geçip zemin kata girdiğimizde çevreye gelişigüzel yığılmış eski eşyalar çarptı gözüme. Ve çok büyük, kabartmalarla süslü mermer şöminenin üzerindeki ahşap kompozisyon. Ortada, üzerinde siyah pelerin, sağ dirseğini kırmızı bir Türk halısıyla kaplı masaya dayamış sol elinde bir mektup tutan, sakallı ve genç bir adamın portresi vardı. Arkasında da, Doclar Sarayı, kanallar, gondollar ve çan kuleleriyle bir Venedik manzarası. Tabloyu çepeçevre tahta figürler sarmıştı. Yaklaşıp bakınca bu figürlerin başlarında sarık, üzerlerinde kaftan taşıyan Osmanlılar olduğunu hayretle gördüm. Ve soldan sağa doğru, Noblet’nin rehberliğinde, atası Jean d’Yversin’in tabloda tasvir edildiği gibi Venedik’ten yola çıkıp İstanbul’a varışını, huzura kabul edildikten sonra II Henri’nin mektubunu padişaha sunuşunu izlemeye başladım. “Kanuni her zamanki gibi düşünceli ama her zamankinden daha azametliydi. Başındaki uzun serpuşa sarılı burma beyaz tülbentten başka, mavi renk bir tören kavuğu giymiş, kavuğun ön tarafına siyah beyazlı bir tuğ, arkasına sırmalı sorguç takmıştı. Sorgucun üzerindeki elmas ve zümrütler göz kamaştırıyordu. Pencereden vuran ışıkta tahtına bağdaş kurup oturmuş bir Buda heykelini andırıyordu padişah” diye yazsam gerçeğe daha yakın, daha inandırıcı olurdu belki, hem RTÜK yöneticileri de dahil fincancı katırlarını ürkütmezdi. Ama kompozisyonda padişahın giysileri seçilmiyordu ne yazık ki, buna karşılık ellerini dizlerine koymuş, tahtında azametle otururken Fransa kralının elçisine bir hayli yukardan bakışı hemen belli oluyordu. Ve ilginç bir ayrıntı: Huzurdaki elçinin sağ elini, bir güvenlik önlemi olarak, hizmetkârlardan biri tutuyor, protokol gereğince olası bir suikast girişimini önlüyordu. Birinci Murat’ın Kosova’da şehit edilmesinden bu yana uygulanan bir önlemdi bu. Diyeceğim, önümde bir tiyatro sahnesi gibi açılan kompozisyon herhangi bir Doğu yolculuğunu anlatmıyordu yalnızca, Kanuni ve maiyetini tüm ayrıntılarıyla betimlemekle kalmayıp, Fransız özel elçisini yeniçerilerin eşliğinde cuma namazına giden Kanuni Sultan Süleyman’ı izlerken de gösteriyordu. Padişah ve maiyetindeki vezirler at binmiş, kılıç kuşanmıştı. Yeniçeriler, omuzlarında tüfeklerle yayaydı. Birbirini izliyordu sahneler ve Kanuni döneminin İstanbul’u Süleymaniye olması muhtemel bir cami kubbesiyle dört minarenin, selvilerle mezar taşlarının ardından canlanıyordu.

TABLODAKİ AYRINTI ZENGİNLİĞİNİN SIRRI

Peki nasıl oluyor da, 1555’te İstanbul’a gelip Kanuni’yle görüşen Jean d’Yversen’in yolculuk dönüşü Gaillac’lı bir ustaya ısmarladığı bu ahşap yontular gerçeği böylesine yakından, neredeyse tüm ayrıntılarıyla yansıtabiliyordu? Usta, Osmanlı giyim tarzı ve İstanbul hakkındaki bilgilerini nereden edinmişti? Sorumu Noblet şöyle yanıtladı: Gaillac’lı usta büyük olasılıkla 16’ncı yüzyılın ikinci yarısında Fransa’da yayımlanan Nicolas de Nicolay’ın kitabındaki gravürlerden esinlenmiş, İstanbul yolculuğunu tüm ayrıntılarıyla anlatan bu seyyahın tasvirlerinden yola çıkarak Jean d’Yversen’in malikânesindeki şömineyi süslemisti. Ve, İstanbul görüntülerini, padişahla yeniçerilerin yer aldıkları sahneleri İnebahtı Savaşı’nın tasviriyle noktalamıştı. Sokullu’nun bir elçiye “Siz bizi İnebahtı’da yenmekle sakalımızı kestiniz, oysa biz sizden Kıbrıs’ı almakla kolunuzu kestik. Kesilen sakal eskisinden daha gür çıkar ama kesilen kol yerine gelmez” dediği geldi aklıma. O gün bugündür Kıbrıs, Avrupa’yla ilişkilerimizde başımıza belâ, ama İnebahtı Veronese’nin Venedik’te Doclar Sarayı’nı süsleyen ünlü tablosuyla Gaillac’lı ustanın kabartmalarında yaşıyor.
“Muteşem Yüzyıl” dizisinin gündemde olduğu, çok yanlış bir biçimde tartışıldığı ve ne yalan söyleyeyim çağdışı bir anlayışla gösterimden kaldırılmaya çalışıldığı bir ortamda, Fransa’nın güney batı ucundaki küçük bir kasabada, üstelik bir müze, bir sergide değil de özel bir mekânda, bir evde Kanuni Sultan Süleyman’la karşılaşmış olmam kaderin bir cilvesi miydi dersiniz, yoksa Osmanlı’nın yeni bir Fransa çıkarması mı?
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!