GeriKelebek "CONAN OKUR MUSUN SEN? "... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

"CONAN OKUR MUSUN SEN? "... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında

"CONAN OKUR MUSUN SEN? "... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiğnemek istiyordu..." "...Şunu iyi bilin ki prensim, Conan, çağında sadece bir savaşçı değildi... Önce, Zamora'da hırsız oldu... Sonra da kılıcını parayla kiralayan bir asker... Zamanla bir korsan olduğunu gördük... Zingara açıklarında dolaşan Barachan Adaları Kardeşliği'nin bir korsanı..." Evet, şunu iyi bilin ki prensim, aşkınızın ne kadar "derin" olduğunu bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Kelimeler söylenir, kulaklar duyar. Kılıç oynadıkça, kan dökülür. Acı keskindir: insanı böğründen yakalar, saç diplerine kadar... Şanslıysan hemen ölürsün ya da saatler geçer; kanın azalır.. azalır.. azalır... Seyredersin parmaklarını.. pembeyken rengi solar... Diğer ayrıntılar senin dışındadır artık. Adrenalin aslında... "Biraz daha heyecan için neler vermezdim..." İşte son sözleri. Ben ölmedim ama son kez böyle bir yazı yazdığımda, boyut değiştirdim. Şimdi, geriye sayıyorum ama kaçtan başladığımı tahmin edemezsin. Evet, ben herşeyi böğrümde hissediyorum, saç diplerime kadar... Parmaklarıma bakıyorum ama daha çok aynaya... Biraz daha yalan "görmek" için en çok aynaya bakıyorum. Ve kendimi, en az herkesin kendini sevdiği kadar seviyorum. En çok da bir tespihim olsun istiyorum, nedense. Bu kadar. (NOT: yazının ne kadar anlamlı olduğu tartışılır. ama en fazla yirmi dakika.) CONAN okumadığını biliyorum... Şunu iyi bilin ki prensim, orada olduğunuzu biliyorum ve beni dinlediğinizi... Ama ne kadar tahammül edebilirsiniz? "İşte yine başladı.." Herşey başladığında, bu kez hava açıktı. Yağmurun kokusu bile yoktu... "Şemsiyeyi boşuna almışım" diye düşündü Fikret. Mualla zaten mesaiye kalacaktı ve muhtemelen bu akşam da görüşemeyeceklerdi... Bir yakınçağ öyküsü... Hazin aşkların yaşandığı, sevenlerin kavuşamadığı bir yakınçağ "trajedisi"... Ortalıkta hiçbir şey yokken (ne fol, ne yumurta) başlayan olaylar "arapsaçı" etkisi yaratırken, izleyiciler hırstan küplere biner, yufka yürekli olanları ise ağlardı. Sinemalarda göremez olduk Fikret ve Muallalar'ı. Yokluğunu farketmedik ama... Televizyonlar da küstü sonra onlara. Yine aramadık... Ta ki bir gündüz vakti -ya hasta ya da işsiz evde pineklerken- ayak ucumuzda bulana dek. Özlediğimizi anladık onları. Ya da sadece ben... "Neredeydiniz Fikret abi? Ya Mualla abla, o nasıl? Hasta yatağından kalkabildi mi, atlatamadı mı "ince hastalığını" yoksa?" Neyse... İkinci baskı umduğu gibi olmamıştı Nevhis'in. O kadar para, emek çarçur olmuş, günlerce gecelerce gözüne uyku girmemişti. Oktay'la kavga ettiği günün ertesi, yayınevinden aramışlar ve durumdan kendisini haberdar etmişlerdi. "Hani, bilginiz olsun dedik, bir ayda üç kitap... Çok da fena sayılmaz ama..." Bir başka yakınçağ öyküsü... Ancak, biraz "zor" anlaşılan, bol bol "öff" dedirten ve yürek sıkan cinsinden. Evet, "şunu iyi bilin ki prensim, kabaran okyanusların Atlantis'i ve onun görkemli kentini yutmasından sonra dünyada o güne değin görülmemiş bir çağ başlamıştı. Aryas'ın oğullarının doğduğu bu çağda, dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi parıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. İşte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi..." Bundan sonrasını biliyorsun... Yakınçağ ürünü bir "ilkel" çağ öyküsü. Başlayan ve biten. Tüm çağların tüm öyküleri gibi, iyi ve kötü kahramanları olan... Biraz kan ve hayal gücünün hemen her senaryoya hükmedebildiği bir çağda, "insanlık" dersini ancak çizgi romanlardan çıkaracak kadar gelişmiş ben ve benim gibiler, ilkel çağ özlemiyle kıvranarak Conan okuyordu. "Kaçacak bir yer yok... Yaşamının başka bir gecesinde Kimmeryalı yaşamını pahalıya satmak için kalabalığa dalardı... Ama bu gecelerin gecesinde kazanma şansı olabileceğini düşündü..." Kimine basit gelse de, ben hala öykünün sonunu getirmeden gözlerimi kapatamıyorum. Ve ben Melda, kutsal ruh adına and içerim ki, onu öldürmedim! O, dört başı mamur bir insandı.. evet, gerçekten dört dörtlüktü (4x4)... Onu öldürmek için ne gibi bir sebebim olabilir? Hakim beye söylenen "masum" yalanlar kimsenin sayamayacağı kadar çoktu. Ustaca gizlenen yalanlar belki de hayattaki en sağlam doğrularımız oldular. En kolay ve rahat kendimizi uyuttuk. İyi, çok iyi, hatta çok çok iyi ve mükemmel olduğumuza inandık. İdealist ve dürüsttük... Hümanist ve yardımseverdik... Sonra ne olduysa değiştik!.. Yemin ediyorum size, tanrı şahidim olsun ki, onu öldürmedim. İnanın sinirden gülüyorum ama aslında sakin bir insanımdır. Dürüstçe ağladık hep... Kimseye zararımız dokunmadı. Yani kimseyi öldürmedik ama bıraksalar herkes bizi öldürebilirdi... Korkmazdık hiçbir şeyden... Sesimizi duymayacaklarını bilsek bağıra çağıra ağlardık. Gururluyduk aslında ve onurluyduk. Başımız dik, gocunmadan dolaşırdık. Sonra ne olduysa değiştik!.. "En sonunda bir akşam üstü yorgun ve susamış bir atla, onun binicisi, ara varış noktalarından birini gördüler... Az bilinen vaha kenti Gazal..." Şunu iyi bilin ki prensim, en az yalanlarım kadar "sağlam" ve "dürüst"üm ben. Yoksa?.. CONAN okumandan bana ne?.. Konu başlığı yine "ilkel çağların yenilmez savaşçısı"yla ilgili. Takıntılı olduğumu düşünmeye başlamadan bilmeni isterim ki, "O benim kahramanım"... Evet, kahraman seçimimi bana bıraktı annem ve babam. Kendi özgür irademle seçtim ben "ilahımı". Kana doymayan kılıcı, cesareti, hazır cevaplığı, soğukkanlılığı ve esprileriyle hemen kalbimi kazandı. Bu Kimmeryalı'nın "şairane" konuşmaları bile başkaydı. Sanki, barbar olan o değildi de onu okuyan bendim. İçimdeki ilkele, kana susamışa yani "barbar"a seslendi Conan. Ve ben, onu okurken hiç sıkılmadım. Bunu gururla söyleyebilirim hala. "Deniz savaşını yitiren gemi, azgın dalgalarda sarhoş gibi yalpalıyordu... Ölümün tırpanı, gemide bereketli bir hasat yapmıştı... Cesetler, güvertede yatıyorlar ya da dağılmış parmaklıklardan sarkıyorlardı... Sağ kalan otuz kişi vardı... Farklı ülkelerden gelmişlerdi... Ortalarında, gözleri volkan mavisi bir ateşle yanan dev bir adam duruyordu... Bu, Kimmeryalı Conan idi ve bu gemi onundu..." "Kartalların Yolu" böyle başlıyor... Ve devamında, malum tırpanın "bereketli hasadı" Kimmeryalı'nınki hariç, çok can yakıyor. "Saat kaç?" sorusu hiçbir Conan öyküsünde geçmez... Conan'da duymanın mümkün olmayacağı bir cümledir yani. Şunu iyi bilin ki prensim, zaman beni ürkütüyor. Hem de çok... Takvimler gerekli olsa da, bazen korkunç görünüyor gözüme. Bana ölümü çağrıştırıyor. Çürümeyi, kaybolmayı... Asla geri dönemeyeceğimi hatırlatıyor. Hiçbir anı bir daha yaşayamayacağımı... Saç ve tırnaklar kadar fütursuz uzamıyor hiçbir şey. İnsana en çok kendisi ihanet ediyor ölerek... Ancak bedenimiz kadar kalıcıyız. Ama bunu -yani gerçeği- okullarda ve hiçbir yerde öğretmiyorlar. Kimse bana inanmasın ama, "naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak"... Gerisi beni ilgilendirmiyor. Melda Bağdatlı - 5 Ocak 2000, Çarşamba

Bitcoin ve Ethereum ne kadar?

Bitcoin ve Ethereum ne kadar?

False