"CONAN OKUR MUSUN SEN? "... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, ÅŸahin gözlü yiÄŸit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında

Güncelleme Tarihi:

CONAN OKUR MUSUN SEN ... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, şahin gözlü yiğit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında
OluÅŸturulma Tarihi: Ocak 05, 2000 00:00

"CONAN OKUR MUSUN SEN? "... çelik bilekli elinden kılıcını hiç bırakmayan bu kara saçlı, ÅŸahin gözlü yiÄŸit tüm imparatorlukları sandallı ayağının altında çiÄŸnemek istiyordu..." "...Åžunu iyi bilin ki prensim, Conan, çağında sadece bir savaşçı deÄŸildi... Önce, Zamora'da hırsız oldu... Sonra da kılıcını parayla kiralayan bir asker... Zamanla bir korsan olduÄŸunu gördük... Zingara açıklarında dolaÅŸan Barachan Adaları KardeÅŸliÄŸi'nin bir korsanı..." Evet, ÅŸunu iyi bilin ki prensim, aÅŸkınızın ne kadar "derin" olduÄŸunu bilmiyorum. Merak da etmiyorum. Kelimeler söylenir, kulaklar duyar. Kılıç oynadıkça, kan dökülür. Acı keskindir: insanı böğründen yakalar, saç diplerine kadar... Åžanslıysan hemen ölürsün ya da saatler geçer; kanın azalır.. azalır.. azalır... Seyredersin parmaklarını.. pembeyken rengi solar... DiÄŸer ayrıntılar senin dışındadır artık. Adrenalin aslında... "Biraz daha heyecan için neler vermezdim..." Ä°ÅŸte son sözleri. Ben ölmedim ama son kez böyle bir yazı yazdığımda, boyut deÄŸiÅŸtirdim. Åžimdi, geriye sayıyorum ama kaçtan baÅŸladığımı tahmin edemezsin. Evet, ben herÅŸeyi böğrümde hissediyorum, saç diplerime kadar... Parmaklarıma bakıyorum ama daha çok aynaya... Biraz daha yalan "görmek" için en çok aynaya bakıyorum. Ve kendimi, en az herkesin kendini sevdiÄŸi kadar seviyorum. En çok da bir tespihim olsun istiyorum, nedense. Bu kadar. (NOT: yazının ne kadar anlamlı olduÄŸu tartışılır. ama en fazla yirmi dakika.) CONAN okumadığını biliyorum... Åžunu iyi bilin ki prensim, orada olduÄŸunuzu biliyorum ve beni dinlediÄŸinizi... Ama ne kadar tahammül edebilirsiniz? "Ä°ÅŸte yine baÅŸladı.." HerÅŸey baÅŸladığında, bu kez hava açıktı. YaÄŸmurun kokusu bile yoktu... "Åžemsiyeyi boÅŸuna almışım" diye düşündü Fikret. Mualla zaten mesaiye kalacaktı ve muhtemelen bu akÅŸam da görüşemeyeceklerdi... Bir yakınçaÄŸ öyküsü... Hazin aÅŸkların yaÅŸandığı, sevenlerin kavuÅŸamadığı bir yakınçaÄŸ "trajedisi"... Ortalıkta hiçbir ÅŸey yokken (ne fol, ne yumurta) baÅŸlayan olaylar "arapsaçı" etkisi yaratırken, izleyiciler hırstan küplere biner, yufka yürekli olanları ise aÄŸlardı. Sinemalarda göremez olduk Fikret ve Muallalar'ı. YokluÄŸunu farketmedik ama... Televizyonlar da küstü sonra onlara. Yine aramadık... Ta ki bir gündüz vakti -ya hasta ya da iÅŸsiz evde pineklerken- ayak ucumuzda bulana dek. ÖzlediÄŸimizi anladık onları. Ya da sadece ben... "Neredeydiniz Fikret abi? Ya Mualla abla, o nasıl? Hasta yatağından kalkabildi mi, atlatamadı mı "ince hastalığını" yoksa?" Neyse... Ä°kinci baskı umduÄŸu gibi olmamıştı Nevhis'in. O kadar para, emek çarçur olmuÅŸ, günlerce gecelerce gözüne uyku girmemiÅŸti. Oktay'la kavga ettiÄŸi günün ertesi, yayınevinden aramışlar ve durumdan kendisini haberdar etmiÅŸlerdi. "Hani, bilginiz olsun dedik, bir ayda üç kitap... Çok da fena sayılmaz ama..." Bir baÅŸka yakınçaÄŸ öyküsü... Ancak, biraz "zor" anlaşılan, bol bol "öff" dedirten ve yürek sıkan cinsinden. Evet, "ÅŸunu iyi bilin ki prensim, kabaran okyanusların Atlantis'i ve onun görkemli kentini yutmasından sonra dünyada o güne deÄŸin görülmemiÅŸ bir çaÄŸ baÅŸlamıştı. Aryas'ın oÄŸullarının doÄŸduÄŸu bu çaÄŸda, dünya üzerindeki imparatorluklar ve uygarlıklar, gökteki yıldızların mavi parıltıları kadar dağınık fakat belirgindi. Ä°ÅŸte bu sıralarda Kimmeryalı Conan geldi..." Bundan sonrasını biliyorsun... YakınçaÄŸ ürünü bir "ilkel" çaÄŸ öyküsü. BaÅŸlayan ve biten. Tüm çaÄŸların tüm öyküleri gibi, iyi ve kötü kahramanları olan... Biraz kan ve hayal gücünün hemen her senaryoya hükmedebildiÄŸi bir çaÄŸda, "insanlık" dersini ancak çizgi romanlardan çıkaracak kadar geliÅŸmiÅŸ ben ve benim gibiler, ilkel çaÄŸ özlemiyle kıvranarak Conan okuyordu. "Kaçacak bir yer yok... YaÅŸamının baÅŸka bir gecesinde Kimmeryalı yaÅŸamını pahalıya satmak için kalabalığa dalardı... Ama bu gecelerin gecesinde kazanma ÅŸansı olabileceÄŸini düşündü..." Kimine basit gelse de, ben hala öykünün sonunu getirmeden gözlerimi kapatamıyorum. Ve ben Melda, kutsal ruh adına and içerim ki, onu öldürmedim! O, dört başı mamur bir insandı.. evet, gerçekten dört dörtlüktü (4x4)... Onu öldürmek için ne gibi bir sebebim olabilir? Hakim beye söylenen "masum" yalanlar kimsenin sayamayacağı kadar çoktu. Ustaca gizlenen yalanlar belki de hayattaki en saÄŸlam doÄŸrularımız oldular. En kolay ve rahat kendimizi uyuttuk. Ä°yi, çok iyi, hatta çok çok iyi ve mükemmel olduÄŸumuza inandık. Ä°dealist ve dürüsttük... Hümanist ve yardımseverdik... Sonra ne olduysa deÄŸiÅŸtik!.. Yemin ediyorum size, tanrı ÅŸahidim olsun ki, onu öldürmedim. Ä°nanın sinirden gülüyorum ama aslında sakin bir insanımdır. Dürüstçe aÄŸladık hep... Kimseye zararımız dokunmadı. Yani kimseyi öldürmedik ama bıraksalar herkes bizi öldürebilirdi... Korkmazdık hiçbir ÅŸeyden... Sesimizi duymayacaklarını bilsek bağıra çağıra aÄŸlardık. Gururluyduk aslında ve onurluyduk. Başımız dik, gocunmadan dolaşırdık. Sonra ne olduysa deÄŸiÅŸtik!.. "En sonunda bir akÅŸam üstü yorgun ve susamış bir atla, onun binicisi, ara varış noktalarından birini gördüler... Az bilinen vaha kenti Gazal..." Åžunu iyi bilin ki prensim, en az yalanlarım kadar "saÄŸlam" ve "dürüst"üm ben. Yoksa?.. CONAN okumandan bana ne?.. Konu baÅŸlığı yine "ilkel çaÄŸların yenilmez savaşçısı"yla ilgili. Takıntılı olduÄŸumu düşünmeye baÅŸlamadan bilmeni isterim ki, "O benim kahramanım"... Evet, kahraman seçimimi bana bıraktı annem ve babam. Kendi özgür irademle seçtim ben "ilahımı". Kana doymayan kılıcı, cesareti, hazır cevaplığı, soÄŸukkanlılığı ve esprileriyle hemen kalbimi kazandı. Bu Kimmeryalı'nın "ÅŸairane" konuÅŸmaları bile baÅŸkaydı. Sanki, barbar olan o deÄŸildi de onu okuyan bendim. İçimdeki ilkele, kana susamışa yani "barbar"a seslendi Conan. Ve ben, onu okurken hiç sıkılmadım. Bunu gururla söyleyebilirim hala. "Deniz savaşını yitiren gemi, azgın dalgalarda sarhoÅŸ gibi yalpalıyordu... Ölümün tırpanı, gemide bereketli bir hasat yapmıştı... Cesetler, güvertede yatıyorlar ya da dağılmış parmaklıklardan sarkıyorlardı... SaÄŸ kalan otuz kiÅŸi vardı... Farklı ülkelerden gelmiÅŸlerdi... Ortalarında, gözleri volkan mavisi bir ateÅŸle yanan dev bir adam duruyordu... Bu, Kimmeryalı Conan idi ve bu gemi onundu..." "Kartalların Yolu" böyle baÅŸlıyor... Ve devamında, malum tırpanın "bereketli hasadı" Kimmeryalı'nınki hariç, çok can yakıyor. "Saat kaç?" sorusu hiçbir Conan öyküsünde geçmez... Conan'da duymanın mümkün olmayacağı bir cümledir yani. Åžunu iyi bilin ki prensim, zaman beni ürkütüyor. Hem de çok... Takvimler gerekli olsa da, bazen korkunç görünüyor gözüme. Bana ölümü çaÄŸrıştırıyor. Çürümeyi, kaybolmayı... Asla geri dönemeyeceÄŸimi hatırlatıyor. Hiçbir anı bir daha yaÅŸayamayacağımı... Saç ve tırnaklar kadar fütursuz uzamıyor hiçbir ÅŸey. Ä°nsana en çok kendisi ihanet ediyor ölerek... Ancak bedenimiz kadar kalıcıyız. Ama bunu -yani gerçeÄŸi- okullarda ve hiçbir yerde öğretmiyorlar. Kimse bana inanmasın ama, "naçiz vücudum elbet bir gün toprak olacak"... Gerisi beni ilgilendirmiyor. Melda BaÄŸdatlı - 5 Ocak 2000, ÇarÅŸamba Â
Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!