Bir naftalin, bir dolar

Güncelleme Tarihi:

Bir naftalin, bir dolar
Oluşturulma Tarihi: Şubat 05, 2003 19:04

Zengin ve bölgesinde tanınmış bir işadamı, İstanbul’dan gelen bir grup işadamını ve gazeteciyi ağırlıyor. Aralarında ben de varım. (Serdar değil, anlatan...) Yemeğe gitmeden önce, tanıyanlar, ev sahibi işadamını “Bir kat naftalin, bir kat dolar, bir naftalin, bir dolar...” diye tarif ediyorlar. Gülümseyip başımı sallıyorum, anlamadığımı belli etmiyorum.

Haberin Devamı

Lokanta şık, ama soğuk.

Sekiz kişi, bize ayrılan masaya oturduk. Üzerinde ne çiçek, ne mum... Sadece bir iki küçük tabakta meze. Olsun, zaten balık yemeğe gelmedik mi?

Biz sipariş vermiyoruz, bekliyoruz. Davetliyiz, bizi davet eden lokanta sahibi de aramızda, masamızda...

Garson iki küçük tabakta kalamar getirdi. Herkese ikişer küçük parçca ve kalamar bitti. Arkası gelecek diye bekledik. Garsonlar hiç oralı olmadı, ev sahibi de sohbete devam ediyor, tabakların boşaldığını görmemiş gibi.

Neyse, midemizi mezeyle doldurmayalım, balıklar gelecek...

... mi acaba? Gelen giden yok. Beyaz peynirin ucundan koparıyoruz ama hepimizin karnı aç. (Ne obur muşsun kardeşim, demeyin. Altı üstü 50 kiloyum ben. Ama gelen giden tabaklar hepimiz için işkence...)

Garson, elinde birşeyler, yeniden göründü. “Hah, kalamarları tazelediler!” Ama o ne? Masaya bırakılan iki küçük tabaktakiler istavrit. Bir küçük tabak masanın sağ başına, bir küçük de sola. Boşlar (!) alındı bu arada.

Payıma üç kıraça düşüyor benim. “Sıcak mezeler” kısmında dört küçük parça kalamar alınca, herkese kalmadı diye çok utanmışım, sadece üç küçük balık alıyorum önüme. O da bir lokmada bitiyor.

Lokantacı ev sahibi pişkinlikle azıcık yemeğimizi paylaşmaya devam ediyor bizimle... Garson gelip kulağına bir şeyler fısıldıyor. “Kusura bakmayın, mutfakta istavrit kalmamış... Ama lüferler geliyor şimdi!”

Olsun, lüfer varsa, lüfer yenir tabii, balığın hası!

Birer küçük lüfer, hani utanmasam sarıkanat diyeceğim. İki dakikada o da bitiyor.

Derken, garson elinde iki küçük kayıktabakla görünüyor yeniden.

Evsahibinin yerine ben utanıyorum masadakilerden. Yahu burası Türkiye. Fakir bir gecekonduya gitsen bile, seni memnun etmek için çırpınır bizim millet. (Serdar Bey, Edirne’de evine gittikleri bir fakir köylüyü anlatırdı. İstanbul’dan misafirleri var diye bir küçük ziyafet sofrası kurmuş, en güzel yemeklerini hazırlamıştı : Karpuz-ekmek! O kadarcıkmış imkânı...)

Yemeğin arkası geliyor, diye boşuna umutlanmışız. İki küçük servis tabağı. Her birinde dilimlenmiş bir muz, bir elma ve bir portakal.

Yanımda oturan arkadaş bana döndü, herkesin duyabileceği bir tonda:

“Böyle tıka basa bir yemekten sonra ne giderdi, biliyor musun? Büyük bir tabak kaymak, üzerine süzme bal, dilimlenmiş muz ve rendelenmiş ceviz. Nefis olur, nefis. Ama bunlar pahalı zevkler. Meyve dilimlemek gibi bedavaya gelmez!”

Lokantacı ev sahibi pişkin :

- Buyrun, Allah aşkına meyveden alın!

Sinir oldum!

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!