GeriKelebek Ayşe'nin Gözlüğü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ayşe'nin Gözlüğü

Ayşe ARMAN

Onun erkeği hasta!

Bana bir şeyler oluyor. Neredeyse, her şeyi ‘‘ben'' diye anlatmaktan utanmaya başladığımı itiraf edeceğim...

Yoksa, ben adam olmaya mı başlıyorum?

Zaten, geçen gün emekli öğretmenler hakkında bir yazı yazdım.

Toplum sorunlarına değindiğim için acayip övgüler aldım.

Hatta bazı okurlarım ‘‘Hah şöyle. Neydi o memleket gerçeklerinden bihaber, bir yerinde hamiş lafının yer aldığı, uzaydan yollanmışçasına yazılar, işte şimdi adam olamaya başladın!'' diye fakslar çektiler.

Çok sevindim.

Değiştiğimi düşünmeleri için ‘‘kazara'' altyapı hazırladığım ve onların mutlu olmasını sağladığım için...

Benim açımdan ise...

Zaten, öyle bir sorun yoktu.

Ben, her şeyi ‘‘ben'' diye anlatabilirdim, anlatabilirim de...

Ama bu defa, bu kadar özelini nasıl anlatabiliyor, bunun anası, babası, seveni, koruyanı, dürtükleyeni, küfredeni yok mu diyenlerin sözüne kulak vererek (onlara kıyamayarak!), kendimi ‘‘o'' haline dönüştürüyorum.

Dolayısıyla, aşağıda okayacağınız benim değil, ‘‘o kadın''ın hikayesidir.

***

O adam, adamakıllı süzülmüştü...

Yüzü, ters külah şekline dönüşmüştü.

Avurtları çökmüştü.

Bay Aysurat, Bay Sivri Surat olmuştu.

O kadın, epeydir yirmilik dişlerini çektirip, öylesine sivri bir yüzle ortalığa çıkmanın hayalini kuruyordu.

Ama nafile, hayaller bazen kurulduğu yerde kalıyor, gerçeğe dönüşmüyordu!

Zaten, Denta Med boşuna uğraşıyordu, yirmilikleri çektirmek insana çok zahmet veriyordu, insanın yüzü acayip şişiyordu, şişince nasıl indirileceği bilinmiyordu, o kadının buna hiç niyeti yoktu, dolayısıyla sürekli 20'lik diş çekimi randevusunu erteliyordu, zaten bunun konumuzla bir alakası yoktu...

Demek istiyordu ki kadın, adam sivri surat olmayı bir hafta içinde becermişti.

Üstelik dişleri sapasağlam yerinde dururken!

Adam, Montignac filan da yapmıyordu ama karın bölgesindeki yağlar erimişti.

Ve kadın, bütün bunların kendisine duyulan hasret yüzünden olduğunu zannetmişti.

Halt etmişti!

Bütün bunların tek sebebi vardı...

O da, erkeğin hasta olmasıydı.

Evet, erkek hastaydı...

Ve dünya durmuştu.

***

Dünya durduğunda, kadın Türkiye'de, adam İngiltere'deydi.

Abuk sabuk işler bahane edip, (inanmayabilirsiniz ama benim tahminim!), her gece ‘‘Bu gece de burada kal, sırtını da kaşırım her şeyi de yaparım!'' diyen kadından kaçmayı isteyip, biraz mesafenin herkese iyi geleceğini söyleyip İngiltere'ye gitmişti.

Ve kadını da ‘‘Peki ama ben yapacağım? Oyalanmak için kendime ne bulacağım?'' diye kara kara düşüncelere itmişti.

Önceleri adam ne yaptı bilinmez.

Ama kadın kendini kitap okumaya verdi.

Bir oyun gibi saat 7:30- 8:00 civarı eline yeni bir Paul Auster alıyor ve okumaya başlıyordu.

Durmaksızın okuduğu ve sadece adamdan gelen telefonlarda okumaya ara verdiği, zaten abur cubur yiyemediği ve artık hiç televizyon seyretmediği için saat 00:30 gibi bir Paul Auster daha tüketiyordu.

Tüketmek ne kelime, kitapları adeta yiyordu!

Adam gitmişti, zaten dolaptakileri de yemesi yasaktı...

Kadına da başka yiyecek hiçbir şeyi kalmamıştı!

***

İkinci ya da üçüncü Paul Auster'in bitimine (o kadının söylediğine göre en son Vertigo ve Son Şeyler Ülkesinde'yi yedi ve pek beğendi!) denk gelen günlerden biriydi, adam hastalandı.

Elin Londra'sında...

Yatağına çakılıp kaldı.

Kımıldaması imkansızdı...

Ümitsiz bir vakaydı!

Tarif edilen hastalık, aslında nezleydi, ama sanki teşhisi konulamamış ender hastalıklardan biriymiş gibi anlatılıyordu.

Adamın hiçbir şeyi yapma gücü kalmamıştı.

Traş olamıyordu.

Duş alamıyordu.

Hiçbir şey yiyemiyordu.

Okuyamıyordu, televizyon seyredemiyordu...

Günde beş adet T. Shirt değiştirdiğini anlatıyordu, müthiş terliyordu, müthiş mutsuzdu, müthiş yardıma muhtaçtı.

Aman Tanrım müthiş nazlanıyordu...

Üstelik ona çorba yapan yoktu!

Zaten o kimseyi istemiyordu.

Zaten o senelerdir hastalanmamıştı.

Zaten hayatta en önemli şey sağlıktı...

Parası, iş anlaşmaları batsındı, kalkacak hali yoktu.

Ayyyyyy...

Hasta bir adamla telefonda bile uğraşmak zordu!

***

Hasta adamı bir uçak getirdi, Atatürk Havalimanı'na bıraktı.

Kadın gitti onu oradan aldı...

Adamı göreceği için heyecanlanmıştı, koskoca bir hafta ondan ayrı kalmıştı!

Bir de bu aralar karbonhidrat yemediği için, havaalanına giderken yol çizgilerini makarna gibi görmeye başlamıştı. Yol çizgilerini zaman zaman uzun, zaman zaman da lüle, zaman zaman da düdük makarna gibi görmesinde tabii ki şarabın da etkisi vardı. Biliyorsunuz Montignac'ta şarap içebiliyorsunuz...

Neyse...

Kadının erkeği, hasta-masta, çürük-mürük gelmişti.

Gerçi iyi görünüyordu ama, hemen ‘‘Yok aslında iyi değiliiim, ben hastayııım'' diyordu. Kadın, ‘‘Ama göbeğin gitmiş, bak ne iyi olmuş'' deyince, ‘‘Olur mu? Günlerce aç kaldım, dört gün boyunca ben hiçbir şey yiyemedim, isteyerek değil, hasta olduğum için kilo verdim'' diye ekliyordu.

Kadın bavulları taşıdı, çünkü adam hastaydı.

Eve gidince, adamı altı saatte bir uyandırdı, çünkü antibiyotiklerin alınma zamanıydı.

Seferberlik başlatıldı, evde termometre arandı.

Adamın alnı buz gibiydi, ama ateşi olduğunu iddia ediyordu!

Çok fazla konuşamayacaktı boğazı ağrıyordu.

Sarılamayacaktı, kolu ağrıyordu!

Ama kadının ona sarılmasında bir sakınca yoktu.

Peki kadının ona meyve soymasında bir sakınca var mıydı? Ya meyve suyu sıkmasında, ekmek kızartmasında, yumurta haşlamasında, müzik setine onun istediği CD'yi koymasında, abuk sabuk istediği her şeyi yapmasında...

***

Bir sakınca yoktu.

Erkekler hastalandıklarında şımarırlardı, buna da hakları vardı.

Bir tek şartla:

Hastalandıklarında, kocaman bir çocuk olduklarını kabul ettikleri takdirde!

HAMİŞ: O kadının anlattıklarından ben bir tek sonuç çıkardım: En iyi erkek, hastalanmayan erkek!

False