GeriSpor Haşmet Babaoğlu'na da anlatacaksam...
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Haşmet Babaoğlu'na da anlatacaksam...

Haşmet Babaoğlu Salı Günü Vatan Gazetesi'ndeki köşesinde geçen hafta burada yazdığım ‘Almodovar tecavüzü meşrulaştırıyor’ başlıklı yazıma gönderme yapmış. Babaoğlu; ‘Filmin kahramanı Benigno’nun komadaki aşkı Alicia ile cinsel ilişkiye girmesiyle (hukuk dilinde buna tecavüz deniyor) Reha Muhtar'ın SSK Okmeydanı'nda narkozlu hastalara cinsel tacizi haber yapmasının ne alakası var' diyor ve ekliyor ‘İnsaf!’. Herkese ne yazdığımı açıklayacağım aklıma gelirdi de Haşmet Babaoğlu'na yazdığım bir şeyi açıklamak zorunda kalacağım aklıma gelmezdi. Zaten çoğu durumda kimseye bir şey açıklama gereği hissetmiyorum. Yazımı anlamayıp zırvalayanlara gönderdiğim mesaj da genellikle şunun gibi bir şey oluyor: ‘Özür dilerim yazılarımı genellikle normal zekalıları düşünerek yazıyorum. Kapsama alanım dışında kalıyor olabilirsiniz. Özür!’. Hemen ‘Ayıp ediyormuşsun böyle de yazılmaz ki!’ demeyin, belki şahıs ileri zeka o yüzden anlamıyor. Niye hemen şahsa gerizekalı dediğimi düşünüyorsunuz ki! Haşmet Babaoğlu'nun farklı olduğunu düşünüyorum. En azından zekasının göstergeleri var benim için. Televizyonda futbol yorumlarken takındığı tavrı seviyorum, düzmece taktiklerle ona buna saldıran ‘donanımsız’ yazarlardan biri olmadığını ve yazılarının da ‘tat’ verdiğini düşünüyorum. Bu nedenle Almodovar yazımı onun da anlayabilmesi için ikinci bir baskı yapmanın hem yer hem zaman israfı olmayacağını düşünüyorum. (İlk baskıyı okuyanlar köşedeki diğer yazılara geçebilirler). ‘Almodovar tecavüzü meşrulaştırıyor’ başlıklı yazımda ‘Konuş Onunla’yı izledikten sonra ‘Komada bir kadına tecavüz edildi’ diye bir haber okuduğumuzda doğrudan ‘Kesin bir sapık işidir’ çıkarımında bulunamayabileceğimizi anlatmaya çalıştım. Reha Muhtar örneği de daha önce bu tür haberleri duyduğumuzda ne düşündüğümüzü hissettirmek için verdiğim bir örnekti. ‘Konuş Onunla’da Almodovar öyle bir Benigno-Alicia aşkı yaratmış ki; Benigno'nun komadaki aşkını iyileştirmek için bıkıp usanmadan verdiği mücadele karşısında ona saygı duymamak, onu sevmemek ve onun tecavüzüne biraz daha hoşgörüyle bakmamak elde değil. Benigno bir sapık değil, hafif cinsiyet bunalımlı çaresiz bir aşık! Almodovar Benigno-Alicia aşkını öyle resimliyor ki, film boyunca ve sonrasında aşık Benigno'nun tecavüzü karşısında her iki cinsin kafalarının da karışmaması mümkün değil. Bu Almodovar'ın belki kendisinin bile farkında olmadığı bilinçaltı. Bir de Babaoğlu yazısının sonunda ‘Atıf hoca çok tutulan reklam eleştirilerine de böyle yaklaşıyorsa vay halimize’ demeye getirerek kaba bir ‘transfer’ taktiği uygulamış. Babaoğlu'na bunu pek yakıştıramadım. Şimdi ben de ‘Babaoğlu, verdiğim basit bir örneği bile somutlaştıramıyorsa o çok beğenilen futbol yorumlarını nasıl yapıyor acaba?’ diye sorsam yakışık alır mı? Yanlış anlamayın, sormuyorum. Asla sormam da. Sadece ‘transferin’ ne kadar kaba bir ikna taktiği olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Yani ‘Hakkaten insaf Haşmet!’ demek istiyorum. Bizden bir Almodovar niye çıkmaz!Geçen hafta Barselona'da gördüğüm tipler karşısında bir şeye karar verdim: Almodovar'ın karakter yaratma gibi bir sorunu yok, İspanya'da nereye adımını atsan karakter! Ciddi söylüyorum. Bazen bir lokantadaki garsonu, bazen bindiğin taksinin şoförünü ya da kaldığın otelin kat görevlisini doğrudan kamera karşısına geçir ve oynat, karakter yaratmak için ışığa da, kamera açısına da gereksinimin yok. Galiba bu yüzden Barselona'yı İstanbul'a, özellikle de Nişantaşı taraflarına çok benzettim. Ama doğal karakter bakımından İspanya'yı aratmasak bile bizden bir Almodovar çıkmıyor işte! Bir tek Sinan Çetin Ayn Rand'ın Türkçe'ye çevirtip yayımladığı ünlü The Fountainhead'ine (Hayatın Kaynağı) yazdığı önsözde ‘İspanya’da Gaudi, Fountainhead'de Howard Roark neyse ben de Türkiye'de oyum' demeye getirdi ama bu ‘öz-onaylama’ çok fazla taraftar bulamadığı için şimdilik dikkate alamıyoruz. Şimdi can alıcı soruyu sorayım? Bizim Mimar Sinan İspanyollar'ın ünlü modernist mimarı Gaudi'nin karşılığı olabilir mi? Onun nesi eksik? Neyimiz eksik?Bu kitabın modası geçmezRıfat N. Bali'nin İletişim Yayınları'ndan çıkan ‘Tarz-ı Hayattan Life Style’a' başlıklı kitabını sonunda bitirdim. Eğer 1980'den sonra Türkiye'de yaşanan ‘değişimi’ Marksist bir bakış açısıyla yorumlayan bir ‘deneme’ okumak istiyorsanız bundan daha iyisi olamaz. Hele de kapitalist dünyanın resmi sanatı olan reklam ve halkla ilişkiler etkinliklerine bir Marksist nasıl bakar, bu etkinlikleri nasıl yorumlar (ya da yorumlayamaz) öğrenmek istiyorsanız bundan iyisi Şam'da kayısı. Daha önce Bali'nin kitabı ‘Yeni Aristokratlar: Köşe Yazarları’ tartışmasıyla Hürriyet sayfalarına yansımıştı. Bali kitapta şu tezi ortaya atıyor: ‘1991’in sonunda basın haber verme işlevi kadar önemli bir işlev daha üstlenecekti; Kitlelere tüketici olma bilincini telkin etme ve bunu sarsılmaz bir şekilde zihinlere yerleştirme, okurun daha seçkin ve üst düzeyde bir yaşam tarzı hayaline duyacağı özlemi sürekli taze tutma. Bu mesajı iletmekte de en önemli görev köşe yazarlarına düşüyordu'. Ve o döneme ait arşiv taraması sonucunda yaptığı alıntılarla da tezini kanıtlamaya çalışıyor. İlk bakışta kanıtlıyor gibi de görünüyor ama Bali'nin ciddi bir ‘yöntem’ sorunu var. Neden? Çünkü Bali çalışmasında sadece kendi tezine uyan alıntılara yer vermiş, adeta tezini kanıtlamak için elinden geleni ardına koymamış, yansız davranamamış, hatta ‘seçici dikkat’ mekanizmasının etkisinde de biraz İshak Alaton'a takılmış kalmış! Yine de Bali'nin çalışması 1980-2000 dönemindeki değişimi görme açısından gözardı edilemeyecek bir çalışma. Araştırdım, Rıfat Bali 1980'lerin başında ticaret hayatına da atılmış. Uzakdoğu'dan birkaç elektronik firmasının Türkiye mümessiliğini yapmış ama değişimin hızına ayak uyduramamış olsa gerek, iş hayatında çok fazla başarılı olamamış. Onunla aynı zamanda aynı işi yapanlar büyürken o ‘Museviler ticareti iyi bilir’ sözünün aksine yerinde saymış. Aslında fena da olmamış, kötü iş yaşamı işadamını ‘kalem’ sahibi yapmış. Türkiye böylece ‘eleştirel’ bir düşünür kazanmış. Hele de ‘yöntem’ sorununu çözse tadından yenmeyecek. Eğer son bir şey söylememi isteseniz bu kitabın modası uzun süre geçmez. Zaman kaybetmeden okuyun.