Sosyal medya canavarları

Güncelleme Tarihi:

Sosyal medya canavarları
Oluşturulma Tarihi: Haziran 17, 2014 01:18

SELFIE aşırılığı bir ruhsal bozukluğa mı işaret ediyor?

Haberin Devamı

Sosyal medya canavarları
dcengiz@hurriyet.com.tr

Amerikan Psikologlar Derneği (APA), kendi fotoğrafını çekip paylaşmayı ‘selfitis' olarak adlandırdı ve bunun obsesif kompülsif bir eğilim olduğunu ve özgüven eksikliğini gidermenin bir yolu olduğunu duyurdu.
APA hastalığın derecelerini de belirledi:
Kişi, kendi fotoğrafını günde en az üç kez çeker ama sosyal medyada paylaşmazsa Sınırda Selfitis, paylaşırsa İleri Selfitis, sürekli fotoğrafını çekip günde 6 kereden fazla paylaşırsa Kronik Selfitis.
Çocuklarına doğduğu gün Facebook hesabı açanları görüyorum.
Aynı bebek hesaplarına Instagram’da da rastlamak mümkün.
Mükemmeliyetçi teşhircilikte sınır tanımayan yeni ‘sanal’ hayatlar…
Restorandaki çiçeğin fotoğrafını çeken arkadaşım, saksıdaki yarığı görünce saksıyı çevirip yeniden fotoğrafını çekiyor. Paylaştığı ‘sanal sosyal hayatı’ o kadar mükemmel ki orada bir saksıda yarık veya çatlak olması mümkün değil.
Akıllı telefonlara indirilen, güzelliğe güzellik katan özel filtreler, hızlı photoshop uygulamaları, mükemmel çerçeveler, kes yapıştırlar…
Her anını paylaşan kimi insanların, yanında bir fotoğrafçı taşıdığından şüpheleniyorum. Bu belki de en masumu. Çünkü sırf bu iş için özel fotoğraf çekimleri yapılıyor. Fotoğrafçı bir arkadaşım, biraz tanınmış bir kadının kendisine gelerek 5 saat boyunca farklı elbise ve birazcık da saçını başını değiştirerek pozlar verdiğini anlattı. Ortaya konan çabayı görebiliyor musunuz?
Bu kadar sosyal medya paylaşımı odaklı yaşamanın çok sağlıklı bir şey olduğunu düşünmüyorum. Hatta sosyal medyanın bazı canavarlar yarattığı hissine kapılıyorum. Gerçekle pek de alakası olmayan bir sanal sosyal hayat… Bir illüzyon…
İnsanlar anı yaşamaktan çok anı ‘sanal’ bir dünyada paylaşmaya odaklanıyor.
Psikolog Çiğdem Tiryaki’ye sorduğumda şu yanıtı veriyor: “Narsizm, eski Yunan’da kendi güzelliğinin sudaki yansımasını izleyen Prens Nars’ın suya düşüp boğulması mitinden gelir. Selfie çılgınlığında da narsistik bir yapı var. Aynadaki yansımasını gösterme isteğinin teknolojiyle geldiği yer…”

Haberin Devamı

Sosyal medya canavarları


Selfie eleştirilerine tepki olarak ünlü ressamların self portreleri bir araya getirilerek "Asla selfie'leriniz için özür dilemeyin" mesajı verildi

Kendine yabancı insanlar ve fotoğraflardaki hayatlar


DAHA önce de internet bağımlılığı üzerine yazmıştım. Ekranların hayatımızın büyük bir bölümünü almasını… Akıllı cep telefonundan ayrı kalınca ‘yoksunluk’ hissine girilmesini… Bilgisayar oyunlarından kopamayanları… İnternet bağımlılığı nedeniyle tedaviye alınan hastaları… Ve daha pek çok şeyi…
Bana öyle geliyor ki bazı hayatlar fotoğraflarda sürüyor. Gerçek hayatla arasında farklar var. Her birimizin pazarlama üstadı kesilip, güzel ambalajlarla sunduğumuz mükemmel yaşamlar ne kadar gerçek?
Psikolog Çiğdem Tiryaki’ye, sosyal medyada bu kadar çok kişisel paylaşım yapılmasının nedenini soruyorum.
Amacın yaşamak değil, göstermek olduğunu söylüyor.
Birbirini izleyenler arasında ‘teşhircilik’in sert bir rekabet yarattığına değinen Tiryaki, şu tespitlerini aktarıyor:
“Selfie başta bu kadar çok kişisel paylaşım narsistik yansımaya işaret ediyor. Yakın zamanda gördüğüm bir hasta, sosyal medyada izlediği arkadaşlarının renkli yaşamı nedeniyle depresyona girmişti. Bakıyor arkadaşları sürekli geziyor, yiyor, içiyor… ‘Benim hayatım kısır. İlgi alanım yok. Olanaklarım kısıtlı’ diyor. Bu da değersizlik duygusunu artırıyor. Eksiklik duygusu, tamamlanamamışlık ve benlik saygısında azalma yaşıyor. Depresyona giriyor. Bu eksiklik hissi nedeniyle, çiftler arasında tartışmalar çıkabiliyor. Değersiz bulduğu kendi hayatının sorumlusu olarak eşini görebilir çünkü. Olanaksızlıkları ona bağlayabilir. Hatta konu kendi kadınlığını, erkekliğini sorgulamaya kadar gidebilir. Milletin ne yaptığını takip etmekten başka yapacak bir şey bulamamak da sıkıntılı.”
Oradayım, buradayım, şunu yaptım, bunu ettim…
Başkaları odaklı yaşamak, üstelik bu sanal bir yaşam, yalnızlık duygusuyla başa çıkmayı güçleştiriyor. Kişi kendinden uzaklaşıyor ve kendine yabancılaşıyor.
“Sanallık ve gerçek dışılık bu kişilerin gerçeği olmaya başladı. Aradaki farkı, fark edemiyorlar” diyen Çiğdem Tiryaki’ye fark etmeleri durumunda bir yıkım yaşayıp yaşamayacaklarını soruyorum.
Hastalığı reddedeceklerini, çünkü yaptığı şeyi normal gördüğünü anlatıyor. Yani hastanın hastalığını kabullenmemesi durumu…
Peki psikiyatri bu konuyu nasıl ele alıyor? Psikiyatr ve psikologlar neler öneriyor?
Hiç ummadığım bir yanıt alıyorum.
“Şu anda görünen psikiyatr ve psikologlar da bunun içinde. Onlar da diğer insanlar gibi sosyal medya kullanıyor ve selfie çekiyor. Henüz literatüre girmedi. Ama vakalar arttıkça belli konular netleşecektir.”



İçimizdeki boşluk büyüyor mu


“YEDİĞİN içtiğin senin olsun, gördüklerini” anlat diyen bir toplum, şimdi gerçekte olduğundan daha da süslü sofraları nasıl oluyor da paylaşıyor.
Övünmenin, gösteriş yapmanın dünyanın hiçbir yerinde hoş karşılanmadığını biliyoruz. Peki nasıl oldu da ‘like society’ye (beğenme toplumu) dönüştük?
Çiğdem Tiryaki, bunu sosyal ve ahlaki kodların değişmesiyle açıklıyor.
“İnsan yaşamının içinde boşluk duygusu vardır. Köpeği gezdirir, çocukla ilgilenilir, kitap okur, vs. bu boşluğu doldurur. Şimdi hepsini yerine sosyal medya gelmeye başladı. Çiftler konuşacak bir şey bulamıyor. Sosyal medyaya giriyor. ‘Şunu gördün mü, bunu gördün mü’ diye konuşma malzemesi üretiyor. Soma’yı düşün. Herkes acısını paylaştı. Bir ay geçti. Şu anda sosyal medyada, ona dair paylaşım yok. Orada babasını kaybeden çocuklar yas sürecinde. Hissettik, yaşadık ifade ettik, gelsin yeni konu… Sosyal medyanın devamlılığı yok.”

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!