« Hürriyet.com.tr
MENÜ

77 yaşındaki kimsesiz İstanbullu İstanbulspor

Hürriyet Haber
SON GÜNCELLEME
O sabah evden çıktığımda İstanbulspor'un renklerinin sarı-siyah olduğunu bile bilmiyordum. Sahada bir farkettim ki, üzerimde sarı pantolon ve siyah gömlek var. Yoksa kader ağlarını ördü de, Galatasaray ve Beşiktaş'tan sonra bir de İstanbulsporlu mu oldum?Son zamanlarda yine dillere pelesenk edilen ‘‘Orda bir köy var uzakta’’ dizelerini değiştirerek İstanbullular'a yöneltiyorum: ‘‘Burda bir takım var, burnunuzun dibinde!’’ Sonra Radikal spor yazarlarından Barış Tut'un sorularını özetliyorum: ‘‘Bütün bu savaştan, hır gürden, imaj bombardımanından, kendi takımınızdan başka bir şey görmemekten, bu tekrardan sıkılmadınız mı? Başka neler oluyor diye merak etmiyor musunuz?’’ İstanbul'da, İstanbul'un adını taşıyan, bazen inip bazen çıksa da tam 77 yıldır ayakta duran bir takım var. İstanbullular'ın tamamen yalnız ve kimsesiz bıraktığı. Kimsesiz çünkü bir sahibi yok. Cem Uzan birkaç yıl sürdürdüğü desteğini çoktan çekmiş durumda; arada sadece hisselerinin devrine ilişkin küçük bir formalite kalmış. O da Mali Şube'nin İmar Bankası soruşturmasının bitmesini bekliyor. Yoksa takım iki üç yıldır kendi - olmayan - yağıyla kavruluyor. Kulübün beş trilyon liradan fazla borcu, futbolcularının geçen yıldan bile alacağı var. Medya desteği, taraftarı, kendine ait tesisi, sahası, deplasmana gitmek için uçak bileti alacak parası bile yok. Mahkemenin Uzanlar'ın mallarına koyduğu tedbirin, futbolcuların kendilerine kadar uzanması gibi bir trajik durum da söz konusu. Ama o futbolcularda, ne bir şikayet, ne bir kapris. Hocalarına ve kulübün iki kişiden ibaret yönetimine inanıyorlar. ‘‘Para gelirse, bize dağıtılır biliyoruz’’ deyip sineye çekiyor, deli gibi çalışıyorlar. Ve bu işten anlayanlara göre, şu anda sezonun en ‘‘şık’’, en ‘‘oturmuş’’ futbolunu oynuyorlar. Kimse görmek istemiyor ya, görmek isteyenler için, sessiz ve derinden geliyorlar. Ve almak isteyenlere, sadece varoluş mücadeleleri bile derslerle dolu. Üstelik Türkiye'nin çok ihtiyaç duyduğu bir ruhu taşıyorlar; sportmenlik ruhu. Kısaca diğer şehirlerde olduğu gibi, yaşadığınız şehrin adını taşıyan takımın maçlarına gitseniz, hem onlara ihtiyaçları olan desteği vereceksiniz, hem keyifli bir maç izleyeceksiniz, hem de ne kafanıza bir pet şişe, ne annenize bir küfür gelecek... Belki en fazla Beşiktaş maçında olduğu gibi çiçek atarlar, siz de Fenerliler'in üç gol yemelerine rağmen yaptığı gibi alkışlarsınız onları...ÊCumhuriyet'ten sadece üç yıl genç İstanbulspor'un temeli, genç yaşında bir futbolcunun ölümüyle, köklü bir İstanbul lisesinin öğretmen ve öğrencileri sayesinde atıldı desek yanlış olmaz. Yıl 1924. Süleymaniye Kulübü, değerli futbolcusu Yavru Saim'in ölümünden sonra, onun adını taşıyan bir genç takım kurar ve başına takımın forveti ve Saim'in yakın arkadaşı Kemal Halim'i getirir. Kulübün oyuncu kaynağı ise komşu Münir Paşa Konağı'nda faaliyet gösteren İstanbul Erkek Lisesi'dir; Kemal Halim takımın oyuncularını okulun öğrencilerinden oluşturur. Yavru Saim takımı, Kemal Halim Bey kulüple anlaşmazlığa düşünce dağılsa da liseliler hocalarını yalnız bırakmaz. Takım bir süre, Cerrahpaşa Kardeşler Gücü'nün ilk harflerinin Eski Türkçe'deki okunuşu olan ‘‘Cim-Kaf-Kef’’ adıyla faaliyetini sürdürür, ancak mahalle takımı olmaktan öteye gidemeyince Kadırga semtindeki Gürbüzler Yurdu Kulübü'yle birleşir.Tamamını İstanbul Liseli gençlerin oluşturduğu İstanbul Gürbüzler Ocağı takımı, 4 Ocak 1926'da İstanbulspor adını ve okulun sarı-siyah renklerini liselilerin gözyaşları eşliğinde alır. O kongrede İstanbul Erkek Lisesi Müdürü H. Besim Bey başkan, spor öğretmeni İhsan Erkal Bey asbaşkan, Kemal Halim Bey de genel sekreter seçilir. Kurucuların çoğu ise lisenin öğretmenleridir.ŞEHRE İNMESİNLER DİYESIFIR NUMARA TIRAŞ1927-1928 sezonunda sahalara İstanbul 3. liginden fırtına gibi giren İstanbulspor, spor yazarlarının pek sevdiği deyimle ‘‘rakiplerini silindir gibi ezer’’ ve ilk yıl 3. lig, ikinci yıl da 2. lig şampiyonu olarak 1. ligdeki yerini alır. Ama artık orada, Üç Büyükler'in yanında, o zamanların ünlüleri Vefa, Beykoz, Süleymaniye, Anadolu gibi takımlar da vardır, dolayısıyla mütevazı amacı ‘‘küme düşmemek’’ üzerine kuruludur.Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın, maç hasılatları konusunda anlaşamadıkları için lige katılmadıkları 1931-1932 sezonundaki şampiyonluğunu, aynı yıl kazandığı İstanbul Şildi'ni saymazsak, İstanbulspor hiçbir zaman en tepelerde bir takım olmaz. Ama o yıl, Türkiye Futbol Şampiyonluğu'nu İstanbul'a getiren ilk takım olarak tarihe geçer. Beykoz'da bir arsada, şehre inemesinler diye kafaları sıfır numara tıraş edilerek şampiyonaya hazırlanan futbolcular İzmir'deki final maçında Altınordu'yu 3-1 yenerek şampiyon olunca, onları getiren vapur İstanbul Liseliler tarafından Yeşilköy açıklarında sevgi gösterileriyle karşılanır.Bir sonraki yıl Fenerbahçe ve Beşiktaş'ın ardından üçüncü sırayı alarak başarılarının rastlantı olmadığını kanıtlayan İstanbulspor, 1930'ların başlarında ‘‘dördüncü büyük’’ diye anılır. Ama zaman zaman dördüncülüğünü korusa da, yıllar kah onunculukla, kah altıncılıkla geçecek; bir yandan başından hiç eksik olmayacak mali krizlerle boğuşurken, İstanbul 2. ligine düşüp düşüp çıkacaktır. 1940'lı yıllarda bir ara ‘‘enkaz durumu’’ yaşanır. Ama şimdi olduğu gibi o zamanlar da ‘‘farklı’’ futbolcuları olacaktır. En gözde futbolcusu Erdoğan Dağdelen, Fenerbahçe'den aldığı transfer teklifini, ‘‘Takımımı yalnız bırakamam’’ diye reddeder. Yani ‘‘onur mücadelesi’’ bir gelenektir İstanbulspor'da.1950'lerde yeniden yükselen ve hatta üçüncülüğe kadar ulaşan İstanbulspor, 1960'ların başlarında Türkiye Ligi'nde beşinci veya altıncı sıradaki yerini korur. Ama çizdiği grafik, sanki 1. ligin onu zorladığını, 2. ligin de çok hafif geldiğini gösterir. 2. lige düşer düşmez şampiyon olup yeniden 1. lige yükselen takım, 1970'lerde, 3. ligi de görür, hatta amatör kümeyi. Az daha tarihe karışacaktır.FUTBOLCULARINA TEDBİR KONULAN TAKIM1990'ların ilk yarısında Cem Uzan dönemi başlar. Tanju Çolak, Sergen Yalçın, Oğuz Çetin, Aykut Kocaman gibi yıldız transferlerin yapıldığı, kamera ışıklarının oyuncularına döndüğü bu dönemde İstanbulspor, 23 yıl aradan sonra yeniden 1'inci lige çıkar ve önemli bir konuma gelir. Hatta 1998-1999 sezonunda, ikinci turda elense de UEFA Kupası'na katılır. Ama, üç büyüklerin futbolcularının standartlarını yakalayan, ‘‘onların kaldığı otellerde kalan’’ oyuncular bunun çok sürmeyeceğinin farkındadır. Nitekim ilk düşüşte ücretleri yarı yarıya, hatta üçte birine iner, yıldız oyuncular ayrılır, yalnızlıklarına geri dönerler. Aykut Kocaman'ın gün gelip takımın hem futbolcusu, hem de teknik direktörü olduğu 2000 yılına kadar İstanbulspor, ligde doğru dürüst performans gösteremediği gibi, ekonomik anlamda da çöküntüye uğrar. Ekonomik sorunlar hálá düzelmiş değildir, hatta Uzanlar'ın İmar Bankası soruşturması kapsamında tedbir konan 260 şirket arasında İstanbulspor da vardır. Dahası, futbolcuları üzerinde bile tedbir bulunan takımdır İstanbulspor.Bu sezona böyle başlar; oyuncular geçen yıldan bile alacaklı, üstelik ‘‘tedbirli’’, kasa tamtakır, defterlerine en konmuş, borçları boyunu aşmış, başkanı Adnan Sezgin sık sık Mali Şube'de ifadede! Ama 1940'lı yılların efsanelerinden Erdoğan Dağdelen gibi davranır futbolcularının çoğu; cazip tekliflere hayır der, ödeneceği çok kuşkulu ya da ücret bölümü boş sözleşmelere imza atar, deplasman maçlarına 10 saat otobüste sallanarak gider. Kim, yaldızlı hayatları, bin dolarları, manken sevgilileriyle, üç büyüğün futbolcuları yerine onlara bakar ki, doğru dürüst bir taraftarları yoktur (Beşiktaş maçında tek tek sayılmış: tamı tamına 353!). Parasızlıktan ve üvey evlatlıktan olsa gerek, hep 3. lig takımlarıyla antrenman yapar, Anadolu'ya gidince ‘‘Taraftarı yok, parası yok, bu takımın 1. ligde ne işi var?’’ küçümsemeleriyle karşılanır. Ama insaflı ve vefalı rakipleri yok değildir: Dünkü Ankaragücü maçının ulaşım sponsorluğunu eski Galatasaray yöneticisi Abdurrahim Albayrak'ın sahibi olduğu Altur üstlenir.Ama her şeye rağmen, ‘‘Sarı Boğa’’ doğduğu ilk yıllara benzer bir çıkışla fırlar bu sezon sahalara. Bu yazı (Dünkü maçtan önce) yazıldığı sırada, Beşiktaş'la birlikte bu yılın ‘‘namağlup’’ iki takımından biridir: İlk maçında Fenerbahçe'yi, hem de kendi evinde, 3-0 yener. Ardından Adanaspor karşısında 1-0'lık bir galibiyet elde eder. Yeni parlayanlardan Akçaabat Sebatspor'u 3-1'le, Çaykur Rizespor'u 3-0'la devirir. Samsunspor'la 3-3, Beşiktaş'la ise 1-1 berabere kalır. Bunları, çok sistemli bir futbol oynayarak yapar. İnsanın içinden şöyle bir soru geçer: Acaba, bu gencecik çocukları, çok daha fazla ilgi görecekleri ve para kazanacakları yerlerde top koşturmak yerine burada kalmaya iten, bu yalnızlık, terkedilmişlik, umursamazlık karşısındaki varolma mücadelesi midir?Aykut kocaman’ın yarattığı bir ADAOnları birarada tutan, gözlerini ve kulaklarını, hocaları Aykut Kocaman'dan ayırmayan, bu yokluğun -belki de çamurun- içinden çıkma inadı mıdır? Maçlarını yaptıkları Güngören Belediyesi'ne ait, ‘‘endüstriyel futbolun projektörlerinden ve büyük para akışından uzak’’ 10 bin kişilik stadında, rakipleri Rizespor'un 8 bin taraftarı kendi taraftarlarının yerlerine kurulur, 100 kişilik ‘‘kahraman’’ bir taraftar da onları desteklemek üzere misafir takım sıralarına sıkışırken maçı alabilmelerinin altında bu inat mı yatar?Radikal yazarı ve İthaki Yayınevi futbol kültürü dizisi editörü Barış Tut, bu havayı asıl yaratanın eski Fenerbahçe oyuncusu ve gol kralı Aykut Kocaman olduğunu söyler. Galiba asıl iyimserlik ve inat ondadır. Kocaman, kulübün kapısına kilit vurulmasının an meselesi olduğu zamanlarda bile umudunu yitirmeyen, hayata, futbola bakışını oyuncularına aktarmayı başarmış biridir. Tut'a göre şu anda Türk futbolu içinde bir ada oluşturmuştur. Meslek ahlakını ön planda tutan, futbolun kurallarına sıkı sıkıya bağlı, sağlam duruşlu, sportmen bir futbol oynar oyuncuları. Beşiktaş'ın sahasına çıkarken Beşiktaş taraftarına çiçek ve gülücük dağıtmaları, hiçbir rakibin kafasına pet şişe, en azından küfür yemeden ayrılamadığı Fenerbahçe'nin sahasından, üstelik üç gol attıktan sonra, alkışlarla ayrılmaları bu yüzdendir herhalde.İstanbullular'dan takımlarına sahip çıkmalarını, en azından destek vermelerini istemek çok şey mi olur? Belediye Başkanı Ali Müfit Gürtuna'nın kentinin takımı için verdiği sözü tutmasının; sponsorluk için milyarlar harcayan İstanbullu işadamlarının en azından bir göğüs reklamı vermesinin, birilerinin bu varoluş savaşını görmesinin zamanı gelmedi mi? İstanbulspor'un bilmeden de olsa verdiği sportmenlik ve vefa dersini hepimizin alması gerekmez mi artık?
Bunları da Beğenebilirsiniz
İlişkili Haberler