GeriOsman MÜFTÜOĞLU Zayıflamanın kolay yolu merdiven çıkmak
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Zayıflamanın kolay yolu merdiven çıkmak

İstatistiklere bakılırsa, hızla şişmanlıyoruz. Kimimiz sinirden, stresten, kimimiz gerginlik ya da öfkemizi bastırma isteğinden, kimimiz de yalnızlık ve depresif düşüncelerimiz sonucu ’homidi-gırtlak’ yiyoruz!

Kiloları bazen de hastalıklar, genetik faktörler ya da bilgisizlikten alıyoruz. Çoğumuz ’şekerim düştü’ diye şeker yiyerek, bazı şarlatanlara uyup karbonhidratlarla (ekmek, pirinç, bulgur, makarna, meyve ve sebze) proteinleri (et, tavuk, balık, yoğurt) ayrı ayrı tüketerek, sağlığa yararlı diye zeytinyağlıları, fındığı, cevizi, meyveleri fazla miktarda yiyerek ya da alkolü fazla içerek yağlanıyoruz. Uzmanların dediklerine bakılırsa kadınlarımızın yüzde 30’u, erkeklerimizin yüzde 15’i fazla kilolu veya şişman.

SADECE DİYET YAPMAK YANLIŞ

Sorunun çözümüne de yanlış yaklaşıyoruz. İşe sadece diyet yaparak yani yiyip içeceklerimizi azaltarak halledebileceğimizi düşünüyor, kilo sorunu diyince diyet uzmanlarına koşuyoruz. Ama ne var ki aktif bir yaşam tarzı oluşturmadığınız sürece ne fazla kilolardan kurtulmak ne de ulaşılan sağlıklı kiloları koruyabilmek mümkün olmuyor.

Diğer taraftan modern yaşam bizi sadece kalori bombardımanına tutmuyor. Bacaklarımızın altına yerleştirdiği yeni teknolojilerle bizi adeta uçuruyor. Modern yaşamın bizden uzaklaştırdığı eski alışkanlıkların başında ise merdivenler geliyor. Kilo sorununun bu kadar hızla yayılmasının arkasında ’merdivenlerimizin elimizden alınması’ da etkili bir faktördür.

BİZİ MERDİVENSİZLİK ŞİŞMANLATIYOR

Lütfen şaşırmayın! Bizi şişmanlatan nedenler arasında merdiven kullanma alışkanlığını bırakmak da var! Apartmanların neredeyse tamamı asansörlü hale geldi. Artık otellerde personel bile merdivenleri kullanmıyor. Alışveriş merkezleri, çarşılar daha kapısından girmeden ayağınıza kırmızı halı serer gibi sizi yürüyen merdivenlere yönlendiriyor.

Ya havaalanlarına ne demeli. Oralarda koridorlarda yürümek bile olanaksız hale geldi. Kendi kendine yürüyen bir bandın üzerine çıkıyorsunuz, 1000-1500 m’yi tek adım atmadan gidebiliyorsunuz. Oysa dizlerimiz, baldır ve bacak kaslarımız, kalça kaslarımız, yürümek, tırmanmak, yokuş çıkmak üzere dizayn edilmişler. Onları birer kalori harcama makinesi gibi çalıştırmanın en etkili yolu merdiven çıkmak. Bunu ne yapıp edip başarmak hayatın içine sokmak gerekiyor.

İŞTE RAKAMLAR...

Her gün 40-45 merdiven basamağı çıkmak yılda en az 2 kilo kaybettiriyor. Bunu her gün 180-200 merdivene çıkarırsanız (ki sadece 16 kat ediyor, sabah 8 akşam 8 kat çıkmanız yetiyor) yılda sekiz kilo yağ kaybedersiniz. Üstelik ne diyetisyenlere, ne diyet desteklerine, ne de diyet ürünlerine para ödemezsiniz. Ek olarak kalbinizi güçlendirir, kemik yoğunluğunuz arttırır, kaslarınızı destekler, şeker, kolesterol, tansiyon dengenize yardımcı olursunuz. Düzenli merdiven çıkanlarda yaşlanınca denge sorunları ve bellek kaybı gibi problemlerinde daha az görüldüğü biliniyor.

Gördüğünüz gibi merdiven çıkmak bir taşla 5-10 kuş vurmanın yollarının en başında geliyor. Sürekli ve kalıcı bir kilo kontrolünde kararlıysanız, bu son derece etkili aktiviteyi yeniden hayatınızın bir parçası yapmayı lütfen unutmayın.

Çiğnemeden yutuyoruz

Hastalarımıza egzersiz önerdiğimizde onu yapmakta çok yavaş davranırlar ama sıra lokmaları çiğnemeye gelince tutabilene aşk olsun! Araştırmalar kilo problemi olanların çoğunun çok hızlı yemek yediğini gösteriyor. Ya televizyona, ya bilgisayara, ya da etrafınızdaki insanlara dalarak veya strese ve çözümsüz düşüncelere teslim olarak lokmaları saymadan, çiğnemeden yutuyoruz. Oysa midemizden önce ruhumuzu doyurmamız gerekiyor.

Yiyip içtiklerimizin tadında, kokusundan ve sunumundan da keyif almamız gerekiyor. Araştırmalar çoğu fazla kilolu ve şişman kişinin önüne konulanları üç-beş dakika da silip süpürdüğünü gösteriyor. Oysa yine uzmanlara göre bir yemek periyodunun en az 20 mümkünse 30-40 dakika sürmesi gerekiyor. Bence "En az 20 dakika" kuralı mükemmel bir çözüm olacaktır. Her gün en az 20 dakika egzersiz yapmayı ve en az 20 dakikadan önce sofradan kalkmamayı bir alışkanlık haline getirin. Göreceksiniz kilo kontrolü daha kolay olacak.

DİYET GÜNLÜĞÜ

Sorularınız için: Tel: (0212) 236 73 00

Yazın havaların ısınması ile kurubaklagil yemeklerini tüketmekte zorlanıyorum. Listemde en az haftada 1 gün tüketmem öneriliyor. Yaz aylarına yönelik bir tarif verebilir misiniz?

Protein ve posa deposu nohutu ihmal etmeyin

NOHUT SALATASI (1 porsiyon 200 kalori)

2 su bardağı haşlanmış nohut

1 diş sarımsak

2 adet taze soğan

1 demet maydanoz

10 adet küçük domates

3 yemek kaşığı üzüm sirkesi

4 yemek kaşığı zeytinyağı

Tuz, karabiber

Hazırlanışı: Ayıklanmış tüm malzemeleri doğrayın. Sirke ve zeytinyağı çırpın. Haşlanmış nohutları ve tüm malzemeyi karıştırarak 30 dakika kadar buzdolabında ağzı kapalı olarak bekletin ve servis edin.

Hazırlamış olduğunuz salata haftalık kurubaklagil tüketiminizi destekleyecektir. Öğününüzün bitkisel kaynaklı protein ve posa içeriği oldukça zengindir. Özellikle kolesterol yüksekliği nedeni ile hayvansal kaynaklı protein alımı sınırlanmış bir mönüde haftada iki-üç kez bu salatayı mercimek, kuru börülce veya kuru fasulye kullanarak da hazırlayabilirsiniz.

GÜN BOYU TARTI

Aynı miktarda yemek yediğim halde, iki kilo almışım. Karnabahar yerim çok, o su tutar mı veya şişkinlik yapar mı? Günde çoğu kez 3 litre su içiyorum, bundan olabilir mi? Bir de bir sorum daha var size, lor peyniri gerçekten yağsız mı? Ne miktarda yiyebilirim? Peynirlerin uygun miktarları nedir?

Daha önceki yazılarda da belirttiğimiz gibi, tartı takıntınız var ise , yani günde birkaç kez tartılıyorsanız, gördüğünüz rakamlar sizi şaşırtıyor olabilir. Günlük su tüketiminiz, sıvı alımınız, tuvalet alışkanlığınız, gün içindeki aktiviteniz, hormonal değişiklikler gibi bir çok nedenle kilonuz tartıda fazla çıkıyor olabilir. Haftada 1 gün, sabah aç karnına, tuvaletten sonra, aynı kıyafetle ve mümkünse kıyafetsiz tartıldığınızda gerçek kilonuza daha yakınsınız demektir. Karnabahar, lahana, brokoli şişkinlik yapma özellikleri vardır. Lor peyniri birkaç çeşit olduğu için şunu söyleyebilirim:

Peynir grubu içerisinde en az yağa sahip olan peynirlerdendir. Yağlı lor peyniri de bulunuyor. Alışverişte etiket okumaya özen gösterirseniz az yağlı veya yağsız lor tüketebilirsiniz. Peynirlerin uygun miktarı diğer her besin grubunda olduğu gibi kişiye göre değişir. Bunun için bir diyetisyene gidip vücut analizi ve beslenme değerlendirmesi yapmanız gerekiyor.

Doğum sonrası depresyonuna dikkat edin

Bir bebeğin doğumu neşe, sevinç, endişe, korku gibi karmaşık duyguları da beraberinde getirir. Bazen de beklenmeyen bir durumla karşılaşılır: Depresyon. Doğum sonrası annelerin yüzde 10’unda depresyon görülmektedir. Nadiren de duygusal stresin aşırı bir şekli olan psikoz gelişebilir. Üç ayrı şekilde görülen doğum sonrası sıkıntılarının belirtileri da farklıdır:

Basit Sıkıntı (Baby blues): Sadece birkaç gün veya birkaç hafta sürer.

Mizaç değişiklikleri

Endişe Üzüntü Sinirlilik Ağlama Konsantrasyon azalması Uyku güçlüğü

Doğum Sonrası Depresyonu: Başlangıçta baby blues gibi olabilir, ama belirtiler daha şiddetli ve uzun sürelidir. Sonuçta kendisine veya bebeğe bakımını ve günlük aktivitelerini engelleyebilir.

İştah azalması Uykusuzluk Aşırı sinirlilik ve öfke Aşırı yorgunluk Cinsel isteksizlik Yaşamdan zevk almama Utanç, suçluluk duyguları Ciddi mizaç değişiklikleri
Bebeğe bağlanamama Aile ve arkadaşlarından uzaklaşma Kendine veya bebeğe zarar verme düşünceleri

Doğum Sonrası Psikozu: Tipik olarak doğumdan sonraki iki hafta içinde ortaya çıkar, nadir görülür ancak belirtileri çok şiddetlidir.

Zihin ve oryantasyon bozukluğu

Kuruntu, hayal görme

Paranoya

Kendine veya bebeğe zarar verme girişimleri

Daha önceden depresyonu olan, ailevi sıkıntıları olan, istenmeyen bir doğum yapmış olanlarda depresyon daha sık görülür.

Depresyon bulguları birkaç hafta içinde geçerse veya günlük yaşantı da zorluk sebebi iseler tıbbi yardım istemek gerekir. Tedavi edilmeyen doğum sonrası depresyonu bir yıldan uzun sürebilir. Tedavide psikoterapi, antidepresan ilaçlar, bazen de hormon verilmesi faydalı olabilir. Ayrıca, omega-3 ile akupunktur ve masaj tedavide yardımcı olur.

Çocukların da başı ağrır

Baş ağrısı çocuklarda karın ağrısı ve kas-iskelet ağrılarından sonra en sık rastlanan ağrı tipidir. Çocuklarda en sık rastlanan gerilim baş ağrısı ve migren tipi baş ağrılarıdır. Özellikle ağrılar tekrarlayıcı özellikte ise anne-babalar nedenini öğrenmek üzere doktora, bazen de acil servislere başvururlar. Çocuklarda teşhis koymak erişkinlere göre daha zor olabilmektedir.

Baş ağrısına yol açabilecek diğer hastalıklar mutlaka ekarte edilmelidir. Bu hastalıklar arasında menenjit, beyin apseleri, kafa travmaları, enfeksiyon hastalıkları (sinüzit, kulak iltihapları), anemi, glikoz düşüklüğü akılda tutulmalıdır.

Araştırmalar 15 yaşına kadar olan dönemde çocukların yüzde 75’inde en az bir kez baş ağrısı oluştuğunu ortaya koymaktadır. Doğal olarak küçük çocukların baş ağrılarını tanımlamaları erişkindeki kadar açık olamamakta, çocuk bu yakınmasını ağlayarak, ya da sessiz bir yere çekilerek ifade edebilmektedir.

Çocukluk çağında görülen migren atakları erişkinde görülen ataklardan farklı özellikler taşıyabilmektedir.

Erişkindekinin aksine, çocuklarda genellikle ağrı iki taraflı bir baş ağrısı şeklindedir. Daha kısa sürer. Bazen ağrıya eşlik eden kusma, bulantı, karın ağrısı ve baş dönmesi yakınmaları, baş ağrısından daha fazla ön planda görünür, bu durum tanıyı zaman zaman daha da güçleştirebilmektedir.

Karaciğer yaşlanınca...

Karaciğerin görevleri arasında:

Besinlerle alınan karbonhidratların, yağların, proteinlerin ve vitaminlerin işlenmesi,

Kolesterol, trigliserid ve lipoprotein yapımı,

Safra üretimi,

Bazı serum proteinlerinin (örneğin kan pıhtılaşma faktörleri) üretimi,

Vücutta üretilen atıkların ve dışarıdan alınan toksinlerin (zehirlerin) temizlenmesi ön planda yer alır.

Yaşlanmayla birlikte kan dolaşımının ve karaciğer hücrelerinin yenilenmesinin yavaşlaması karaciğerin etkinliğini düşürür. Oluşan toksik maddelerin vücuttan uzaklaştırılmasında zorluk yaşanır. Kullanılan ilaçların yarılanma ömürleri (kanda bulunan miktarın azalma süresi) uzar.

CLA: Yazın da kullanabilirsiniz

CLA süt yağında bulunan bileşiklerden biridir. Kırmızı ette kümes hayvanlarının etinde bulunuyor. Otlaklarda ve bahçelerde dolaşarak doğal yollardan beslenen hayvanların et ve sütünde daha çok bulunuyor.

Yani ahırlarda büyütülen hayvanların eti de, sütü de CLA bakımından fakir oluyor. Bazı araştırmalar CLA azlığının yağlanmayı hızlandırabileceğini gösteriyor. Bu sonuçlara dayanarak bazı uzmanlar da yağsız beslenmenin özellikle süt ürünlerinin yağsız yenmesini, içilmesini kilo sorununu tetikleyeceğini ileri sürüyorlar. Buna kanıt olarak - özellikle Amerika’da - diyet süt ve süt ürünleri yağsız hayvan etleri tüketimi arttıkça kilo sorununda ortaya çıkan patlamayı gösteriyorlar.

Nasıl etkili olduğunu henüz çok iyi bilmiyoruz. Bizim de gözlemlerimiz CLA’nın kas gelişmesini desteklediği ve yağ kaybını hızlandırdığı yönündedir. "Yaşasın Hayat Kliği" beslenme uzmanlarının neredeyse tamamı kilo problemine girenlerin çoğuna bu desteği öneriyor. Onlara göre CLA günde iki-üç kez 100-1500 mg’lık kapsüller halinde alındığında faydalı olabiliyor. CLA’yı özellikle aktivitenin yüksek olduğu yaz aylarında kullanmak tavsiye ediliyor.

Stres beli kalınlaştırıyor

Aşırı stresin şişmanlığa yol açtığından artık kimse kuşku duymuyor. Stres yükü arttıkça kilolar da artıyor. Bu durumun üç temel nedeni olduğu belirtiliyor. Birinci neden, strese bağlı olarak böbrek üstü bezlerinin daha fazla kortizol hormonu salgılaması olarak kabul ediliyor. Kortizol hormonu yağlandıran, özellikle bel ve karın çevresinde yağlanmayı hızlandıran bir hormondur.

İkinci neden olarak kanda insülin dalgalanmaları ve insülin fazlalaşması gösteriliyor. Strese bağlı insülin dalgalanmaları, hipoglisemik ataklara ve açlık krizlerine yol açabiliyor.

Üçüncü neden ise strese bağlı yeme bozukluklarıdır. Çoğu insan stresle karşılaştığında rahatlamak için nişastası, şekeri bol, yüksek kalorili yiyeceklere yöneliyor. Kısacası stres şişmanlatıyor, hem de ne tehlikeli yerden, belden!
X

Sağlıkçılar 3. doz bekletisinde

Aşılamada ulaştığımız hız mükemmel. Sadece geçtiğimiz haftada aşılanan kişi sayısı 5 milyondan fazla.

Önce yarım milyona razıydık, 1-1.5 milyon derken neredeyse “günde 2 milyon aşılama” hedefine ulaşacağız. Başta Sağlık Bakanı, ekibi ve sağlık ordumuz olmak üzere bu olağanüstü başarıda emeği geçen herkese teşekkürler. Bu arada önemli bir hatırlatmayı da kayda geçirmekte fayda var: Daha önceden Sinovac ile aşılanan sağlık ordumuzun değerli mensuplarına 3. aşının yapılma vakti sanırım geldi. Sağlık ordusundaki genel beklenti 3. dozun BioNTech ile yapılması ve uygulamada biraz hızlı hareket edilmesi. Bir küçük hatırlatma daha: Bağışıklık baskılayıcı ilaçlar kullandıkları için Sinovac aşısıyla yeteri kadar güçlü bir bağışıklık üretemeyen kişilere de 3. doz aşılama bir an önce yapılmalı, onlar da güvence altına alınmalıdır. Tabii ki onlarda da 3. doz tercihi BioNTech aşısı olmalıdır.

OKUR SORULARI
BİR GIDA NE ZAMAN ‘İŞLENMİŞ’ SAYILIR

İŞLENMİŞ gıdaların tamamı değilse de çoğu sağlık için ya “zararlı” kabul ediliyor ya da “etkinliği azalmış” bir gıda muamelesi görüyor. İşlemden geçirince “zararlı”, en azından “faydası sınırlı” hale geldiği kabul edilen gıdaların en meşhurları şunlar:

1. Öğütülüp beyaz un haline getirilen tahıllar

2.

Yazının Devamını Oku

Karar sizin ya aşı ya Covid

Başka çaremiz, başka seçeneğimiz yok.

COVID’den korunmak için aşı olmak zorundayız. Çünkü mevcut gelişmeler de, bilimsel veriler de şu bilgiyi net ve açık olarak doğruluyor: YA AŞI OLACAĞIZ, YA COVID. Nedenine gelince...

Aşıdan sonraki yolculuk belli: B lenfositlerimiz bol bol antikor üretecek. T lenfositlerimiz ise virüsün bütün kodlarını belleğine kaydedecek. Neticede muhtemel bir bulaşla yapacağımız savaşı biz değil virüs kaybedecek. Aşılanmaz da COVID’e yakalanırsak eğer sonrası bir hayli endişe verici.

1- COVID-19’u evde geçirmek de var, hastaneye yatmak zorunda kalmak da...



2-  

Yazının Devamını Oku

Güzel günler yakındır

Biz “Her gün en az 500 bin aşılama şart!” derken Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca aşılamada hedefi daha da büyüttü, “500 bin yetmez bize her gün 1 milyon aşılama lazım” dedi.

Bana sorarsanız son günlerin en önemli haberi, en mühim hedefi, en güzel cümlesidir bu. Çünkü aşılama meselesinde hedeflenen bu başarı, sürdürülebilir bir noktaya ulaşırsa eğer önümüzdeki sonbaharın bir sağlık ilkbaharına dönüşmesi hiç de zor olmayacaktır. Tebrikler Sağlık Bakanı Dr. Koca, tebrikler bakanlık yöneticileri ve teşekkürler aşılama kampanyasına emek veren sağlık emekçileri.

İYİ HABER
İSTANBUL’DA RAKAMLAR DÜŞÜYOR
BUGÜNÜN iyi haberi, başarılı çalışmalarıyla İstanbul’daki salgın rakamlarını hızla düşüren önemli bir isimden İstanbul İl Sağlık Müdürü’nden geliyor: İstanbul İl Sağlık Müdürü Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, “Aşılamada da yeni vaka sayılarını azaltmada da tedavi başarısında da önemli bir noktada olduğumuzu” açıkladı. Kısacası sayfanın başında da belirtiğimiz gibi sağlıklı ve güzel günlere bir hayli yaklaştık. Yolumuz açık olsun.

BİR TAHMİN
ÖNÜMÜZDEKİ KIŞ NASIL GEÇECEK

BİZDE

Yazının Devamını Oku

Hedef her gün en az 500 bin aşı

Toplumsal bir aşılanma çabası içine girdiğimiz bugünlerde günlük aşı rakamlarında “en az 500 bin” hedefini tutturmak zorundayız.

Eğer önümüzdeki sonbaharı bir ilkbahar gibi kutlamak istiyorsak, eğer okullarımızı açmak, işimize gücümüze dönmek, ekonomimizi yeniden zıplatmak arzusundaysak bu rakamda ısrara mecburuz. Bunu başarabilirsek aylık ortalamada 15 milyon insanımızı tek dozda etkinliği oldukça yüksek (yüzde 85) ve koruması bir hayli uzun süreli olan (8-12 hafta) “tek doz BioNTech” aşısı ile bağışıklama hedefini yakalarız. Bu yöndeki vefakâr çabaları nedeniyle başta hemşire kardeşlerimiz ve aile hekimlerimiz olmak üzere tüm sağlık çalışanlarına şimdiden teşekkür borçluyuz.




ÖNEMLİ
BAĞIRSAKLARINIZI STRES TORBASI YAPMAYIN

Yazının Devamını Oku

İçimizdeki müsilaja dikkat

Bilelim ki müsilaj tehdidi sadece çevremizi kirletmiyor, o tehdit yıllardır ruh ve bedenlerimiz için de zaten var, ruh ve bedenlerimiz de o tehditten payını alıyor.

Kısacası “çevresel müsilaj” ile “bedensel ve ruhsal müsilaj” meselelerini aynı sepete koymak gerekiyor. Bu nedenle gelin isterseniz müsilaj sorununa “damardan”, yani “bedenden ve ruhtan” girelim. Hazırsanız buyurun...

ÖNEMLİ BİLGİ
MÜSİLAJ BİZİ DE KİRLETTİ

MÜSİLAJ meselesi yalnızca Marmara’yı değil yaşadığımız çevrenin tamamını, neticede de ruh ve bedenlerimizi de kirletiyor. Sağlık pratiğinde kısaca “kronik hastalıklar” olarak tanımladığımız pek çok sağlık sorununun ardında da çoğu zaman az ya da çok “müsilaj problemi” yatıyor. Bedensel ve ruhsal müsilajın akla gelen ilk sonuçlarını da bu satırların yazarı şöyle sıralıyor...

Yazının Devamını Oku

Alzheimer'ın sonu geldi mi

Hepimiz olabilecek en iyi hayatı yaşamak isteriz ve bu bizim en doğal haklarımızdan biridir. Hayatımızı istediğimiz gibi yaşamak, canlı, formda, fit ve enerjik, keyifli ve mutlu biri olarak sürdürmek, olağan sona “AKIL SAĞLIĞI” ile ulaşmak her insanın değişmez arzusudur. İstisnasız herkes “mükemmel bir sağlık” peşinde koşar ve “üstün bir sağlık hali”ni hedefler, hak eder.

Ama bu hedeflere nasıl ulaşılacağı konusu sözkonusu olduğunda işler maalesef bir hayli karışır. Karışır çünkü böyle bir hedefe ulaşmak bize bedensel ve ruhsal anlamda birçok sorumluluk yükler. Diğer taraftan özellikle son yüzyılın beyinlerimizi, neticede de belleklerimizi olumsuz yönde etkilediği kesindir. İtiraf edelim, çoğumuzun beyni arızalıdır. Ve bu “arızalı beyin sorunu” günümüzün en mühim sağlık sorunlarından biridir.

Ve yine bilelim ki “arızalı beyin meselesi”nin zirve noktasında hepimizin korktuğu çok ağır bir sağlık sorunu var: ALZHEIMER HASTALIĞI. İsterseniz gelin güne bu tatsız ve kesin tedavisi şimdilik mümkünsüz gibi görünen belalı hastalıkla ilgili güzel bir müjdeyle başlayalım: ALZHEIMER’DA FAYDALI OLABİLECEĞİ ANLAŞILAN YENİ BİR İLAÇ 7 HAZİRAN 2021’DE KULLANIM İZNİ ALDI. Detaylar için buyurun...

İYİ HABER
ADUCANUMAB İŞE YARAYABİLİR
ALZHEIMER hastalığı özellikle 70-80’li yaşlar sonrasının en korkulan sağlık problemlerinden biridir. Belleği içten içe ve sinsice tahrip eden bu kronik hastalık, yaşlanma sürecine giren herkesin bir numaralı korkusudur. Yarattığı hafıza ve düşünme sorunlarıyla sadece hastalanan kişilerde değil, aileler ve sosyal yaşamda da önemli tahribatlara yol açar. Hastalığın kesin çözümü üzerinde her yıl binlerce araştırma yapılıyor. Ne var ki henüz bir arpa boyu bile yol gidilebildiğini söylemek pek mümkün değil. Daha doğrusu yakın zamana kadar durum böyleydi, muhtemelen 7 Haziran 2021 tarihi itibarıyla bu bilgi değişti. Gelişmeler şöyle...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Virüs laboratuvarda mı üretildi

Başlıktaki soru aslında bugünün sorusu falan değil salgının başından bu yana hep gündemde.

Bir grup biliminsanı virüsün genetik yapısına ve biraz da kötü ve farklı marifetlerine (!) bakarak yeni koronavirüsün “laboratuvar üretimi” yani “çakma bir virüs” olduğunu ileri sürerken, bir başka grup da “Olmaz öyle şey!” deyip soruyu cevaplamaya bile değer bulmuyor. Peki, doğrusu ne? Elimizde net ve açık bir bilgi yok. Yok ama son günlerde bu belalı virüsün “yapma” veya “çakma” olabileceğini düşünenlerin sayısı bir hayli arttı. İtiraf edeyim bu düşünce daha doğrusu şüphe bende de var. Nedenine gelince...




KUŞKUM VAR ÇÜNKÜ... (1)
CDC ESKİ DİREKTÖRÜ ROBERT REDFIELD BAKIN NE DİYOR 

CDC/HASTALIK

Yazının Devamını Oku

İpin ucunu bırakmayalım

Bildik bir cümle ama yine de tekrarlamakta fayda var: SAĞLIĞIMIZ EN ÖNEMLİ VARLIĞIMIZ.

Sağlıklı olmak ve kalmak bir seçim değil, bir gereklilik. Ne var ki o çok güvendiğimiz aklımız “sağlıklı olma hali”nin değerini maalesef bilmiyor, daha doğrusu fark edemiyor. Sağlığın kıymetini sadece hastalanınca anlıyoruz. Diğer taraftan, bilelim ki pandemi sürecinden de iyi haberler geliyor. Çok şükür pandemide de yolun sonu yaklaşıyor. Tünelin ucunda görünen ışık kesinlikle üstümüze doğru hızla gelen tehlikeli bir trenin ışığı filan değil artık. Bu ışık kesinlikle eski ve güzel günlerin yeniden geri geleceğine işaret eden “AŞI IŞIĞI”dır. Ve yine bilelim ki salgını bitirecek, son noktayı koyacak, üzerine kocaman bir çarpı atacak, yani pandemi ile yürüttüğümüz savaşın bitiş düdüğünü çalacak olan da yine o ışık yani aşı ışığıdır. Özeti şudur: BİR, aşılardan korkmayın. İKİ, toplumsal bağışıklık sağlanana kadar da ipin ucunu bırakmayın.




HATIRLATMA
BAĞIŞIKLIĞA ZARAR VEREN 4 HATA

Yazının Devamını Oku

3 iyi haber

Tam 1 yıl önce, yani 2020 haziranında mutsuz ve umutsuzduk. Karşımızda ne olduğunu, nereden geldiğini ve ne ölçüde tahribat yapacağını bilmediğimiz “belalı bir virüs” vardı.

Bize gelince... Her şeyden önce “o virüsle nasıl savaşacağımızı, etkisini nasıl azaltacağımızı” yeteri kadar bilmiyorduk. Daha da önemlisi korunmak için “maske, mesafe, temizlik” 3’lüsünden başka elimizde hiçbir savunma silahı da yoktu. Ama şimdi, 2021 haziranında durumumuz geçen yıldan çok daha iyi. Çok daha güçlü ve organizeyiz. Elimizde hâlâ net olarak etkili bir ilacımız yok ama etkili pek çok destek tedavisi geliştirmiş durumdayız. Çok daha önemlisi “AŞIMIZ” var. Başlıkta belirttiğim umut vurgusunun nedeni de esasen bundan kaynaklı. Durun, bitmedi! Bu hafta beni memnun eden, umutlandıran 3 iyi haber daha var. İşte o haberler...

İYİ HABER 1
DİYANET’TEN DESTEK GELDİ

Diyanet İşleri Yüksek Kurulu biraz gecikerek de olsa önemli hem de çok önemli bir açıklama yaptı. O açıklama şöyle: “Toplum sağlığını tehlikeye atacağı konusunda galip zan bulunan durumlarda gerekli tedbirlere uymamak, ‘kul ve kamu hakkı ihlali’ olur. Bu itibarla bilimsel usullere uygun üretilen, alanında uzman hekimlerce salgın hastalıklara karşı koruyucu olduğu belirtilen aşıların kullanımı dinen de uygundur.”

Bu yerinde ve doğru açıklamanın aşılama sürecine hız kazandıracağı şüphe götürmez.

İYİ HABER 2

Yazının Devamını Oku

Bekle bizi sonbahar

Anlaşılan o ki elimizdeki bu yeni ve son fırsatı iyi değerlendirebilir, BioNTech aşısını hızlıca ve akıllıca uygulamaya geçirebilirsek ağustos sonlarına doğru, en geç eylül ortalarında toplumsal bağışıklığa yetecek aşılama rakamlarına ulaşabileceğiz.

Bunda BioNTech aşısının gücü ve ilk doz etkinliğinin önemli bir payı var. Elimizdeki veriler BioNTech ile yürütülen aşılama kampanyalarında sadece ilk doz ile bile yüzde 80’leri geçen bir bağışıklık düzeyine ulaşılabileceğini gösteriyor. Daha da dönemlisi yine elimizdeki veriler BioNtech uygulamasında iki doz arasındaki süreyi neredeyse 8 hatta 10-12 haftaya kadar çıkarabileceğimizi düşündürüyor. Özetle aşıyı geliştiren sevgili Dr. Uğur Şahin Hoca, Dr. Özlem Türeci ve ekibi bize taahhüt ettikleri miktardaki aşıyı verebilirlerse rahatlıkla “BEKLE BİZİ SONBAHAR” diyebiliriz. Ve sonbaharı pandemiyle mücadele bakımından bir “ilkbahar gibi” de karşılayabiliriz.




OKUR SORULARI
BİRİNCİ VE İKİNCİ DOZLARI FARKLI AŞILARLA YAPTIRABİLİR MİYİM

Yazının Devamını Oku

Yürümek şifadır

Hiç kimse “4400 adım tartışması” bitince “düzenli yürüme alışkanlığı” meselesini rafa kaldıracağımı düşünmesin.

Yürümeden olmaz ve şu prensip asla değişmez: Her gün düzenli besleneceğiz ve her gün düzenli yürüyeceğiz. Sağlığımızı korumak, güçlü kuvvetli kalmak, iyi yaşayıp iyi yaşlanmanın şefkatli kollarına sığınmak için de yürüme alışkanlığınızdan asla vazgeçmeyeceksiniz. İsterseniz gelin bugün bu güzel hafta sonuna başlarken yazımızın bir bölümünü yine “yürüme ve sağlık” ilişkisine ayıralım. Hazırsanız buyurun...

YÜRÜYÜŞ NOTU 1
KASLAR ÇALIŞIYOR

YÜRÜMENİNgençleştirici etkisi” önce kaslarımızda başlıyor. Biz yürüdükçe kaslarımız güçleniyor, gençleşiyor. Bedenimizin yüzde 40’ını oluşturan kaslarımızın en az 3’te 2’si her yürüyüşte çalışmaya başlıyor. Ve bu çalışma sayesinde de kas hücrelerimizdeki yaşlı mitokondriler ölüyor, yerlerine eskisinden daha fazla, daha genç ve daha sağlıklı mitokondriler geliyor. Unutmayalım: Düzenli yürüyen birinin kaslarındaki mitokondri sayısı tembellerindekinden en az 2 kat daha fazla.

YÜRÜYÜŞ NOTU 2

Yazının Devamını Oku

BioNTech dosyası-2

Çoğu kişi BioNTech aşısında kullanılan mRNA teknolojisinin yeni olduğunu, bu kadar kısa sürede geliştirilen bir aşının uzun vadede ne gibi sorunlara yol açacağının henüz bilinmediğini ileri sürerek başlangıçta BioNTech aşısına karşı mesafeli durdu.

Haksız da sayılmazlardı. İtiraf edeyim aynı “mesafeli duruş” 2020 Eylül’ünde BioNTech ile ilgili ilk çalışmaları izlerken bende de vardı. Başlangıçta Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca’da da aynı kanaatin olduğunu tahmin ediyorum, daha doğrusu o da bu yönde bir açıklama yapmıştı. Ama itiraf edelim ki daha sonra sahadan gelen bilgiler ve yayımlanan bilimsel çalışmalar hepimizi rahatlattı.




ÖNEMLİ
DOKTORUNUZA HATIRLATIN

Yazının Devamını Oku

BıoNTech dosyası... Bekle bizi sonbahar

Sağlık Bakanı Dr. Fahrettin Koca geçtiğimiz günlerde Bilim Kurulu’na davet ettiği BioNTech aşısının mucitlerinden Dr. Uğur Şahin ile yaptığı ortak açıklamada “Önümüzdeki 3 ay içinde ülke genelinde COVID-19’a karşı çok yoğun bir BioNTech aşısı kampanyasının uygulamaya gireceğini” açıkladı.

Anlaşılan o ki özellikle önümüzdeki haziran ve temmuzda -eğer yine ve yeni bir aksilik olmaz ise(!)- halkımızın büyük bir bölümünü efsane aşı haline gelen ve “mRNA teknolojisi” ile üretilen BioNTech aşısıyla aşılama imkânı bulacağız. Bu haber sadece sizi beni değil, süreci baştan beri büyük bir dikkatle izleyen enfeksiyon ve halk sağlığı uzmanlarını da memnun etti. Şimdi şu şarkıyı çok daha güven ve keyifle söyleyebiliriz: BEKLE BİZİ SONBAHAR. Eğer başarabilirsek sonbaharda okullar yeniden açılacak, eğer becerebilirsek önümüzdeki eylül restoranlar, kafeler, parklar, bahçeler yeniden şenlenecek ve cıvıl cıvıl olacak. Yani önümüzdeki sonbahar, sonbahar olmaktan çıkacak, muazzam bir ilkbahara dönüşecek. “İnşallah” diyelim ve isterseniz gelin bir BIONTECH DOSYASI açıp 2 günlük derin bir BioNTech yolculuğuna çıkalım. BioNTech aşısı “neyin nesidir, nasıl etkiler, koruyuculuk oranı nedir, ne süreyle korur, yan etkileri nelerdir, söylendiği kadar alerjik midir, genetiğimizi değiştirip geleceğimizle oynayabilir mi, kısırlığa ya da başka sorunlara yol açabilir mi?” gibi güncel sorulara yanıt arayalım. Hazırsanız buyurun...




SORU 1: BAĞIŞIKLIĞI NASIL ETKİLİYOR

Yazının Devamını Oku

4400 adım yeter mi

Dr. I-Ming Lee bir toplum sağlığı uzmanı. ABD’de, ülkenin ünlü hastanelerinden birinde, Brigham and Women’s Hospital’da görev yapıyor.

Bu hastane Harvard Tıp Okulu’nun çatısı altında önemli araştırmaların yapıldığı ünlü sağlık merkezlerinden biri. Dr. Lee araştırmalarında özellikle “fiziksel aktivite”nin yani “egzersiz”in, “sağlığa faydalarına” odaklanmış. Araştırmalarını da daha ziyade “egzersiz-kronik hastalıklar ilişkisi” üzerine yoğunlaştırmış. Yaptığı bu önemli araştırmalarından birini de ünlü tıp dergilerinden birinde, JAMA’da 2019 yılında yayımlamış. Hikâyenin bundan sonrası bir hayli ilginç.

ÖN BİLGİ
DR. LEE NE YAPMIŞ

DR. LEE 2019’da yayımladığı bu çalışmada ortalama yaşı 72 olan 16 bin 741 kadının yürüme aktivitelerini 4 yıl boyunca aralıksız izlemiş. Bu “70’lik hanımlardan” günde ortalama 4400 adım atanların ölüm risklerinde, 2000 adım atanlara oranla yüzde 41 azalma olduğunu belirlemiş. İşin püf noktası tam da burada başlıyor. Sadece kadınlarda ve yalnızca 70’i aşan hanımlarda gözlenen bu veriler nedense bir anda popüler hale geliveriyor. Bu araştırmadan 2019’da bu satırların yazarı da sık sık söz etmişti. Geçtiğimiz günlerde neden ve nasıl olduysa bu “eski” ve “tartışmalı” bilgi bir şekilde gündeme düştü. Neticede “çarşı(!)” yani “egzersiz alemi” fena halde karıştı. Bu karışıklıktan ben de nasibimi aldım. Zira başta Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ahmet Hakan olmak üzere pek çok yürüme tutkunu anında bana “Hocam bu ne iştir?” sorusunu yöneltiverdi. Peki, yanıtım ne oldu?

Yazının Devamını Oku

Hangisine güvenelim

Son günlerde “aşı azlığı ya da yokluğu” kadar sık gündeme getirilen bir konu daha var: Antikor azlığı ya da yokluğu.

COVID-19’u geçirenler ve aşılananların sayısı çoğaldıkça “antikor meselesi” pandemi gündemindeki yerini doğal olarak iyice güçlendiriyor. Çoğu insan “Acaba yeteri kadar antikor üretebildim mi? Geçirdiğim enfeksiyon ya da yaptırdığım aşı beni bu hastalıktan hiç olmazsa belirli bir süre koruyabilecek kadar antikora sahip olmamı sağlayabildi mi?” sorularına yanıt arıyor. Haklılar mı? Daha önce de yazdım, bana göre zannedildiğinin aksine pek de haklı değiller. Neden mi?

İYİ BİLGİ
ANTİKOR VAR, ANTİKOR VAR!

ANTİKOR seviyelerinin peşine düşenler maalesef haklı değiller. Değiller çünkü bağışıklık gücümüzü sadece antikorlar üzerinden değerlendirmemiz, “Antikorum yüksek” diye sevinip “Benimki çok düşük çıktı” diye üzülmek bilimsel gerçeklerle uyumlu sayılmıyor. Zira antikorlar için de bir çeşit “nicelik yani miktar” ve “nitelik yani yapı ve içerik” meselesinin söz konusu olduğu kesin. Bağışıklık uzmanları özellikle 2’ncisinin, yani “nitelik meselesi”nin üzerinde ısrarla duruyorlar. Kısacası konunun geri planında çok fazla detay var. O detaylar için buyurun...

KISA BİLGİ

Yazının Devamını Oku

Yeni bir başlangıç...

Uzunca bir aradan sonra bugün itibarıyla yeniden “kademeli bir açılma” dönemine girdik.

Umalım ki bu yeni dönemde de daha önce 3 kez üst üste tekrarladığımız hataları yine tekrarlamayız. Ve umalım ki gerçekten bir bedensel, ruhsal, sosyal ve ekonomik çöküntüye dönüşme sürecine giren pandeminin bundan sonraki virajlarında yeni kaoslar, yeni savrulmalar yaşamayız.




KISA BİLGİ
KAYIP ORANI YÜZDE 2’Yİ GEÇİYOR 

RAKAMLARA

Yazının Devamını Oku

Hangisi doğru

Beslenme önemli, hem de çok önemli bir mesele.

Dikkat edeceğimiz küçük bazı ayrıntılar bile sağlığımızı doğrudan ve derinden etkileyebiliyor. Bu nedenle beslenme söz konusu olduğunda karar verirken daha dikkatli olmakta fayda var. Gelin, sözü daha fazla uzatmadan hemen her gün yapmak zorunda olduğumuz sıradan bazı beslenme seçimleri için önemli olabilecek küçük bazı ayrıntıları yeniden hatırlayalım. Hazırsanız buyurun...



SORU 1
HANGİ SU

Su hayattır! Tamam ama onu daha da zenginleştirmek, neredeyse bir “yaşam iksiri” haline dönüştürmek de yine bizim elimizdedir. Kısacası mesele sadece her gün 8-10 bardak su içmekten ibaret değildir, ayrıntılara da girmek gerekir. Mesela suların sert olanları yumuşak olanlarından daha değerlidir. Zira “sert su” demek kalsiyumu, magnezyumu, alkali gücü daha yüksek su demektir. Suyunuza ekleyeceğiz rendelenmiş portakal ya da limon kabuğu, dilimlenmiş salatalık parçaları öğütülmüş maydanoz, nane, fesleğen kırıntıları hatta bir tutam kadar da tarçın ve/veya rezene o suyu neredeyse bir yaşam iksiri haline dönüştürebilecektir.

Yazının Devamını Oku

COVID-19 bir pıhtılaşma sorunu mu

Pandeminin başında bir üst solunum yolu ve akciğer hastalığı olarak kabul edilen COVID-19 enfeksiyonu şimdi “sistemik bir iltihabi hastalık” olarak tanımlanıyor.

Hastalıktan etkilenen sistemlerin en başında da “damarlarımız” geliyor. Araştırma verileri yoğun bakımlarda tedavi edilen her 3 COVID-19 hastasından 1’inde ölüm sebebinin damarlardaki pıhtılaşma süreçlerinden kaynaklandığını gösteriyor. COVID-19 en çok da bacaklardaki toplardamarlarda pıhtılara bağlı tıkanıklıklara yol açıyor. Toplardamarlardaki bu problem “derin ven trombozu” olarak adlandırılıyor. Bu pıhtılardan kopabilecek minicik parçacıklar bile eğer akciğer toplardamarına ulaşırlarsa “akciğer embolisi” dediğimiz, hayatı tehdit edebilecek ağır bir tabloyla neticelenebiliyor. COVID-19’lu bazı hastalarda oluşan “nefes darlığı, yorgunluk, çarpıntı, morarma” kısacası “oksijen azlığı” ile oluşan belirtilerin de nedeni akciğer damarlarında oluşan bu minik tıkayıcı hadiselerdir. Peki, pıhtılaşma sorunları yalnızca akciğerlerde mi oluşuyor? Bu önemli sorunun yanıtını ve bundan sonraki bilgileri gelin işin uzmanından, Prof. Dr. Mustafa Çetiner’den öğrenelim.

DR. Çetiner diyor ki
PIHTILAŞMA HER ORGANDA GÖRÜLEBİLİR
HEMATOLOJİ uzmanı Prof. Dr. Mustafa Çetiner’e göre, “COVID-19 sadece toplardamarlarda değil, atardamarlarda da pıhtılaşmaya yol açabiliyor. Kalp ve beyin atardamarlarındaki pıhtılar kalp krizi ve inmelere neden oluyor. Saygın bir tıp dergisinde yayımlanan önemli bir makaleye göre ‘inme problemi’ 50 yaşından küçük genç yetişkinlerde bile görülebiliyor. Yine aynı grupta pıhtılaşmayı takiben deride kırmızı döküntülere, el-ayak parmaklarında soğukta donma sonrası oluşan yaralara benzer kırmızı ve şiş yaralara rastlanabiliyor. Kısacası ‘pıhtılaşma meselesi’ COVID-19’un maalesef en tehlikeli ve riskli sonuçlarından biri olarak önümüzde duruyor.” 

SORU ŞUPIHTILAŞMANIN SEBEBİ NE

PROF. DR. ÇETİNER’e göre de daha önceki yazımda belirttiğim gibi esas sorun damarların içyüzünü çevreleyen ve kanın damar içinde sorunsuz akışını temin eden endotel hücrelerindeki iltihaplanma hali, yani “endotelitis meselesi”dir. Virüsün hücrelere giriş kapısı olarak kullandığı ACE2 reseptörleri endotel hücrelerde yoğun olarak bulunuyor. Virüs bu nedenle endotel hücrelerine kolayca girip iltihaplanmaya yol açıyor. Endotel hücrelerinde oluşan hasarlar ise pıhtılaşmayı arttıran bir takım faktörlerin kana salınımını tetikliyor. Neticede, pıhtılaşma hadisesi de anında devreye giriyor. Dahası da var...

Yazının Devamını Oku

Yoksa sorun damarlarda mı

Covid-19 enfeksiyonu bizi her gün biraz daha şaşırtmaya, kafamızı daha da karıştırmaya devam ediyor.

Başlangıçta bir “üst solunum yolu”, bir “kulak burun boğaz enfeksiyonu” gibi kabul edip “grip ve nezleyle” mukayese etmeye kalktığımız bu enteresan viral hastalığı kısa bir süre sonra bir “akciğer problemi” olarak da merak ve korkuyla izlemeye başlamıştık. Ne var ki önümüze konulan yeni araştırmalar COVID-19’da problemin çok daha önemli ve çok daha derinlerde olduğunu gösteriyor. Bu yeni bilimsel verilere bakılırsa COVID-19 bir üst solunum yolu ya da akciğer hastalığından çok, hemen her doku ve organı ilgilendirebilen, her doku ve organa saldırabilen dolayısıyla bedenin hemen her yerinde hasara yol açabilen bir damar hastalığı olarak da dikkati çekiyor. Bu yeni bilgiler çok önemli. O nedenle hepimize biraz daha detay lazım. Hazırsanız buyurun...




GÜNÜN SORUSU
COVID-19 ASLINDA BİR DAMAR HASTALIĞI MI

Yazının Devamını Oku

Güneşin de aşının da patenti olmaz

Geleceğimizi tehdit eden muazzam bir salgınla karşı karşıyayız.

Ve bu salgını sonlandırmanın tek çaresi var: Zengin, yoksul ayırt etmeden yeryüzündeki her ülkeye, her insana elimizdeki mevcut aşıları ulaştırabilmek! Kısacası pandemiyi sonlandıracak tek çarenin aşılar olduğu kesin. Unutmayalım ki pandemi “küresel bir sorun”dur. Böyle bir sorun ile “ülkesel çözümler”le mücadele etmek mümkün değildir. Ve bilelim ki hepimiz güvende olana kadar hiçbirimiz asla güvende olmayacağız. Peki, aşıyı herkese ulaştırma imkânımız var mı? İşte tam da bu noktada, sürece “ekonomik nedenler” ve ardından da “patent hikâyesi” kendiliğinden dahil oluyor. Ekonomik imkânı olan ülkeler parayı bastırıp halkını aşılarken bu olanağı bulamayan ülkelerde halk sokaklarda can veriyor. Hindistan’da olup bitenleri hatırlarsak ifade etmek istediğim şey daha kolay anlaşılacaktır. Özetle “patent meselesi” önemli bir meseledir. Bu meseleyi tarihin en etkileyici cevaplarından birini, çocuk felci aşısını bulan Dr. J. E. Salk vermiştir: “AŞI DA TIPKI GÜNEŞ GİBİ İNSANLIĞA AİT ORTAK BİR DEĞERDİR. GÜNEŞİ PATENTLEYEBİLİR MİSİNİZ?” Ayrıntılar için buyurun...




1-  KİMDİR DR. J. E. SALKSALK bir viroloji uzmanıdır, 1914 New York doğumludur. Tıp eğitimini 1939’da New York Üniversitesi’nde tamamlamış, “viroloji” alanına yani “virüsler”e ilgi duymuştur. Grip virüsleri üzerinde yaptığı araştırmalar nedeniyle 1947’de Pittsburgh Üniversitesi’ne davet edilmiştir. Dr. Salk, Pittsburgh’da çocuk felci hastalığına karşı bağışıklık sağlayabilecek ilk ölü virüs çalışmalarını yapmış, neticede de ilk polio aşısını üretme onuruna erişmiştir. Dr. Salk hayvan deneylerinde yani ilk aşamalarda başarılı sonuçlar aldığını görünce de 1952’de aşıyı insanlara da uygulamaya karar vermiş ve çalışmalarını büyütüp genişletmiştir. Sonraki gelişmelere gelince...

Yazının Devamını Oku