Yürüyen kamu vicdanı sunucular

Bundan birkaç hafta önceydi. Bir kanalda ‘kadın programları’ndan birinin sunucusu, telefondaki şahsa şu cümlelerle avaz avaz bağırıyordu: ‘Bizim toplumsal çürümeye daha fazla ihtiyacımız yok. Sizin gibi insanlar toplumu bu hale getirdiler. Yaptığınız çok ayıp!’

Stüdyoda bulunan orta yaşlardaki beyefendi, eşinin başka birisi ile kaçtığını ve sevgilisi ile aynı evde yaşadığını ama ortak çocuklarının kendisine gösterilmediğini anlatıyordu.

Bunun üzerine telefona bağlanan ‘sevgili’, ‘Evet onu seviyorum, aynı evde yaşıyoruz ve şu anda da benim çocuğuma hamile. Boşasın eşini, ben hemen onunla evleneceğim’ diyordu ama, kadın programının sunucusu bağırıyordu:

‘Sus sen! Senin konuşmaya hakkın yok! Toplumsal çürümeye son!’

‘Kadın programı’nda, yapımcı ya da sunucu olan birisi, birilerini ’yargılıyordu.’ Sorunları olan insanlara ‘yol gösteren’ ve ‘çare olmaya’ çabalayan ama bunu televizyonda yaptığı için aynı zamanda ‘seyirlik bir program’ yaptığının farkında olduğunu düşündüğümüz bir programcı o... Oysa o bir diğerinin hayatı hakkında, doğru- yanlış, iyi- kötü diye yargılarda bulunuyordu! Hem de hiç hakkı olmadan.

Bu tür ‘tartışma programları’ bütün dünyada yapılıyor.

Dünyanın hiçbir yerinde, bu programların sunucuları ‘adalet dağıtmıyorlar.’ Onlar ‘yargı mercii’ ve ‘yürüyen kamu vicdanı’ olmadıklarının farkındalar. Onlar sadece toplumsal sorunları ortaya koyup, seyredenlerin bu sorunlardan haberdar olmasını sağlıyorlar, işleri bu!

Ama bizde öyle mi? Sunucular seyredenlerin gözünde ‘sorunu çözen’, ‘bütün sorunları halleden’ birer ‘kahraman’ olmak için çabalayıp,‘adalet’ dağıtıyorlar. Yıllarca kocasından dayak yemiş bir kadını, şu anda evde yeni karısı ile beraber oturan ‘dayakçı kocanın’ yanına gitmesi için dil döküp ikna ediyorlar. Çünkü onlar ‘Türk aile yapısının yılmaz savunucuları!’

Ya da çeşitli sorunlardan dolayı evliliklerini bitirmiş ve asla bir araya gelmeleri mümkün gözükmeyen karı-kocayı stüdyoya getirip, ‘Barışın canım ne olacak? Bir kez daha deneyin, ölmezsiniz ya!’ diyerek barışmaya ikna ediyorlar. Oysa anlatılanları dinleyince o evliliğin artık yürümeyeceğini gün gibi anlıyorsunuz ekran başında.

Onların seyircinin alkışına, onayına ihtiyaçları var. Çünkü onlar ‘tribünlere oynuyorlar.’ Programa dertlerini anlatmak üzere çıkan herkes, onlar için önce ‘reyting makinesi’ sonra insan!

Önemli olan programa çıkan kişilerin sorunlarının çözülmesi değil, programın daha ‘acıklı’, daha ‘bağırışlı çağırışlı’ olup ‘reyting’ alması. Ertesi gün ‘reyting listelerini’ eline aldığında sunucunun, yapımcının, kısaca ekibin gülümsemesi her şeyden daha önemli!

Gerisinin çok önemi yok! Kısacası ‘Sonuç için her yol mubah!’ Bu da biz televizyoncuların ‘mesleki deformasyonu.’
X