GeriNil KARAİBRAHİMGİL Yoğun istek üzerine yeni bir yıl
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Yoğun istek üzerine yeni bir yıl

Dilekler olur yeter ki dillensin:

Gözlerim, görmediğim yerlerle karşılaşsın. Kamaşsın. Güzel anların fotoğrafları biriksin. Unutulmaz olsun. Gözüm gözlerle buluşsun. Gezsin, görsün, öğrensin.

Kaydettikleri kaybettikleri olmasın.

Ellerim dokunsun, okşasın, tutsun. Bırakmasın, üşümesin, yumruk olmasın. Baş parmağıyla güzel hedefler göstersin ki, koşup gideyim. Bir değil, iki değil, altı değil, ‘on!’ yapsın. Yeni limanlara sallansın. Kederi, endişeyi, kötü gözü baybaylasın.

Aklım karışsın. Bildiklerim şaşsın. Öğrensin, merakı bitmesin. Bazı şeyler olsun ki almasın. Gizemi de kalsın bir şeylerin. Aklım açık olsun. Başka akıllarla buluşsun, artsın. Her şey akıldan ibaret olmasın.

Duygularım dalgalansın. Çarşaflar gibi silkelensin, yere ne düşerse düşsün... kıymetlidir o. Aklım onu susturmasın, çok konuşup kandırmasın. Duygularımdan da öte, iç sesim var, o hiç susmasın. Bir koruyucu melek gibi her adımımı takip etsin. Fener olsun. Tünele girersem çıkarsın, uçar gidersen indirsin. Bana mukayyet olsun.

Aşk olsun. Aşksız hiçbişey olsun istemem.

Dostlarım dost kalsın. Onlarsız ben azalırım. Tek bile olmam. Onlarla tekim. Düşünce dolu, tolerans dolu, müzik dolu, kahkaha dolu sofralarda buluşsun kadehlerimiz. ıçimde hep şu his olsun: Her şey gitse, hepsi bitse, onlar var.

Bedenim hayallerime ihanet etmesin. Nolursa olsun, sağlık olsun. Koşsun, yakalasın, derin derin nefeslerle dolsun. Omurgası dik dursun, kasları güçlü olsun.
Maşallahı olsun. Yaşından genç dursun.

Kulağıma güzel haberler gelsin. Güzel müzikler girsin yerleşsin. ‘Seviyorum’u çok duysun, ‘mutluyum’u çok, ‘şükür’ü en çok.

2010’da, 1-0 olan her güzel şey, 2-0; 2-0 olan her kötü şey, 1-0 olsun.

Afiyet şeker olsun.

X

Özlenen seyirciye mektup

Gonca aradı, “Kafa dergisi için özlediğin seyircine mektup yazar mısın?” dedi.

O kadar çok özledim ki o buluşmayı, herhalde ilkinde şarkı çalarken, sahnede durup biraz ağlayacağım.

Ondan sonra benim o sahneye çıkan Nil Karaibrahimgil versiyonumla buluşmam gerekecek.

O, bir ruhun bedene girmesi gibi gelip içime yerleşince, şakımaya başlayacağım.

Bütün bunlar ne zaman olur bilmiyorum. Henüz bir ses yok.

Mektubu yazdım ama muhakkak ona ulaşacağına eminim.

Benim tanımadığım dostlarım, kız kardeşlerim...

Biz sık buluşamazdık. Özlerdik çok birbirimizi.

Sonra bir anda beklenmedik bir yerde kavuşuverirdik.

Yazının Devamını Oku

Ne olacaksa olsun

Yaz güneşiyle geldi ve ısıttı içimizi. Donmuştuk, üşümüştük, korkmuştuk.

Saklanmıştık ve beklemiştik. O kapıyı çalınca, savaştaki sevgilisinden mektup bekleyen eski zaman aşıkları gibi kapıya koştuk.
Sıcacık bir kucak gibi açtı kollarını. “Gel” dedi, “buz gibisin, dışarı çıkalım, bulutlara ve ağaçlara bakalım, denize girelim ve kumlara basalım, rüzgarın uçuracağı incecik şeyler giyelim... Gel, sudan çıkan ıslak bir köpeğin yaptığı gibi, silkeleyelim şu endişeli soğuğu üstümüzden.”
Yazın elini tutup, uslu bir çocuk gibi dediklerini yapınca, içimde bir ferahlama oldu gerçekten.
Avucumda sıkı sıkı tuttuğum ve artık avuç içimi yara yapan o keskin endişe taşlarını bıraktım elimden.
Yaz şarkıları hep, “ne olacaksa olsun” der.
Öyle bir his yayıldı içime, mürekkep gibi yavaş yavaş. Daha şarkıyı bile duymadan, dans etmeye başladım.
Belki de soyunmaktan, bilmiyorum ama güneşe de çıkınca ve bir de ıslanınca, beden artık iyice bırakıyor tutunduklarını.

Yazının Devamını Oku

Ne yapayım ben dünya için?

Bizim asıl yuvamız, ailelerimizle içinde oturduğumuz, dört duvarı beton olan yer değil.

Bizim asıl yuvamız, oradan dışarı çıkıp da ağacını, denizini, rüzgarını soluduğumuz, çatısında gök olan yer: Dünya.

Dünya insanoğlundan milyonlarca yıl önce vardı.

Denizlerini büyüttü, karaları kırıldı, kıta oldu. Buz kestiği oldu.

Dünya sadece güzel bir sular ve bitkiler gezegeni olmak istemedi.

Canlılar yakışırdı ona.

Deli bir canlılık başladı, önce suda sonra karada.

Şu an dünyada baobab ağacından flamingoya, mercanlardan tek boynuzlu balinalara kadar inanılmaz güzellikte bir canlılık var.

İnsanı da bu güzelliğin içine katmak isterdim ama insanın ona verdiği zararı, diğer türlerin hiçbiri vermedi.

Yazının Devamını Oku

Bugüne şükranla

Bu sabah İki güçlü bacakla kalktım yatağımdan.

Kalkamaya da bilirdim.
Yulaf yedim, ballı süt
Ve taptaze şeftali.
Yiyemeye de bilirdim.
Huş ağaçlarının olduğu
Tepeye yürüdüm köpeğimle.
Yürüyemeyebilirdim.

Yazının Devamını Oku

Koltukta Glastonbury Festivali’ni izledim

İngiltere’nin bol yağmurlu, çok çamurlu çayırları sonsuza uzanan Worthy çiftliğindeydi festival.

İnternetten canlı yayınla bağlandılar.

Önce Wolf Alice diye bir grup çıktı.

Kızın beyaz elbisesi, etrafındaki taşlar, sisler, sesindeki isyan ve yeni kararan gökyüzü çok güzel bir başlangıçtı.

(Beyaz bir elbiseyle rüzgarlara bağıra çağıra şarkı söylemeyi özledim.)

Oğlumla ilk defa bir festivale gitmiş gibiydik. Tek farkı, hepimiz, battaniyenin altında evimizdeki koltuğa uzanmıştık.

Sonra Michael Kiwanuka çıktı.

Onu bilmeyenler “Tatlı Küçük Yalancılar” dizisindeki ‘cold little heart’ şarkısından hatırlar belki.

Akustik gitarıyla söylediği şarkıları, sesini seviyordum ben onun.

Yazının Devamını Oku

İlk tesadüfle ilk dilek

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmuşum Suavi’yle Berin’in. Doğmuşum bir sonbahar günü Ankara’da.

İsmimi Nil koymuşlar.

Tesadüfen, tamamen tesadüfen, çocuğu olmamışım Aneni ve Banga’nın.

Doğmamışım bir yaz akşamı Harare’de.

Bu yüzden ismim Shona değil.

Peki, her şey bu kadar tesadüfken, insanlığı bir yana bırakıp bu kadar kimlik bağımlısı olmamız niye?

Niye milletler, renkler, diller, dinler, cinsiyetler bizi küme küme ayırıyor?

Sen gel buraya. Sen orada kal. Hey sen oradaki, burası senin yerin.

Dışarıdan görünen ‘biz’le, içeriden gördüğümüz biz çok farklı değil miyiz, siz söyleyin.

Yazının Devamını Oku

Azalmayı öğrendik

Evlerinize girin, dışarı çıkmayın, çocukları okula göndermeyin, dışarıdan gelen şeyleri dezenfekte edin, asla maskesiz ve mesafesiz başkalarıyla görüşmeyin denildiğinde, ki bu geçen yılın mart ayıydı, eve girip biz bize kapıları kilitlediğimiz an azalmayı öğrendik.

Kaç kişiysek o kadar olduk bir anda, üçse üç. Beşse beş. Bu kadar.
Dünyadan haberlerle içimiz kararıp da, her yerin kendi derdiyle kavrulduğunu gördüğümüzde biraz daha azaldık.
“O kadar da çok kişi değilmişiz” dedik.
“Bir dünya kadarmışız ve dip dibeymişiz meğer” dedik. Herkes oldu bir anda dünya. Sınırlar yok gibi oldu.
Herkes aynı dertten mustarip olunca, aile gibi olduk.
Yeni Zelanda’daki biri Hindistan’ı düşününce burnunun direği sızladı.
Eskiden çoktuk. Bir avuç oluverdik.

Yazının Devamını Oku

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Annedir yüreği fazla dayanamaz

Herkes bıksa benden annem bana doymaz

Öper koklar beni büyütür kalbinde

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

***

Her gün bakar bana kusurumu görmez

Günler gece olsa, o ışığı sönmez

Ellerim büyüdü avuçlarında

Bir tek annem olsun bana bir şey olmaz

Yazının Devamını Oku

Çünkü bana bir çocuk teslim edildi

Meraklı birisi olmama rağmen, daha önce kendime mercek tutup pek bakmamıştım.

Kendime bakmıyordum aslında genel anlamda.

Bir kamera düşünün, dünyayı çekiyor, tanışıyor öğreniyor zoom’luyor bazı şeyleri, ama hiç o cep telefonunun yaptığı gibi kamerayı kendine çevirmemiş. Selfie çekmemiş yani.

Öyleydim ben.

Bedenimle de aklımla da ayrı bir ilişkim yoktu.

Onlar bendi zaten, ben de onlardım.

Sonra anne olunca, sanki kendimin aksini gördüm suda.

Dediğim sözler geri dönüp kulağımdan içeri girmeye başladı.

Eskiden duymazdım dediğimi, derdim sadece.

Yazının Devamını Oku

Ne büyük lüksmüş

Annene babana kardeşine sarılıp öpmek

Kalabalık sokaklarda kendi halinde yürümek.
İçinde keşif duygusuyla seyahat etmek.
Bir restoranda arkadaşlarınla yemek yemek.
Yan yana yoga yapmak.
Bir dükkana girip çıkmak.
Arabaya doluşup bir yere gitmek.
Bir konsere gitmek.

Yazının Devamını Oku

‘Bu da geçer’in hikayesi

Bir zamanlar bir Derviş, uzun süre yolculuk ettikten sonra, yorgun argın bir köye varmış.

Köylülere yatacak yer ve yemekleri olup olmadığını sormuş.
Köylüler de “beyim biz fakiriz” deyip, Şakir’in çiftliğini göstermişler. Şakir bir sürü sığırları olan zengin bir adammış.
Dervişi misafir etmiş.
Derviş güzelce yemiş, içmiş, dinlenmiş.
Giderken de Şakir’e “Zenginliğinin kıymetini bil” demiş.
Şakir de, “Bu dünyada her şey geçici, hiç belli olmaz, bu da geçer” demiş.
Aradan bir zaman geçmiş ve dervişin yolu yine bu köye düşmüş.

Yazının Devamını Oku

Anneler! Oğullarımıza bunları öğretelim

Her gün, bir erkeğe kurban olan, kurban edilmekle tehdit edilen, kurban gibi davranan kadınları kurtarmak için bir kere şu ‘kurban olduğum’ lafını dilimizden bir silelim.

Biz canım oğullarımızı ne kadar sevsek de, onlara sevgimizi ölümle anlatmak zorunda değiliz.
Paşam, aslanım, koçum...
Böyle büyüteçlerle büyütünce, hayatta kendilerini aciz hissettikleri ilk anda devleşmeye çalışıyorlar.
Yakıp yıkıyor, mahvediyor, canavarlaşıyor, empati yoksunu duygularından kopuk insanlar oluyorlar.
Kabloları hâlâ annelerinin kurban olurum cümlesine bağlı, sürekli kısa devre yapan makinelere dönüşüyorlar.
Neyin onları sürekli alaşağı ettiğini bilmeden, sağa sola yumruk savurarak yaşamaya çalışıyorlar.
Biz anneler, dilimizi, yaklaşımımızı değiştirip gerçek, hisli, güvenli, kendini tam hisseden erkekler yetiştirebiliriz.

Yazının Devamını Oku

Kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı

Tam 6 sene önce, Özgecan cinayeti sonrası yazmışım bu yazıyı, bu köşede.

Ve ne yazık ki, bugün hâlâ, “kadına şiddetin cezası çok ağır olmalı” diye çığlık atıyoruz.

Bir kız çocuğunu, bir kadını korumak, kollamak, yanında olmak bu kadar zor olmamalı.

İşte 6 seneki önceki o yazım:

Bu topraklarda kanayan bir yara var.

Kız çocuklarının yarası bu.

Onların bedenlerinden yerlere akan kan, onların gözlerinden düşen damlalarla karışıp toprağa bir koku bırakıyor.

Biz şehirliler bu kokuyu bazen çok keskin olarak alıyoruz.

Sert bir rüzgar onu, burnumuzun direklerine çarpıyor ve yüreğimiz burkuluyor.

Yazının Devamını Oku

Vay be bir sene oldu

Bundan tam bir sene önce, “Özlüyorum” şarkısını yazmışım.

Nasıl oldu biz de anlamadık / birden evlerimize kapandık / dünyayı bir virüs mü ne sarmış / öldürürmüş hiç şakası yokmuş.
özlüyorum arkadaşlarımı / annemi babamı özlüyorum / sokaktan geçen yabancılara / omuzumla çarpmayı özlüyorum.
nereye kadar bu karantina / sen biliyor musun Valentina? / çiçekler açıyorlar dışarda / baharın da hiç haberi yokmuş
geçecek bu günler de geçecek / her şey gibi anısı kalacak / herkesin bir yanı güçlenecek / herkesin bir yanı solacak...
Özlüyorum...

Nasıl oldu anlamadan, özleyerek, İtalyan Valentina’yla aynı şeyleri yaşayarak tam bir sene geçmiş.
Şimdi yine habersiz, bahçemde açtı erik ağacı ve ötüyor kuşları.

Yazının Devamını Oku

‘Kafamızdaki dırdır’a nasıl cevap verelim Bölüm:3

İnsanın hayatta en çok duyduğu ses, kendi iç sesi.

Sanki hayatın altyazısı varmış gibi, her şeyi onunla okuyoruz.

Bu sesi ciddiye almamız ve onu evcilleştirmenin yollarını bulmamız gerek.

Başıboş bıraktığımızda bize geçmiş pişmanlıkları, gelecek korkularını pişirip pişirip sunarak, kabak tadı verebilir.

Ağzımızda kabak tadı varken de her yer kabağa döner.

Dünyanın en uzun plajına bile gitsek, en yeşil ormana bile dalsak, o tattan kaçış olmaz.

O zaman ne yapalım diyorduk.

Geçen iki yazıda, hem okuduğum hem de kendimde uyguladığım birkaç yol yazmıştım.

Şimdi devam. Bugünkü yöntemimiz: Duvardaki sinek bakış açısı.

Yazının Devamını Oku

Kafamızdaki ‘dırdır’a nasıl cevap verelim? Bölüm: 2

Ne sormuştuk?Dertleri cüceleştirmenin ve kendimizi devleştirmenin yolları var mı?Var demiştik.

Yollardan biri, hayalimizde 10 sene sonraya ışınlanmak ve oradan şu anki sefil halimize bakmaktı.
Mesela pandemiden örnek verelim. (Yok koza demeyeceğim:)
Bugün yaşadığımız bu zor zamanlar, ileride hayretle anacağımız ve anlatacağımız uzak bir tatsızlık olacak.
10 sene sonra, bir arkadaşımızın bahçesinde yağmur başlayacak ve biz ıslanmamak için içeri yürürken diyeceğiz ki; “Hatırlıyor musun korona zamanını? Ne zordu, maskeler, mesafeler ve dezenfektanlarla yaşamak. Birbirimizden uzak, çocuklar online...”
İçimizdeki dırdırın başımızın etini yememesi için bir başka yöntem de, ‘kendimize sen demek’miş.
Ya da kendimize adımızla hitap etmek.
İçimizdeki ben öznesini, ‘sen’le değiştirdiğimizde, kendimize bir nevi arkadaşlık ediyor oluyoruz.

Yazının Devamını Oku

‘Kafamızdaki dırdır’a nasıl cevap verelim? 1. bölüm

Yıllar önce, ‘derdimizle aramıza hendek açmak’ diye bir yazı yazmıştım.

Dertsiz baş yok. Dertlere yaklaşan yollar var.

Bunu düşünürken aklıma gelmişti bu hendek meselesi.

Hani Orta Çağ şatolarında, prensesi koruyan ejderhalar olur.

Onlar şatonun kapısının önündeki hendekte bekler.

Bu görüntü vardı kafamda. İnsan derdiyle arasına, anakaradan kopmuş giden buz kütlesi gibi bir mesafe koyabilir mi diye bakıyordum.

Bazen başarıyordum, bazen derdin buzu yapışıyordu kımıldamıyordu.

Bu hafta “Chatter” (Gevezelik) diye bir kitap okudum. Ethan Kross yazmış.

Kafamızdan dakikada geçen dört bin kelimeye bakmış önce.

Yazının Devamını Oku

Yağdı kar

Aylardır hop oturup hop kalkıyorduk, bize saflığı hatırlattı yeniden.

Korkuların, kayıpların, endişelerin üzerine sünger çekmek ister gibi yağdı.
Çocuk gibi sevinemiyorduk kaç zamandır, ondan yağdı belki.
Griyi bembeyaz yaptı.
Hayatını kaybederken, nice insana hayat hediye eden Fethi Bey’in üzerine yağdı kar.
Bir meleğin üstünü örter gibi...
İyi insanlar çıktı bu defa sokağa. Şakalaşmayı hatırladık.
Üzerime yağsın biraz diye yürüyordum dün gece, bir kadın yolun kenarından “Affedersiniz eldivenimin teki orada, alabilir misiniz” dedi, alıp verdim.

Yazının Devamını Oku

Değişirken ben hep yanımda kal

Bir yaz, Çeşme’de bir akşam yemeğinde, yanıma yabancı bir psikolog denk geldi.

Konuşurken bana dedi ki: “Evliliklerin en büyük imtihanı, her iki tarafın da sürekli değişiyor olması. Karşındaki yeni değişmiş insanı, yeniden eş olarak seçiyor musun? O senin değişmiş halinle bugün karşılaşsa, yine seni seçiyor mu? Bu farklı insanı, farklı halinle sevmeye devam ediyor musun?”

Düşündüm bunu uzun süre.

Her ilişkide geçerli bir imtihan.

Çocuklarımızdan arkadaşlarımıza, sevgilimizden okulumuza kadar.

Değişim gerçeğiyle her an baş başayız hayatta.

Halbuki ne çok isterdik bazı şeyler aynı kalsın.

Bir marka benden, değişimle ilgili bir şarkı isteyince aklıma yıllar önceki bu konuşma geldi.

Yaptığımız her şey hayatımızdan izler taşıyor.

Yazının Devamını Oku

İlişkinin oyunu deve cüce

Oğluma her gece yatmadan, o güne ait birkaç soru soruyorum, sohbet ediyoruz.

İncelenmemiş hayat, bayatlar bence de.
Dün sordum, “Bugün ne öğrendin” diye... “İguanaların suda nefeslerini yarım saat tutabildiğini” dedi.
Sonra pat diye bana sordu: Bugün sen benden ne öğrendin...
Kalakaldım, bugün ne öğrendin dese, düşünür bulurdum bir şey ama ‘benden’i de koydu araya.
Aslına bakarsanız son 7 yıldır, en çok şeyi ondan ve onunla öğreniyorum o yüzden de zorlanmadım.
Çok sevdim bu soruyu.
Dedim ki, “Ormanda başka yollara sapmaktan korkmamayı öğrendim bugün senden.”

Yazının Devamını Oku