Yine El Clasico

Sarı lacivertliler, Selçuk’un 35 metreden şutunda inanılmaz bir şekilde topu tutamayan Leo Franco’nun hatasıyla galip geldi. Daum’un, ‘Derbi benim için kolay’ sözü gerçek oldu.

ANAFİKİR; Rijkaard’ın arka arkaya yaptığı 2 harakiri maçı F.Bahçe’ye getirdi. Daha 24. saniyede gole yaklaşan G.Saray’ın orta sahası rakibe teslim edilmişti. M. Topal ve M. Sarp’ın orta yuvarlağın gerisinde durup Elano’nun ileride yer almasıyla göbeği bomboş bırakan Rijkaard, F.Bahçe’nin her atağını kendi ceza sahası üzerinde gördü. Daum ise, Emre’nin yokluğunda Topuz’u ortaya çekip, omurga hattının ileri geri çalışabilmesini sağlıyordu. Rijkaard’ın bu ilk harakirisi, Güiza top kontrollerinde daha dikkatli olsa çok daha pahalıya patlayabilirdi. 18’de Güiza’nın temiz golüne ofsayt bayrağı kalkarken, G.Saray defansı henüz rakibi tartamadan oyunun ateşi içinde bulmuştu kendini.
 Zalim Franco
Bu kadar dağınık ve kötü oynayan bir G.Saray karşısında da F.Bahçe çok iyi oynuyormuş gibi göründü. Halbuki F.Bahçe’nin tek yaptığı saha kontrolünü rakibinden çok daha iyi sağlamasıydı. Ve cezayı 70. dakikada Selçuk’un, yaklaşık 35 metreden yaptığı vuruşu amatörce içeri alan Franco kesti takımına; 1-0. 90+5’e kadar G.Saray zorlar gibi göründü skoru ama olmadı. Sahadaki herkes F.Bahçe galibiyetini istedi ve maçın adamı da Selçuk’tu dün.

Rijkaard’ın telaşı

ORTA sahasını ve oyunu kendi evinde rakibine kolayca teslim eden Rijkaard, 56’da Arda’yı oyuna sürüp Elano’yu geri çekti. Elano hamlesi yerindeydi ama ısınırken bile zorlanan Arda’nın alınması faydadan çok zarar getirdi. Çünkü G.Saray’ın sorunu top tutmak değil, baskıda adam kaçıran F.Bahçe savunmasını hızlı adamlarla zorlayamamaktı.

Anlamsızlar kulübü

1- Daum’a karşı tutunduğu aşağılayıcı tavırla 4. hakem Süleyman Abay... F.Bahçe Kulübü’nün teknik direktörüne döver gibi davranan Abay, aynı hareketi Fatih Terim, Rijkaard ya da Zico gibi isimlere yapabilir miydi?
2- Güiza’nın ikinci yarıda Elano’ya bastığı tekmeye kırmızı kartın es geçilmesi.
3- Keita’nın tiyatroya devam etmesi.

 

X

Sihirli sözcük: Limit yok

Avrupa merkezli dev bahis şirketleri şike ve manipülasyona karşı her türlü tedbiri almış durumda. Şüphelendikleri maçı anında bahisten kaldırıyorlar. Asyalı şirketlerde ise her şey serbest. İstediğiniz maça, istediğiniz kadar para basabiliyorsunuz.

BAHİS ve şike skandallarıyla çalkalanan gündemde herkesin aklında bir soru var; bu çark nasıl dönüyor? Ama bu sorunun cevabı, bilenler için çok kolay, uzaktan seyredenler içinse hayli karışık bir görüntü sunuyor önümüze. Ve bu çarkın nasıl döndüğünü anlamak için, önce “nerelerde bu tür skandallar yaşanmaz?” sorusunu cevaplamak gerekiyor.

Avrupalı büyük bahis şirketleri riske girmez

Avrupa’da yer alan William Hill, BetWin ve Ladbrokes gibi büyük bahis şirketleri, şike ve manipülasyon ihtimallerine karşı önlem almak durumunda kalıyorlar. Bunun sebebi ise, risklerini Reasürans şirketlerine satıp, sermaye piyasalarına kotalı olmaları. Ve bu yüzden riske giremiyorlar. Hal böyle olunca da, ister tek maç ister kombine kupon yapın, size belirli bir kota getiriyorlar. Yani, her ligin risk oranına göre günlük bir “kazanç” limiti koyuyorlar ve riskli ülkelerin limitlerini düşürüyorlar.

Mesela Türkiye ligleri üzerine oynanan kuponların toplam kazanç ihtimali 20 bin sterlini geçemiyor. Bu rakam Premier Lig için 100 bine kadar çıkabiliyor. Fakat yıllar önce yaşanan bir istisna da var. William Hill şirketi, özel bir izinle İngiliz bir işadamının İngiltere-Tunus maçına çok yüksek meblağ yatırmasına olanak sağlamıştı. İşadamına da, bahisi kazandıktan sonra parası çantayla verilmiş ve bu site, İngiliz basınında “çok kazandıran” imajıyla yer almıştı. Bunun başka örneği de görülmedi.

Yazının Devamını Oku

Kırık bir aşk hikayesi

ÇARŞAMBA günü Fenerbahce.org’da bir açıklamaya yayınlandı. “Yapılan yalan haberler”in Türk Sporu’na her açıdan zarar verdiği söyleniyor ve “Başka Fenerbahçe Yok” deniliyordu. Ve yine aynı ironiyle, kavga-gürültü ortamında kavrulan futbolumuzun, yükselen bir marka değeri olduğundan bahsediliyordu. Bu açıklamayı resmi siteden okuyabilirsiniz...

FB basına ihtiyaç duyuyor
Ama bu “uyarı” mektubunun 2 sureti var. Birincisi, Fenerbahçe Kulübü, geri adım atmayıp yine “etik değerlere” yöneltmeye çalışıyor basını. İkincisi ise; spor basınıyla arasındaki köprüleri uzun zaman önce atan yönetim, işlerin artık düzelemez duruma geldiği günlerde, gizliden bir barış eli uzatıyor. Sadece o yazının son 2 cümlesine bakmak bile bunu anlamaya yeter; “... Ancak her şeye rağmen Türk spor basınının içinde de görevini layığıyla yerine getiren kişiler ve kurumlar da vardır. Fenerbahçe Spor Kulübü sayıları maalesef az da olsa bu kişi ve kurumların yanında olacak onları kasıtlı yalan yanlı ve masa başı haberler yapanlardan ayırt edecektir.”
Yazıda sık sık “bize sorulmadan” deniliyor. Çünkü artık yönetim basına ihtiyaç duyuyor. Çünkü atı alanın Üsküdar’ı geçmeye başladığı günlere girildi. Artık hiçkimse eleştiri oklarından kaçamıyor. Durum kritik. İyi günde düşman bellenen basın, kötü günde dost olsun isteniyor. Çünkü 3 sene üst üste şampiyonluk sözüyle başlanan sezonda, ezeli rakibin şimdilik favori... Ve GS Store’larda yeni tişörtler hazırlanıyordur mutlaka; “Her sene söz verin, biz gerçekleştirelim!” diye...

Korku imparatorluğu

BASINLA olan ilişkinin vehametini anlamak için ufak bir örneğe bakmak yeter; Fenerbahçeli bir sporcuyla konuştuğunuzda, ağzından bir şey kaçırırsa ikinci cümlesi şu oluyor; “aman başkan duymasın n’olur adımı yazma!”...
Başkanın çevresindekiler, onun yanında yapamadığı eleştirileri basınla paylaşıyor ve son söz yine aynı; “adımı yazmayın”. Tıpkı bir süre önce yazdığım “Yalanlama Makinası” başlıklı yazımda eleştirip örnek gösterdiğim durumun bir süre sonra fenerbahce.org’da “Transfer Spekülasyonları” adlı bölümün ana sayfada açılmasını sağladığı gibi, Fenerbahçe Yönetimi basında çıkan doğru eleştiri ve haberlere önem verip hataları en aza indirebilirdi. Ama bu “Yalanlama” konusunda yaptıklarını ne yazık ki daha mühim konularda başarmadılar, başaramadılar.
Belki de camia içindeki herkesten çok Fenerbahçeli olan başkan, bu tür noktalarda bir stratejist gibi değil de koyu Fenerbahçeli damarıyla davranıp uzun vadeyi planlamadı.

Yazının Devamını Oku

13. Adam Daum olmalı

Lille teknik direktörü Garcia’nın Fransa’daki o soğukta 90 dakika oturmadan sürekli sahaya katıldığını düşünürsek, bu maçta sıra Daum’da.

FENERBAHÇE, Lille karşısında Fransa’da bireysel hatalardan maçı kaybetmiş ve eline geçen fırsatları değerlendirememişti. Rövanşta ise farklı bir maç bizi bekliyor. Çünkü iki takımın da çok kritik noktalarında eksikler var ve öne çıkan etken motivasyon olacak. Bugün, turu kim daha çok isterse o geçecektir.
Özgüven ve inanç
Kimi maçlarda tamamen hareketsiz duran kimilerinde de yerine oturmayan Daum bugünkü 90 dakika içinde sonuca %70 etkili olacaktır. Soyunma odası ve antrenmandaki konuşmalardan önemlisi, sahanın kenarında takımıyla yaşamalı ve kenarda futbol oynamalı bugün. Lille teknik direktörü Garcia’nın Fransa’daki o soğukta 90 dakika oturmadan sürekli sahaya katıldığını düşünürsek, bu maçta sıra Daum’da. Takıma katılmalı ve taraftarla birlikte F.Bahçe’nin 13. oyuncusu olmalı.
Sarı lacivertliler iç saha üstünlüğünden bu sene en çok bu maçta faydalanabilir. Taraftar baskısının F.Bahçe’ye olumlu, rakibe de olumsuz yansıyacağı daha büyük bir maç şu an yok gibi görünüyor bu sene. Ve bütün taktiksel anlayışlardan önemlisi eğer F.Bahçe kadrosu da bu maça “kazanacağız” diyerek çıkarsa mutlaka kazanacaktır. Tabi ki gol yememeliler. Ama bu maçın kilit noktası, bütün eksiklere rağmen, özgüven ve konsantrasyon olacaktır. Ve herkes taşın altına elini sokup daha önce olduğu gibi kaçak oynamamalı. Çünkü yenilgiler herkesindi, olası bir zafer de yine bütün kadronun olacaktır. Bu takım Kadıköy’de kimleri eli boş gönderdi, önce onu hatırlamalı...

Eksikler ve diziliş

F.BAHÇE’de Santos cezalı, Vederson sakat, Uğur Boral zaten yok sol kanatta... Ortada ise Lugano ve Cristian’ın durumu şüpheli... F.Bahçe’nin aksayan yerlerinde ortaya çıkan bu kadar eksiğe bir de sağ kanat eklendi; M.Topuz ve Özer de yok. Gökhan Ünal da kurallar gereği oynayamıyor. Hücum hattında elde kalan 2 isim Güiza ve Semih.
Kumarı tutmadı

Yazının Devamını Oku

Büyük başarı

Lugano, Emre, Santos ve Cristian peş peşe gördükleri sarı kartlarla Sivas deplasmanında arkadaşlarını yalnız bırakacak. Böylece Güiza hariç diğer tüm futbolcular Sivas’a gitmekten yırttı!

FENERBAHÇE’de dün 5 oyuncu sarı kart tehlikesiyle çıktı maça. Güiza, Emre, Santos, Lugano ve Cristian olası bir sarı kart görme durumunda haftaya Sivas maçında cezalı olacaklardı. Ve Fenerbahçe en büyük başarıyı dün bu alanda yakaladı! Güiza hariç diğer tüm futbolcular Sivas’a gitmekten yırttı. Şöyle bir bakarsak, Emre’nin gördüğü kart hakemin abartması diyebiliriz. Ama! Lugano’nun orta sahada rakibinin bileğine oturması, Santos’un çift dalıp Kırkpınar’a göz kırpması ve Cristian’ın yine alakasız bir yerde kör tekme sallayışı hangi dilde açıklanır?
Christmas olsa hemen anlardık ama bu kez başka bir sebep var galiba; Sivas’ın kulak kıran soğuğu... Umarım bu büyük başarının tek sebebi budur. Başka ihtimalleri düşünmek bile istemiyorum.

REYTİNG KAYBI

DÜN maçı izleyenlerin büyük çoğunluğu, ilk yarıdan sonra muhtemelen uyuyakalmışlardır. Ama uyumayıp izlemeye devam edenler, başlarda “reyting” kaybeden fakat son 15 dakikası kalplere zarar bir maç izlediler.
Fiziksel dayanıklılığı hesaba katıp Özer’in yerine Vederson’la başlayan Daum ise, önce yorup sonra vurdu Denizlispor’u. İlk yarı yine Alex’siz yine ilham sancılarıyla kanat akınları deneyen F.Bahçe, ikinci yarı iyice oyunu karşı alana yıktı.
Gökhan oynamalı
Tribündekiler de kulaklığı takmış Galatasaray’ın İngiltere’deki transfer gelişmelerini takip ediyorken, Santos’un golüyle önce öne geçti Fenerbahçe.

Yazının Devamını Oku

Flash Forward

2015 yılına yolculuk etsek yani son günlerin moda deyimiyle Flash Forward yapsak, şu tür başlıklar görürüz bu sayfalarda; “Maç öncesi çıkan olaylarda 3 taraftar bıçaklandı, rakip takım otobüsü taşlandı.” “İstanbul Valisi, güvenlik garantisi veremedikleri için Kadıköy’e misafir seyirci getirilmeyeceğini açıkladı.” “Derbi maçında sahaya yağan yabancı maddeler 3 maç ceza getirdi.”

Konunun başına dönersek bugünlerde Digitürk’ün hummalı bir çalışması var. Ligin kalitesini yükseltmeyi hedefliyorlar. Ve bu uğurda dillerde Maraton programı ve Erman Toroğlu’nun adı dolaşıyor...
Kaos ortamı oluşur
Birçok ismin görüş bildirdiği bu konuda okuduğum en güzel yazılardan biri Mehmet Demirkol’a aitti. Demirkol’un o muazzam yazısına ben de sonuna dek katılıyorum. Sivri ve sakınmayan bir dili kargaşanın arasından çekerseniz elinizde kalan tek şey daha korkak sorgulanan ve daha çok yoğunlaşan kaos ortamı olur. Çarpık görüntüleri sorgulayanlardan kibarlık bekleyip, milyonları temsil ederken yakışıksız cümleler kullanan kanaat önderlerini alkışlarsak 2015 için attığım başlıklar tozpembe kalır...
“Ligin kalitesini artırmak” garipliğini bir kenara bırakıp ticari anlamda bakarsak karar tamamen Digitürk’ün tasarrufundadır. Digitürk doğal olarak önce kendini düşünecektir.
Kadınlara ofsaytı öğretti
Öte yandan, Erman Toroğlu’nun görüşlerine katılırız ya da katılmayız. O ofsayt der biz “buz gibi gol işte” deriz. Ya da tuvalet kağıdıyla kale çizgisi çekince yadırgayabiliriz. Ama Erman Toroğlu’nun olaylara ve olgulara yaklaşırken kullandığı üslup tamamen bizdendir. Bu ülkedeki kadınlar ofsayt kuralını öğreten Erman Hoca’dır. Futbolcular maçtan sonra “bu karara federasyon ne diyecek” değil de “Erman Hoca o pozisyonu nasıl değerlendirecek” diyorsa, bu Erman Toroğlu’nun adaletine olan güveni simgeler.
Seveni kadar nefret edeni de olan isimler her zaman tepede olmuştur. Çünkü başarının ilk sonucu insanları 2’ye bölmesidir. Bu durumun en büyük örneklerinden biri olan Yılmaz Özdil için Ertuğrul Özkök şöyle yazmıştı; “Savunduğu fikri benimsemeseniz, hatta taban tabana zıt olsanız bile ilgisiz kalamıyorsunuz. Ya gizli, ya açık hayranı oluyorsunuz.”

Yazının Devamını Oku

Ligin kralları

M.United en çok tıklanan takım olurken, C.Ronaldo, Yılın Futbolcusu seçilen Messi’yi geride bıraktı.

NBA’de Kobe Bryant zirvenin hakimi oldu. Lebron ikincilikte kaldı. İkili bir çok takımı da solladı.

Eğlenmek, tuttuğunuz takımın rakiplerini yenmek ve bilgi almak artık çok kolay. Sanal alemde bunlar rahatlıkla gerçekleşirken, NBA.com bu konuda başı çekiyor… Her takım için geçerli olan duvar kağıtlarından, maç özetlerine, sezon öncesi ve içi bilet satışları bilgilerinden, dergi ve makalelere kadar çok şey sizi bekliyor. Kulüplere ait sitelerin, NBA.com sayfasının altında bulunması erişim açısından kolaylık sağlıyor. Fakat bir de dezavantajı var, araştırmacılar için. Alexa’dan (reyting sıralamasını çıkaran servis) hangi sayfanın kaç kez tıklandığını, hangi ülkelerden daha yoğun ziyaret olduğunu göremiyorsunuz. Yine de, en güvenilir adres NBA’in resmi internet sitesi.

Hidayet devleri SOLLADI

1- Kobe Bryant
2- LeBron James
3- Allen Iverson
4- Tracy McGrady

Yazının Devamını Oku

Kırık kalpler kulübü

Vefasızlık Edu’nun söylediği gibi Aurelio ile başlamadı. Ortega, Anelka, Van Hooijdonk ve Washington gibi birçok oyuncu da kalbi kırık gönderilmişti.

FENERBAHÇE’deki çöküş ve vefasızlık Marco Aurelio ile başladı. Oyuncuların gönderiliş şekilleri hiç doğru değildi. Aynı şekilde Appiah’ı da kötü gönderdiler. Maldonado’ya yapılanlar bir başka durum. F.Bahçe’nin son birkaç yılına bakın. Appiah, ben, Maldonado, Josico, Aurelio, Luis Aragones, şimdi de Roberto Carlos. Hepsi FIFA’lık oldular. Yani hepimiz haksısız, bir tek onlar haklı. Fenerbahçe Kulübü birisi ile olmak istemeyince duygusuzca kapıyı gösteriyor.”

Milliyet’ten Mehmet Çiftçi’ye konuşan Edu böyle söylüyor. Ama bir konuda yanılıyor Edu. Kendi deyimiyle “vefasızlık ve çöküş” Aurelio ile başlamadı. Daha önce Ortega, Anelka, Van Hooijdonk ve Washington başta olmak üzere birçok oyuncu kalbi kırık gönderilmişti. Fenerbahçe’ye her anlamda vizyon dersi veren Zico’nun da nasıl gittiği hala akıllarda. Bir de Semih var...

Ya oyna ya terk et

Carlos ve Aragones hariç diğer bütün isimlere bakınca ortada bir sorun var. Futbolculara “kimse bu kulüpten büyük değildir!” tavrıyla yaklaşılıyor. Belki güzel. Fakat aradaki denge kurulamıyor. “Fenerbahçe hepinizden büyüktür” düsturu bir anda “ya oyna ya terk et!” anlayışına dönüşüyor. Kulüp bazlı düşününce buna da “doğrusu bu zaten” diyebilirsiniz. Ama Fenerbahçe, tanıtım ve reklam kelimelerinin dünyayı döndürdüğü bir çağda yapıyor bunu. Transferlerin son yıllarda sönükleşmesi bu yüzden. Çünkü “reklamın iyisi kötüsü olmaz” lafı koca bir yalan. Oluyor!

“Davalıyız!”

Arkasına milyonları almış kanaat liderlerinin duygusal davranmak gibi bir lüksleri yok. Öyleyse bu kadar pürüzlü ilişkiler neden?

Kurumsallaşma ve tesisleşme açısından Aziz Yıldırım’la birlikte çağ atlayan Fenerbahçe, iş sahaya gelince bir türlü aynı tabloyu çizemedi. Aziz Yıldırım’ın hem Avrupa hem de Türkiye adına verdiği sözlerin pek çoğu gerçekleşmedi. Ve zaman geçti, geçiyor... Geçtikçe de hem yönetimin kendi içinde hem de taraftarların aklında yasak bir soru çınlayıp duruyor; “yine mi hüsran?..” Kaybedilen özgüvenle birlikte telaş ve sert manevralar ortaya çıkıyor. “Kupa gidiyor” diyor birisi, “hemen gönderelim şu Edu’yu!”... Sonra Fenerbahçe’yle anılan tek kelime; “davalıyız!” Gidenler yeni kulüplerinde oynamaya başlıyor.Fenerbahçe de daha çok paraya daha kötü transferler yapmaya...

Yazının Devamını Oku

Geçici şöhretler mezarlığı

İSLAM Çupi, 1 Temmuz 1981’de Tercüman’daki yazısında; “Gazetelerin spor sayfaları 20 günden beri, ülkesi Avrupa futbolunda otuzunculuğa düşmüş bir Türkiye’de milyonluk futbolcu (!) transfer ilânları ile dolu...” diyor.
Şimdi sene 2010. Usta’nın kalemi oynadığı gün doğan çocuklar bugün 29 yaşında. Dolaşan para birimi Euro... Ve Türkiye, Avrupa (UEFA) sıralamasında 24’üncü. Dünya (FIFA) sıralamasında ise 41’inci.
29 senede, bir para birimi değişmiş. Bir de ara sıra çıkan uluslararası başarı amortileriyle birkaç basamak oynayan sıramız...
Ama asıl değişim başka bir konuda yaşanıyor bugün.
Günümüz futbolcularından hangisi yarına kalacak? Çetrefilli bir soru, yanıtlaması soranı için de zor bir soru. Aklınıza gelen ilk isimleri yazın; Semih, Nihat Kahveci, Servet Çetin, Arda Turan... Biraz iltimas geçip 50 isim saydık diyelim.

Arması solmuş forma

Şimdi onları tüketim toplumunun koca dişlileriyle çarpıp, medya ağlarının yapışkan dokularına bölün. Hala elinizde birkaç isim kalıyorsa, onlardan da spor ruhunu bilmeyen “Prens” kademe sahiplerini çıkartın. “Her yol mübahtır” deyip rakibi yıprattığını sanırken futbolu zedeleyenleri... Prensler, Machiavelli’nin prenslerini... Elinizde ne kalır?
Cevaplayayım; arması solmuş bir forma. Sinyor Bartu’yu, Metin Oktay’ı, Lefter’i, Sanlı Kaptan’ı, Baba Hakkı’yı, Metin’i, Ali’yi, Feyyaz’ı, Rıdvan’ı, Oğuz’u... Hiç iltimas geçmeden sayacağınız birçok efsaneyi arayan bir forma kalıyor geriye. Rengi önemsiz bir forma. Kapı önünde oynarken, kendine bir efsane seçip onun izinden yürüyen ince bacaklı çocukların giymek istediği bir forma...
Ama o çocuklar, 29 yaşına gelince mahalle arasına atıveriyor Lefter’in formasını. Çünkü ağzından çıkan her söz manşet. Çünkü “önemli adamlar” oluyorlar. Bir de insan “para ederse” sormayın. 220’yle yollara düşüyor. Son gaz, istikamet; geçiçi şöhretler mezarlığı.
Oyuncuların suçu ne, dünya böyle de diyebiliriz. Mesela Metin Oktay bugün maça çıkıp, ince bir ofsayttan takımını öne geçirseydi... Sonra akşam “piero”dan yakalasaydık durumu; haksız bir gol!
Sonra ne olurdu? Böyle böyle silinirdi o efsane isimler günümüzde değil mi?
Değil... Onlar çıkıp özür dilerdi mesela. Ya da taraftara hareket çekmek yerine, gidip gönüllerini alırdı. Antrenmanda rakibin marşını duyunca çıldırmayı bırakın, o kişiyle muhabbet eder şakalaşırlardı. Sen misin beni kızdırmak isteyen deyip, bir haylazlık da onlar yapardı. Ama sevgiyle...
Çünkü “onlar” futbola sevdalıydı. Futbolun içindeki her şeye.
“Bunlar” şöhrete...
Biz seyircilere de içi boş ve boynu bükük bir forma kaldı böylece.

Yazının Devamını Oku

Piranaların Arasında Kalmak

GEÇTİĞİMİZ günlerde, Kayserispor Başkanı Recep Mamur, Galatasaray’ın Ali Turan’la anlaşmasına çok tepki gösterip kısaca; “Oyuncumuzun aklını çeliyorlar, biz ligde lider olurken bu kadroyla olduk. Kadromuzu bozmak istemiyoruz” demişti.

Haklı da... Çünkü Ali Turan da yönetime rest çekip adeta Kayserispor’dan istifa etti ve G.Saray’a kavuştu. Ali Turan G.Saray gibi bir kulübe gitmeyi elbette ister, hem de bir an önce... G.Saray da Ali Turan gibi bir ismi kadrosuna katmak için uğraşabilir, daha doğalı yok. Ama ortada insanın canını sıkan bir durum da var...
2 senedir Sivasspor muzdaripti bu olaydan. Takımdaki her oyuncunun adı, özellikle takımın başarısı sürdükçe, birçok kulüple anıldı.
Daha önce de Gökhan Ünal, Kayserispor’dayken Süleyman Hurma isyan etmiş ve G.Saray’ın sezon ortasında Gökhan Ünal’ı ayarttığını sonra da oyuncudan hiçbir performans alamadıklarını söylemişti.
Fenerbahçe de Beşiktaş da Galatasaray da yapıyor bunu. Neden?
“Machiavellist” bir yaklaşım mı bu? Bana öyle gelmiyor dersem yalan olur.
Ama hiçbir şey de kimsenin yanına kalmıyor futbolun terazisinde. Çünkü büyüğün de büyüğü var.
Arda’nın adı sezon başından beri gündemin baş sayfasında. Şimdilerde ise Liverpool semalarında geziniyor. İnsanın etkilenmemesi mümkün mü? Kayserispor’daki Ali için G.Saray neyse, G.Saray’daki Arda için de Liverpool odur.

Yazının Devamını Oku

Graz bizi hasta ediyor

G.SARAY, lider olarak çıkmayı garantilediği Avrupa Ligi F Grubu’ndaki son maçında Sturm Graz’a teslim oldu: 1-0. Sahaya yedeklerle çıkan Cimbom, bu sonuçla Avrupa’daki ilk yenilgisini aldı. Bu yenilgiyle, Avrupa grup maçlarında en fazla puan toplayan Türk takımı olma şansını kaybetti G.Saray. Ama asıl yitirilen, dünkü kadroda yer alan genç isimlerden beklenen güzel oyundu.

İlk kornerini 1. dakikada kullanan G.Saray, maç başladığında Graz’ı rahatlıkla yenebilecek  gibiydi. Ama 10. dakikadan sonra G.Saray      kalesini birkaç kez yoklayan Graz, 20’de Beichler’in golüyle öne geçti. Golün yaradılışında ise iki “tecrübeli” stoper vardı. Emre’nin zor pozisyonda Servet’e zehir gibi bıraktığı top, etkisini çabuk gösterince Lavric’in kapıp çektiği şut Aykut’tan döndü, Beichler de tamamlayıp geri kalan 70 dakikayı müsamere havasına çevirdi. 44 ve 53’te kaçırdıkları net pozisyonlar da Sturm Graz maçı 1-0 kazanıp köşesine çekildi.
Gitti ülke puanı
Galatasaray’ın tek tehlikeli pozisyonu ise, 31. dakikada Aydın’ın Schildenfeld’den aldığı topla ceza sahasına girip, kaleciyi yatırdıktan sonra son defans oyuncusunu başarıyla vurunca helak oldu. Bu Aydın adına çok üzücü bir durum. Çünkü Aydın, şimdiye kadar kendisinden çok şey beklenen ve zaman zaman da iyi şeyler yapabilen bir oyuncuydu. Bundan sonrası yine kendi elinde.
Dünkü kadroyu, G.Saray’ı ve Türk Futbolu’nu bilmeyen biri alıp okusa, maçın G.Saray adına dinamik ve tempolu geçeceğini düşünebilir. Ama yanılacağını dün çok net gördük. Sebebi ise açık; Rijkaard ara ara ne kadar zorlasa da, gençlere her zaman şans veremiyor. Çünkü günlük oynanan Türk Futbolu’nun buna tahammülü yok. Serdar, Çetin ve Aydın gibi isimler, bu gibi maçlardaki performanslarının zorlu lig maçlarında forma almaya etki edeceğine inansalardı dün çok daha zevkli bir oyun izleyebilirdik.
Sonuç olarak, dün görünürde tek kaybedilen ülke puanıydı. Bu kadar genç bir takımın neden böyle korkak, telaşlı ve bitkin olduğunu ise tekrar tekrar sorgulamak gerek. Çünkü Türk Futbolu’nun geleceği bu sorulara bağlı...

BEKLENENLER KULÜBÜ

Ayhan Akman. Gençlerle birlikte forma şansı bulan Ayhan, belki bilemediğimiz sorunlardan belki maç eksiğinden dolayı dün kötüydü. Orta sahayı hareketlendiren Ayhan’ı bekliyor taraftarlar.

Yazının Devamını Oku

İzan ve izah

GEÇEN hafta yazdığım malum yazıdan dolayı Tanrıların Yeni Kurbanı ben oldum. Hakkımda neler yazıldığını tekrarlamaya gerek yok. Ama beni en çok üzen, “eleştiri kaldıramayan saygısız bir insan” yaftasıydı. Öyle olmadığımı, hatta aksine bu tür durumlardan gurur duyduğumu 1 Kasım 2009’da yayınlanan “Arzuhal” başlıklı yazımda görebilirlerdi oysa...

Prensipler unutuldu mu?

Alıntıladığım cümlelerin yanlış anlaşılmasının ardından Attila Gökçe’yi aradım, ulaşamadım. Ben de “Tek bir futbolcu için haklı ve yerinde bularak yaptığım bir yorumu bütün analizime mal etmeniz beni kırdı. ‘Vaayy Koç’um’, ‘tamam mı Koç’um!’ gibi ifadelerinize üzüldüm. Ve kullandığım alıntı ironiden ibaretti. Niyetim ise, ‘genç kuşağın, büyüklerini hem her zaman el üstünde tutacağı hem de özgüven ve azimle kendi varoluşlarını bağımsız biçimde sürdüreceklerini’ ifade etmekti” mealinde bir mail attım. Ve teşbihte hata olmaz denildiğini, olduysa da bundan üzüntü duyduğumu söyledim.
Evet, Attila Gökçe gibi, Türk Spor Tarihi’nde önemli yer edinmiş ve birçok insana örnek olmuş bir insanın, bir ismi köşesine taşıması çok mühimdir. Ama sırf tepki görmekten korkup, bir duayenin yazdıklarını sorgulamasaydım, çok merak ediyorum bana dayak atmaya çalışır gibi gazetecilik dersi verenler, ilk prensibin saygı ve korku altında bile ezilmeyip açıksözlü davranmak olduğunu unuttular mı?
Üzüldüğüm diğer bir konu ise, Gürcan ağabeyin “Osmanlı Tokadı” siparişiydi. Kendisiyle de konuştum, bana önemli birkaç tavsiyede bulundu ve kendi yolumu çizebileceğimi, kendime has bir üslubum ve görüşüm olduğunu belirtti. İltifatlarına tekrar teşekkür ediyorum.
Ama ben, söylediklerimin ve o ironik alıntının arkasındayım. Çünkü arkasında durmazsam o zaman hakaret etmiş ve o cümleyi zannedildiği gibi “derinliksiz” bir şekilde söylemiş olurum. Ben sadece ısrarla çarpıtılan anlamların arkasında değilim...
“Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum, hiçbirinizle dövüşemem” demiş ya Turgut Uyar... Bu kez de onunla bitirmek gerekiyor sanırım. Linç fırsatı kollayıp, sözlerimi başarıyla saptıran, kendi ruhlarını yansıtan ve hakaretler yağdıranlar da K. İskender örneğindeki gibi hayal güçlerini boşa harcamasınlar... Üşenmeyip bana sorarlarsa, Turgut Uyar hakkında kitaplar dolusu bilgi veririm.
Yazının Devamını Oku

Kocaman bir galibiyet

İKİ hafta önceki Kasımpaşaspor maçında seyircisiz olan maraton tribününü reklam alanı olarak kullanan yönetim, dün “30 Milyon Taraftarınızla Yanınızdayız” yazan dev bayrakla taraftarını hatırlayarak başlattı maçı. Fenerbahçe için de farklı değildi durum. Son haftaların evde olmayan takımı Fenerbahçe, dün 3-2 kazandı ama maçı getiren tek faktör yaşanan kriz ortamının getirdiği kazanma mecburiyetiydi.

Deplasman karnesi çok zayıf olan Ankaragücü, biraz daha dayanabilse en az 1 puanla dönebilirdi evine. Vassell’in ilk 30 dakikada çamur içinde kalan formasını düşününce, takımının 2 golünde de büyük katkı yapması bizi şaşırtmaz. Maç başından sonuna kadar topu ayağında tutan ama yaratıcılık adına pek bir şey sergileyemeyen Fenerbahçe’ye hem attı hem de attırdı Vassell.
Fenerbahçe’de ise görünüm önceki haftalardan farklı değildi. Rakip takımların etkili stoperi Güiza, korkutan Selçuk, “profesyonel” Carlos... Herkesin oynamasını beklediği Özer ise dün hem iyiydi hem kötü. Herkesten çok koşan, çok mücadele eden ve takımını ileriye taşıyabilen Özer, son hareketleri bir türlü yapamadı.
Bunda elbette kulübün girdiği bu sıkıntılı dönemin etkisi var. Sorumluluk alamıyor, son dokunuşlarda kararsız kalıp tereddüt ediyor. Haklı da... Genç ve kendisinden çok şey beklenen biri, o rahatlığı hemen bulamaz.
Ama yine de, Alex’e attırdığı 2. goldeki ince pasıyla ve 92. dakikada çizgiden çıkarttığı topla oyunun kaderini çizdi Özer. Ve 78’de Meye’nin direkten dönen vuruşu, 79’da Konate’nin net golü kaçırmasıyla topun kimi istediği belli oldu. 88. dakikada Güiza, meşin yuvarlağı kırmayarak maçın skorunu belirledi.
Ankaragücü’nde ise bütün topları tekte yakalayan ve sektirmeyen Senecky, fırtınalar estiren Aydın ve Vassell izleyenleri gerçekten etkiledi.

RASTLANTILAR KULÜBÜ

1- İki takımın da ilk gollerinin pası topukla geldi. Birincisi Güiza’dan ikincisi Metin’den.

Yazının Devamını Oku

“10 numara” goller

FIFA, Temmuz 2008-2009 arasında atılan en güzel gole 21 Aralık’ta, “FIFA Puşkaş Ödülü”nü verecek. FIFA’nın internet sitesinde oylamalar devam ediyor ve ayın 14’ünde sona erecek. Listede Adebayor, Eliran Atar, Essien, Grafite, Torres, C. Ronaldo, Nilmar ve Iniesta gibi isimler var.

Benim favorim, Wolfsburg’un Bayern Münih’i 5-1 yendiği maçta Grafite’nin altıpasın önünde 3 kişiyi geçip, meşin yuvarlağı topukla tıngır mıngır kaleye gönderdiği gol.  Ama listedeki bütün isimlerden daha önemli biri var bu ödülün adında; Ferenç Puşkaş...
2006’da hayatını kaybeden efsane için Sevin Okyay o günlerde Radikal’de çok güzel bir yazı yazmıştı. O yazıda başka bir fenomen George Best’in bir anısına yer vermişti Okyay;  “Charlton, Law ve Puşkaş’la birlikte, Avustralya’da bir futbol akademisinde ders veriyorduk. Gençler ona pek saygı göstermedi, kilosu ve yaşıyla alay ettiler... Sonra, hocalardan biriyle iddiaya tutuşmalarına izin verdik, topu kale üst direğine arka arkaya 10 kez vurabilir mi diye. Elbette ihtiyar ve şişman olanı seçtiler. Law onlara, ihtiyar şişman hocanın direğe kaç kere vuracağını tahmin ettiklerini sordu. Çoğu ‘5’ten az’ dedi. Best ‘10’ dedi. İhtiyar şişman hoca topun başına geldi, ardı ardına 9 kere direği vurdu. 10’uncu atışta, topu kepçeleyip havada çevirdi, her iki omuzunda ve başında sektirdi, sonra da topuğuyla vurup üst direği buldu. Çocuklar dut yemiş bülbül gibi duruyorlardı, sonunda biri onun kim olduğunu sordu. Sizin için, adı ‘Bay Puşkaş’ dedim.”
Gol krallığında kafa kafaya oldukları bir sezon, müsait poziyondayken atmayıp Di Stefano’ya bırakmış golü ve krallığı... Yani bu ödülün “isim hakkı” da bir tek Büyük Binbaşı’ya yakışırdı. Bütün goller seninle olsun 10 numara...

2009 Yılın Takımı

UEFA’nın oylamaya açtığı takımda benim oylarım; J. Cesar, Maicon, Puyol, Vidic, Schafer, Hamsik, Xavi, Gourcuff, Iniesta, İbra ve Messi gibi biraz alternatif bir kadroya gitti. Teknik direktör olarak da Lucescu... Hüzünlü bir iç çekişle hatırlıyorum da, 2002 yılında bu kadroda Rüştü ve Şenol Hoca da vardı. Şimdi ise adaylar arasında bize en yakın olan isim Mesut Özil. Tabii bir de Ribery var. Kontratağa çıkar gibi bu ülkeden hızla geçip giden Yaralı Yüz...

‘Atilla’nın Kılıcı

Türk sporunun duayen isimlerinden Atilla Gökçe, geçtiğimiz günlerde köşesinden bana bir güzel sallamış. Fenerbahçe-Kasımpaşa maçında Yılmaz Vural’ın antifutbol oynattığını ve Kasımpaşa’nın oyununu görmezden gelip tek taraflı baktığımı yazmış.

Yazının Devamını Oku

Avrupa iyi tanır onu

GALATASARAY, dün sahada 11 kişi değildi. Tribündeki yönetim ve teknik ekip de boyunlarındaki mor atkılarla, sahadaki futbolcularıyla birlikte sahadaydı.

Dün Mustafa Sarp, Mehmet Topal ve Gökhan’ın sakatlığından sonra giren Barış’a emanet edilen orta sahayı Panathinaikos her atağında çok rahat geçti. Ama buna rağmen, Sarp ve Topal dün iyi bir maç çıkardı. Bu tezat durumun sebebi, iki futbolcunun top rakipteyken defans dörtlüsüne iyice yaklaşıp rakibi önde karşılamamasıydı.
Elano takım oyuncusu
Arda ve Elano’nun özellikle ilk yarıdaki hırslı ve becerikli performanslarını herkes özlemişti. Bir parantez açarsak, Arda uzun zamandır süren kötü performansının çok üstüne çıkıp kusursuza yakın oynadı. Elano ise aslında iyi bir takım oyuncusu. Ondan Lincoln, Alex ya da Hagi gibi 2-3 kişiyi geçip rakibi kanser eden paslar atmasını, maç içinde bir anda büyük patlamalar yapmasını bekleyemezsiniz.
Panathinaikos ise sürekli ortadan defansın arkasına sarkmayı denedi. Kimi zaman tehlikelere dönüşen bu strateji de ya Servet’in yerinde müdahaleleri ya da Leo Franco’nun korkutan çıkışlarıyla bertaraf edildi.
Baros çok arandı
Galatasaray, 19’daki şık vuruşu ofsayt olduğu için sayılmayan Mustafa Sarp’ın 49. dakikadaki vuruşu Gilberto’ya çarpıp gol olunca hakettiği skora kavuşarak öne geçti. Ama en önemlisi, dün özellikle bir futbolcuyu, birkaç haftadır da olduğu gibi, çok aradı Galatasaray; Milan Baros. Özellikle Arda ve Kewell’ın yarattığı önemli anlarda Nonda hem pozisyon hem vuruş anlamında yetersiz kaldı. Kongo’lu oyuncu, hücuma çıkarken top tutma anlamında duvar gibi sağlam olsa da Baros’un sürat ve rakibi dağıtan çabukluğunu çok aratıyor.
Golden sonra biraz parlayıp Galatasaray defansını zorlayan Panathinaikos, “artık zor” diyerek kazanma hırsını iyice kaybedince hem Galatasaray camiası hem futbol takımı hakettiği galibiyeti aldı.

Geri Dönenler Kulübü

Yazının Devamını Oku

Yalanlama makinesi

Fenerbahce.org’un kuruluşundan bu yana “kulüpten haberler” başlığı altına tam 3 bin 959 haber eklenmiş.

Gazanfer Özcan ve Savaş Dinçel gibi isimlerin vefatlarından sonra yayınlanan başsağlığı haberlerinden, toplumsal konulardaki önemli bilgilere kadar yer yer çok duyarlı bir duruşu var sitenin. Fakat yayınlanan 3 bin 959 haberin yaklaşık 760 tanesi sadece “yalanlama”.
Her sayfada 3 yalanlama
Ufak bir hesaplama yaparsak, sitenin haberler bölümünde bir sayfada toplam 15 başlık oluyor. 3 bin 959 haberin 760’ı sadece yalanlamadan ibaret ise, 15 haberde yani görüntülenen her sayfada yaklaşık 3 yalanlama haberi vardır... Bir nevi yalan makinası.
Bunların pek çoğu doğal olarak transfer haberlerine ilişkin. Bir yanda transfer dönemlerinin hayal gücü yüksek başlıkları diğer yanda önce yalanlanıp sonra transfer edilen futbolcular. İki taraf da doğru bilgi vermiyor gibi...
Fenerbahçe Kulübü’nün bu “savunma” politikasını bir yere kadar haklı bulabiliriz. Ronaldo, Totti, Ronaldinho hatta İbrahimoviç bile Fenerbahçe gündemine girdi bir aralar, gazetelere bakarsak.
Bir de yıllardır transferi bir türlü bitmeyenler var; Zigiç, Alfonso Alves, bir aralar Davids, Luis Fabiano, Kanoute gibi...
Sitenin ters köşe yaptıkları ise; “Kezman gitmeyecek” haberinden 12 gün sonra yine aynı sayfalarda “Kezman için Paris Saint Germain’le anlaşıldı” yazıyor. Mehmet Topuz transferi defalarca yalanlanmış.

Yazının Devamını Oku

Küme düşen hayatlar

İNCECİK yağan yağmurun altında 22 adam sahada “ayakta kalmanın” mücadelesini veriyor. İzliyoruz, eğleniyoruz. Tribündeki binlerce aslanın ortasında 22 gladyatör var her maçta. Ve bazıları bu mücadeleden sağ çıkamıyor. Çünkü futbol gittikçe hızlanıyor. Futbolun yanı sıra, hepimizin günlük hayat temposu son noktaya geldi artık. Ve bu oyunun “ağır işçileri” bazen bunu kaldıramıyor.

Dün biri daha terketti sahayı. De Nigris, bu kez kaleciyle değil, Azrail’le karşı karşıya kaldı. Ve golü, ne yazık ki atamadı... Aztec maskesi, formasının içinde kaldı. Sebep; kalp krizi. 32 yaşında bir insan. Kalp krizinden hayatını kaybeden ilk futbolcu değil De Nigris. Son 5 yılda soyunma odasına gidip bir daha dönmeyen çok futbolcu oldu. Dempo’nun 10 numarası Cristiano Junior. 24 yaşındaydı, takımına kupayı getiren golü attığında kalecinin darbesiyle yere yığıldı ve kalbi bir daha atmadı.Sonsuza dek şampiyon1980 doğumlu Miklos Feher... Takımı Benfica’nın 25 Ocak 2004’te Guimares ile yaptığı maçta sarı kart gördükten sonra hakeme gülümsüyordu. Sonra duraksadı, başını öne eğdi. Ve bir daha rakip kaleyi hiç göremedi. Sao Caetano’nun 30 yaşındaki savunmacısı Paulo Serginho... Ölüm ona da, Sao Paulo maçının 59. dakikasında ceza sahasında kusurlu hareketini yaptı.Gökmen Yıldıran... Daha önce Adanaspor, Ankaragücü ve İstanbul- spor formaları giyen 27 yaşındaki genç futbolcuyu, ölüm Elazığspor forması içindeyken yakaladı.Sevilla’nın yıldızı Antonio Puerta... 22 yaşında, 2007-2008 sezonunun ilk maçında o da sahaya yığıldı. Ve ünlü İspanyol gazetesi Marca arkasından “Hasta Siempre Campeon” başlığını attı. “Sonsuza dek şampiyon.”Ve bu yıl hayatını kaybeden Daniel Jarque... Espanyol’un kaptanı 26 yaşındayken, takımının İtalya kampında yaptığı bir antrenmanın ardından telefonla konuşuyordu. Karşısında kız arkadaşının sesi vardı. Ama Azrail, ikisinin arasına, hem de Jarque’nin kalbindeki aşka aldırış etmeden pervasızca sokuldu. Kalp krizi... Dışarıdan bakınca, hepimizden sağlıklı görünen ve durmadan spor yapan bu savaşçılar neden bu sinsi ölüme teslim oluyor? Yoksa davetiye mi çıkartılıyor? Bilinçsiz kullanılan ilaçlar mı var ortada, insan bünyesini aşan ağırlıkta antrenmanlar mı? Havadaki yüksek nem oranı mı suçlu, aşırı heyecan mı?Ortak fotoğrafCevap ne olursa olsun, gittikçe artan futbolcu ölümleriyle hayat küme düşüyor. Ve hepsinde ortak bir fotoğraf geliyor önümüze; yere yığılmış gencecik bir adamın başında 21 kişi telaşla doktorları çağırıyor. Rakibine kalp masajı yapan bir futbolcu. Az önce var olmak için onu ezmek zorundaydı, ama şimdi yaşatmak için kendini parçalıyor... Ve sağlığında onu unutan tribünler, uzun yıllar onun anısını alkışlıyor. Çünkü bize, futbolcuların da insan olduğunu yalnız ölümler hatırlatıyor. Maç bitmeden biten hayatlar, zamansız bir gerçeği de ağlara bırakıyor böylece; futbol 90 dakikadır ama hayat çok daha kısa...

En kek kaleci

2003 yılında, sezonun ilk maçında yediği goller yüzünden dalga geçildi. Basın “yaratıcı” başlıklar attı hakkında; “ENKEK KALECİ” “ENKELEK!” diye. Sonra tek başına ayrıldı bu ülkeden, bir maça çıkıp gitti. Ve psikolojik destek istedi. Ardından kızını yitirdi ama yine de Almanya’nın kalesinde o olacaktı Dünya Kupası’nda. İstanbul’da bir kişi bile yolcu etmemişti onu, ama Almanya’da yüzbinler ardından yürüdü bu hafta. Enke’nin bize bir “terkediş” ve isyan borcu vardı, ödedi. Şimdi sıra bizde. Az ya da çok, bu intiharda bizim de payımız var. Artık kimi linç etmeye kalkışsak, “O” hatırlanacak. Borçluyuz, çünkü el ele verip yumuşak bir kalple oynayan yüzlerce insandan biriyiz biz de.  Çünkü o “insanın” kalbi artık durdu.  Bari kalanların kalbi biraz daha güzel atsın.

Yazının Devamını Oku

Terkedilmiş Wembley

Kadir Has Stadyum’u Anadolu’nun Wembley’i gibi. Her şey iyi güzel.Ama tribünler bomboş.

Sebep; normal maçların 4 katı olan bilet fiyatları.

Futbolla ilgilenen ufak kesim de, öğrenci ve çoğunlukla işçi.

Sonuç; terkedilmiş bir Wembley var Anadolu'da.

“Gitmesek de, görmesek de” diyeceğim ama, bırakın bizi, sahipleri bile giremiyor içeri.

Yazının Devamını Oku

Arzuhal

HÜRRİYET sit-com ailesine ben de katıldım. İlkokulun asfalt bahçesinde başlayıp 15’imden sonra tribünlerde devam eden futbol sevgisi buraya ulaştı artık. 5 sene lisanslı basketbol oynadığım da oldu, 2 ayrı futbol kulübünde kısa dönem top koşturduğum da. Sonraları yazmaya başladım. Çoğu zaman şiir, ara sıra da öykü... Velhasıl, zaman geçti. İstemeden de olsa şiir yarışmalarına katıldım.
Kazandıklarım da oldu kaybettiklerim de...
Ödül alan dosyalarımdan birini bu yaz Komşu Yayınları bastı. Dergilerde yazdım, televizyon dizi ve programlarında yazarlık yaptım.
Ama tribünde hep şaka konusu oldum. “Şair” diye. Fakat esas şair onlardı, her sene en az 10 tane yeni beste yapıyorlardı.
Şimdi de buradayım. Bu konuda bana güvenen ve yol veren Ercan Saatçi’nin deyimiyle “Hürriyet Mahallesi”nde...
Yeni bir mahalledeyim. Uzaktan bakıp, bu takımın elemanlarını takip ederken şimdi soyunma odasına girdim. Formamı giyerken Yılmaz Özdil ince ve kıvrak bileklerine bengay sürüyor, çabuk ısınsın diye. Kanat Atkaya, süratini göstermek için saçlarını açıyor. Ahmet Hakan maçta vereceği ters pasları planlıyor.
Nouma, Cantona, Gazza
Ertuğrul Özkök de kollarını bağlamış ve tahtanın başında. Tahtaya bir şey yazıyor. Sonra anlıyorum ki, dışarıdaki seyircilerin sayısı. Milyonlar!
Zemin yine taş ama. Sert, affetmez. Biliyorum.
Ama ben de her zaman yırtıcı adamları sevdim.
Nouma’yı mesela, Cantona’yı, Gazza’yı...
Bende durum böyleyken, tepeden bakan bazı edebiyatçılar, futbol deyince surat ekşitir. “Futbol kitlelerin afyonudur” der. Ama her yerde oynanan oyunlara baktıkça, futbol benim için en masum ve en güzel oyun.
Albert Camus’nün kalecilik yaptığını bilir mi acaba onlar?
Peki ben, Camus’nün “Hayatta ne öğrendiysem futboldan öğrendim. Çünkü top hiçbir zaman beklediğim köşeden gelmedi” deyişini duyduğum zaman ne kadar mutlu olduğumu anlatabilir miyim?
Salı günü buna benzer bir mutluluk daha yaşadım. Yıllardır kitaplarını okuduğum biri benim yazımı okumuş. Türk Şiiri’nin önemli ismi, usta çevirmen Özdemir İnce, köşesinde derbiyle ilgili bir yazı yazdı. Ve o yazıda, üstadın bir futbol geçmişi olduğunu öğrendim.
Yalnız değilsin demek ki!
Bunu öğrenmenin sevinciyle kendi kendime “yalnız değilsin demek ki!” dedim.
Bir de, Özdemir İnce, yazısında benim yazımdan bir bölümü alıntılayıp, benim üzerimden bütün spor medyasına sıkı bir eleştiri getiriyordu!
Yaşamak adlı şiirindeki “yaşamak istiyorum bütün insanlarda, / yürümek istiyorum yollarını dünyanın, / karışayım, her şeyde bir parçam kalsın” dizeleriyle içimdeki kaygı ve telaşı anlatan şair! Bunca yıldır verdiğim ve ölene dek vereceğim kavgayı 4 dizede anlatan kişi!
Gurur duydum.
“Daum kanatlarda Topuz ve Gökhan ile Arda’yı, Carlos ve Vederson ile Keita’yı kilitledi ve savunmayı önde kurarak Galatasaray’ın oyun kurmasına engel oldu” türünden sade suya tirit yazılar yorum bile değil” diyordu yazısında.
Söylemek istediğini anladım, söylediklerini düşündüm. Usta, şiirleri gibi salı günkü yazısıyla da bir şeyleri gösterdi bana. Ama koskoca derbinin taktiksel analizini neden bir iki cümleyle geçtiğimi anlatırsam da dinler umarım. Üstadım, ben futbolda hep İkinci Yeni Şiiri’ni buldum.
Ağır ol Bay Düzyazı.
O bıçkınlığı, o yaratıcılığı, Cemal Süreya’nın “Ağır ol Bay Düzyazı / Sen ancak uçağa binebilirsin!” dizelerindeki humour’u buldum.
Olanla olabileceklerin açmazını aradım. Şimdi de yazmaya çalışıyorum.
Kendimce, topun üzerinden atlayan Carlos’tan çok, o topu ıskalayan defans oyuncusunun ruh halini sorguladım. Ama memlekette adettendir; futbolu bildiğini göstermen gerekir. Her yerde!
O yüzden, ben de adeti bozmayayım diye, en basit cümlelerle maçı neden Fenerbahçe’nin kazandığını söyledim.
Bu cümleleri maç gecesi 50 kişi söylemiş olabilir, haklısınız. Ama Christoph Daum da basın toplantısında bunu söyledi.
Eğer Daum farklı bir taktik sunduğunu açıklasaydı, amenna, yanılıyordum. Ama maçın özeti zaten buydu.
Bir şairle futbol muhabbeti
Pozisyon ofsayt mıymış? Doğrudur. Penaltı mı? Diyelim ki değil.
Kendime şunu sordum; Alex kendini niye atsın?
Roberto Carlos, Keita’ya yapıştı; sarı kart. Hakem devam ettirmek istedi, ta ki Keita düşene kadar. Çünkü önü boştu boksörün. Bünyamin Gezer, “Keita sıyrılırsa avantaj olur ve oyun durunca da Carlos sarıyı görür” dedi. Ama Keita daha düşmeden yumruğu koydu tabii. Tıpkı Kasımpaşa maçında taç çizgisinin kenarında rakibine salladığı yumruk gibi...
Sözün özü; pratikte futbolun kaç kuralı var ki zaten? Basit bir oyun değil mi hani İngilizlerin deyimiyle? Basitlerin kazandığı bir oyun!
Ben de taktiksel anlamda basit bir yorumda bulundum. Türkçe’nin güzelliği işte.
Size “yavan” ve “içi boş” geldi.
Ama demem o ki, iyi ki de öyle gelmiş.
Hala yanlış düşündüğüme kanaat getiriyorsanız, yine de ne mutlu bana. Hayatımı verdiğim şiire, hayatını veren bir şairle futbol muhabbeti yapabilmiş oldum.
Yazının Devamını Oku
YAZARIN DİĞER YAZILARI