Yeter! Söz milletin

Yalçın BAYER

Eğitim... ama nasıl?

21.yy'daki en temel ve belki de en önemli değişim okullarımızda yaşanacaktır. Global küredaşlarımız dünya çapında dördüncü boyutta at sürerken, hâlâ ikinci ve üçüncü boyutta sürünenler olacak ve böylelikle dünya iki büyük kampa ayrılacaktır. Teknoloji, bilgisayarlar, robotik ve yapay zekânın gelişmesiyle, geçimini kazanmak için tek bir göreve dayananlar düşük maliyetli mekanikleştirme tarafından dışlanacak ya da sürekli düşük ücretlerin tutsağı olacaklardır. Bangladeş'teki ya da Şikago'nun iç mahallelerindeki düşük becerili insanların da kaderi bu olacaktır. Diğer bir grup ise son derece rekabetçi işlerde yeni bin yıla geçecektir. Bilgi ve kaynakların değişik yapıtaşlarını kombine etmeyi bilenlere büyük talep olacak, böyleleri yüksek ücret ve maaşlar alacaktır. Global pazar üstün becerileri ödüllendirirken vasat beceri sahipleri hayatlarını kazanacak olmakla birlikte hiçbir zaman zenginleşemeyecektir.

21. yy'da devletin karşı karşıya olacağı meydan okuma buradadır. Eğer bir ülke içinde yaşayan insanlar tarafından belirlenen ‘‘fiziksel bir mekan'' ise onun yaşam standartları da halkının kolektif geliri tarafından belirlenecektir. Diğer bütün her şey -şirketler, bankalar, borsalar... vb. sadece dördüncü boyutta var olacak ve kendisi için çalışan insanlar dışındakilerin ülke kavramlarıyla fazla bir ilgisi olmayacaktır.

Böylesi bir dünyada eğer devletin bir işlevi olacaksa o da eğitim olmalıdır. Devletin sağlayabileceği başka şeylerin -yollar, vergi yasaları, düzenlemeler, savunma, polis- hiçbiri bunun kadar önemli değildir. Eğer eğitim yerindeyse, insanların yüksek bir yaşam standardı elde etmesi ve global pazar yerinde rekabet edebilmesi bunun doğal bir sonucu olacaktır. Eğitim olmaksızın ekonomi zamanla çökecek, vergi gelirleri düşecek, etik ve ahlak kargaşaya dönüşecek, uyuşturucu ve şiddet egemen olacak, teknoloji ve savunma kötüleşecek demokrasi yozlaşacak, altyapı pas tutacaktır.

(Kaynak: Cesur Yeni Dünya/William Knoke)

Mustafa NAKAY / İSTANBUL

Askerin tepkisi

1977/1 tertip askerim. Darphane subay lojmanlarında görev yapıyorum. Yazar kasamız arızalandı. Kasa bizim üzerimize zimmetli olduğu için yaptırmak zorunda kaldık. Beşiktaş Otim Yolu'ndaki Hakman Elektronik'e götürdük. Onarım sonunda önümüze şöyle bir fatura çıktı: soğuk lehim 1.100.000, parça 1.000.000, yazar kasa açma-kapama bedeli 2.000.000, toplam 4.100.000. % 15 KDV ile etti mi 4.715.000 TL... Biz bu paranın dört arkadaş arasında bölüşüleceğini söyleyince, ‘‘Ben 1992'den beri buradayım. İlk defa böyle bir şey duyuyorum'' dedi. Meğer, diğer kantinlerin yazar kasalarını da bunlar yapıyorlarmış. Giden arkadaşlar paranın 3. Kolordu Komutanlığı tarafından karşılandığını söylemişler. Onlar da bu paranın askeriye tarafından ödeneceğini bildikleri için, bu fahiş ücreti bizden istediler. İtiraz ettik. Bu para devletin cebinden de çıkmış olsa, Ahmet'in, Mehmet'in cebinden çıkan paradır. İtirazımız üzerine, 4.000.000 TL'ye razı oldular. Mecburen parayı verdik. Bu olay bizi vicdanen çok rahatsız etti.

Askeriyemize yazık.

Nurullah DİNÇER, Darphane Subay Lojmanları ailekantini / BEŞİKTAŞ

‘Harbiye’ kızakta

Türkiye Denizcilik İşletmeleri AŞ'den, ‘‘Harbiye gemisinin başına birşey geldi'' başlıklı yazıya yanıt:

‘‘Şehirlerarası işletmemiz sürekli modernizasyon çalışmaları içerisindedir. Bu nedenle filoya yeni yapılan gemi girdiğinde ekonomik ömünü tamamlayan gemiler filo harici bırakılmaktadır. 1961 yılında İngiltere'de yapılan Harbiye isimli gemimiz de 1993 yılında ekonomik ömrünü doldurması nedeniyle filo harici bırakılmıştır. Yeni yapılacak yolcu gemilerimizden bir tanesine Harbiye adı verilmesi düşünülmektedir.''

ATATÜRK ilke ve devrimlerine inanmış ve bunu toplumumuzda özümsemiş olan ülkemiz nüfusunun ezici bir çoğunluğu bugün eğitime kaynak yaratmak için büyük uğraş içindedirler. Bizler Yatağan Belediyesi olarak açılan kampanyayı destekliyor ve herkesi de destek olmaya davet ediyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'ni karanlığa götürmeye kimsenin gücü yetmeyecektir. Aydınlık yarınlar çocuklarımızındır. (8 yıllık eğitim için belediye personeli olarak 112.5 milyon bağış yaptık.) Sadi ÖZCAN-Yatağan Belediye Başkanı

OKUR Mehmet İsmail'e... Niye şaşırıyorsunuz, Aktaş Elektrik bunu her zaman yapıyor... Aktaş, izne de çıksanız, ödemeyi bir gün de geçirseniz, bu faizi alıyor. Sadece o değil, Telekom dahil birçok kurum böyle yapıyor. Vatandaşın -bu cezalarla- ödeme gününü geçirmemesi gerekiyor.

GÜNÜN SÖZÜ

‘‘Bursa Karacabey, M. Kemalpaşa, Susurluk, Manyas ve Gönen'de fareler ekili buğdaydan sonra tarladaki domatesleri de yedi. Selle birlikte üreticinin zararı 40 trilyona ulaşıyor. Tarım Bakanlığı ciddi araştırma başlatmalıdır.''

(Çiftçi dostu Sadullah USUMİ)

X

Istranca’nın göbeğinde rant kokusu

Şu yazdıklarımız önemlidir... Çevreyi, ormanı, yeşili sevenler dikkatle okumalıdırlar. Gereken duyarlılığı da göstermelidirler.

İlk işareti 10 Aralık tarihinde verdik ve dedik ki:

“İstanbul Çatalca ilçe sınırlarında ‘Binkılıç’ bölgesi Çilingöz Tabiat Parkı’nda 1 milyon 26 bin metrekare Istranca orman alanı üzerinde ‘Universal Wind Enerji Üretim AŞ’ tarafından 44 adet temel üzerine rüzgâr enerji santralı kurulması için izinlerinin alındığını duyurduk, yürek yakan bir ‘yağma’ fotoğrafı ile. (Hava fotoğrafını bir kez daha yayınlıyoruz.) Bu bölgede bir rüzgârgülü kulesinin kazısı yapılmış, diğer 43 tanesinin temel kazıları ve ağaç kesimleri hava şartları nedeniyle yapılamadı.

Ancak buna ilişkin orman yol izinleri verilmiş olduğunu kaydedelim.

Yani Istranca bölgesindeki ağaç izinleriyle, ister ‘tahribat’ ister ‘yağma’ deyin, kullanılacak ormanlık alanın 1 milyon 500 bin metrekare olduğunu hesap edebiliriz.

Kaba bir hesap yaparak olayın ne kadar vahim olduğunu göstermek istiyoruz.

Örneğin Taksim Meydanı’nı 20 dönüm sayarsak, bunu 44 adet temel üzerinde rüzgârgülleri kurulacak. İşte, 1 milyon 500 bin metrekareyi böyle hesap ediyoruz.

İSTANBUL’DA EN BÜYÜK CİNAYET

Yazının Devamını Oku

Muharrem İnce parti işini ciddileştirdi! CHP’den 1 Mart’ta istifa ediyor

2023 seçim dönemine ilişkin en ciddi hazırlığı Muharrem İnce’nin yaptığı ortaya çıktı. İnce’nin, bahar ayına gelmeden ‘bombaları’nı patlatmaya başlayacağını söylemesi, yeni kurulan partileri umutsuzluğa sevk etti. Yakın çevresine 40 yıldır üyesi olduğu CHP’den 1 Mart’ta istifa edeceğini söylediği öğrenilen İnce’nin ‘Memleket Hareketi’ için Çankaya’da 4 bin 500 metrekarelik bir bina tutması, partileşme konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Halk TV’nin ekranlarını Muharrem İnce’ye açması konusundaki söylentiler de konunun bir başka ciddi boyutu sayılıyor.

Eski CHP milletvekili olan Muharrem İnce, geçen Kurban Bayramı öncesinde bize bugünkü gelişmelere yol açan ‘bombasını’ patlatarak, parti kuracağını açıklamıştı. Bu haber, bırakın iktidarı, muhalefeti, esas olarak da CHP yönetimini şaşkınlık içinde bırakmıştı.

O zaman İnce ile ilgili gündeme oturan sorular şöyleydi: Gerçekten parti kurar mı? CHP’yi bırakır mı? Partisinden bu kadar umutsuz olur mu? Cumhurbaşkanlığı’na ikinci kez adaylık için soyunmayı düşünür mü?

İlk olarak köşemizden duyurduğumuz İnce’nin partileşme konusu, ete kemiğe bürünmüş. İnce’yi duruma sarmalarken, kimlerle yolu çıkacağı henüz bütünüyle öğrenilemedi.

ÇELEBİ VE TÜRKŞEN VAR

Partinin siyasal çizgisinin Silivri duruşmalarına kadar uzanan bir ‘kadrosu’nun olacağı anlaşılıyor. Bu isimlerin başında Mehmet Ali Çelebi ile Ali Türkşen geliyor. Her iki ismin Atatürkçü olması kamuoyunda ‘güven’ sağlamaya yönelik bir ‘çıkış’ olarak kabul ediliyor.

Parti binasının önümüzdeki günlerde basına duyurulacağı belirtiliyor. Partinin gösterişten uzak bir yapısı olacak. 4 bin 500 metrekarelik genel merkez binası bu mütevazılığın bir örneği olarak nitelendiriliyor.

Kulislere yayılan şöyle bir söylenti de dikkat çekiyor. İnce geçmişte “İktidar medyasına da muhalefet medyasına da karşıyım” demişti. Bu hatırlatma ile birlikte İnce’ye Halk TV’den ‘destek’ geleceğinin konuşulması, yani konunun farklı bir mecraya yöneleceği hususunun dikkatle izlenmesi gerekiyor.

Ekibindeki bir ismin söyledikleri ilginç değil mi?

Yazının Devamını Oku

Kuruyan göllerimiz nasıl peşkeş çekildi?

Tatlı su göllerimiz 1950’den beri politikacılarımız tarafından seçmene peşkeş çekilerek kurutuldu. Tanık olduğum göllerin kurutulma hikâyeleri şöyledir:

Gavur Gölü: 1952-54 arasında Kahramanmaraş’ın 20 kilometre güneyindeki, 900 kilometrekare= 9 milyon hektar yüz ölçümünde Gavur Gölü, göldeki kamışlar bataklık sayılarak kurutulmaya başlandı. Oysa burası içindeki kamışlarla doğa harikası bir göldü; içinde torik benzeri bıyıklı yayın balıkları zaman zaman avlanırdı. Bu gölün DSİ mühendisi, sonradan Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’di. Göl kurutuldu ve kazanılan arazi DP/AP’li Mehmetbey ve Bozhüyük köylülerine dağıtıldı. Su tamamen kurumamıştı, ‘doğa ana’ reddetmişti. 1983 yılında ilkbaharda tekrar kaynadı.

Eğridir: Isparta’nın Eğridir Gölü, bataklık kurutma bahanesiyle kurutuluyor! Gölden 450 metreküp sulama suyu çekilince ne olur? “Kuruyor” diye ağlaşılmaya başlanır. Sonra da ‘uyanık vatandaş’ kuruyan bu toprakları zapt eder! Bunlar AP,  ANAP, DYP ve AKP’nin yerel teşkilat mensuplarıdır. Vatandaş için arazi kapatmak kutsal bir haktır. Proje mühendisi yine genç Süleyman Demirel’dir. Şevket Demirel’in ürettiği elmalar ihracatta Türkiye’nin yüzünü güldürmektedir.

Eber ve Çumra: Afyon’daki kâğıt fabrikalarına sukamışı veren Eber ve Çumra gölleri, AKP döneminde kâğıt fabrikaları özelleştirince sahipsiz kalmışlar ve kurumuşlardır.

Kastamonu Kâğıt Fabrikası’nın kamış ve suyunu aldığı Kastamonu Gölü bir diğer özelleştirme kurbanıdır.

Göllerin yok edilme usulü: Bir kara çalınarak su kurutulmakta, sonra yerli sağ parti teşkilatı arazileri artık vatandaşa değil kendi zilliyetlerine geçirmektedir.

Şimdilik göller böyle yok olmaktadırlar.

Su kaybını önlemek için yeraltı barajları yapılmalı ve barajın yüzeyi güneşi kesen bilyalarla örtülmelidir. İlk DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel’in 1960 yılındaki raporlarında bu çözümlerden bahsedilmiştir. Çünkü şimdiki yöneticiler bu çözümlerden su kıtlığına çare olarak bahsetmektedirler. Kararlar, tarım, su varlığı göz önüne alınarak alınmalıdır. Çünkü 1965 yılında Demirel başbakan iken, Atatürk’ün arşivlerden 1936 Meclis açılış nutkunda, “Elbistan Ovası’nın hemen altında 40 milyon ton kömür madenleri var, hükümet bunu değerlendirsin” demiş ve kömürler böyle değerlendirilmiştir.

Aslan ÖZMEN / 

Yazının Devamını Oku

Türkiye’ye balayına gelen Rus çifti soyup soğana çevirdiler

İstanbul Havalimanı’na gitmek üzere dün 14.00 sıralarında HAVABÜS’e bindim. Tam bu sırada şoförler vardiya değişikliği yaptılar.

İnen şoför, binen şoföre dedi ki: “Otobüste hırsızlık oldu, Rusya’dan balayına gelen genç çiftin, bir durakta iki Suriyeli tarafından valizleri ve çantaları çalınmış.” Tabii biz sonra haberdar olduk. Emin olun hallerini benim gibi çok kişi izledi. Hırsızlara lanet yağdırdım. Bir şey yapamadım, sizin kanalınızla sayın Turizm Bakanı’na iletmek istiyorum. Böyle bir balayından sonra acılar içinde ülkelerine dönen gençler, Türkiye için neler söylemişlerdir! Gerçekten olacak şey değil. Otobüsteki kameralardan belki bulunurlar. Yakalandıklarında Türkiye’de bir saat bile bırakılmamalılar. M.E.

GÜNÜN SÖZÜ

“İnsanı anlamak hayatı anlamaktır.

Ne derler? Bir eğik baş boyunduruktan ağırdır boynunuza.”

“Anlamak için beklemek lazım.” (Harman söz)

AKARCA VE İASOS’U UNUTMA

İZMİR

Yazının Devamını Oku

En iyisi okumamak mı?

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yaklaşık 6 ay önce formasyon kaldırıldı. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk daha önceki bir konuşmasında bizlere “Siz formasyon almayın, biz size atanınca vereceğiz” demişti. Ama verdiği sözü hâlâ yerine getirmedi.

Bu yıl KPSS sınavına hazırlanıyoruz ama sonumuz meçhul. Uygulamanın nasıl yapılacağı hâlâ belli değil. Gece gündüz bunu düşünmek psikolojimizi bozuyor.

Gelecek kaygısı çok kötü. Formasyon hakkım olduğu için fen-edebiyat fakültesini tercih ettim ama elimden alındı.

Şimdi öğretmen olabilecek miyim bilmiyorum.

Lütfen bize yardım edin, sesimizi duyun!   Emin DURANGÜNÜN SÖZÜ

“DÜŞÜNMEYEN insan, düşünenlerin biyolojik-animal robotudur. Onun için vicdan zihinde oluşur.”

Prof. Dr. Niyazi KAHVECİ

MUTASYONA BİR ÖNERİ

PANDEMİ

Yazının Devamını Oku

WhatsApp’ta gözden kaçanlar

WhatsApp’ın kullanıcılarına yönelik ‘zorunlu güncelleme’ kararının ardından alternatif mesajlaşma uygulamalarına ilgi arttı.

WhatsApp’ın dayatmasına karşı bir toplumsal tavır oluştu ve sosyal medyada #WhatsAppSiliyoruz etiketiyle paylaşımlar yapıldı. Bir günde 100 binden fazla paylaşım yapılan harekete Selçuk Bayraktar da BiP, Telegram ve Signal uygulamalarını kullandığını belirten bir tweet’le destek oldu.

WhatsApp’ın güncellenen koşullarını ve gizlilik ilkesini 8 Şubat’a kadar onaylamayan kullanıcılar uygulamayı kullanamayacak. Veri güvenliğine dair sert yaptırımlar içeren yasal düzenlemelere sahip AB ülkeleri bu düzenleme kapsamında değil. Devletimizin bu konuyla ilgili nasıl bir tutum sergileyeceğini merak ediyoruz.

Fakat bu tartışmalar olurken çok önemli bir detayı atlıyoruz. WhatsApp’ın kararı, yeni bir uygulama değil. WhatsApp 2016 yılından beri kullanıcı verilerinin neredeyse tamamını grup şirketleri ile paylaşıyor. Yeni sözleşme aslında verilerinizin Facebook ile paylaşılmasını ‘reddetme hakkınızı’ elinizden alıyor.

Kişisel verilerin korunmasıyla ilgili güçlü yasalar çıkmış olsa da toplumsal olarak yeterli bilinç seviyesine ulaştığımız söylenemez.

Bu konuyu da ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak’ ele almış durumdayız. Sadece bir mesajlaşma uygulamasını değiştirerek interneti ve kişisel verilerimizi daha güvenli hale getiremeyiz.

Yine de bu tartışmaların gizlilik, dijital mahremiyet gibi önemli konuları ıskalamadan, interneti daha bilinçli ve gerekli önlemleri de alarak kullandığımız bir döneme geçişe katkısı olur umarız.

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Aşı gelecek de ne kadar hazırlıklıyız

2020 Mart’tan beri etkisini sürdüren COVID-19 salgınının yarattığı koşullar, sağlık sistemimizdeki eksiklik ve sorunları gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor.

Aşılama konusunda yetkilendirilmesi beklenen aile sağlığı merkezlerinin (ASM) önemli bir kısmında aile hekimi ve hemşire eksiklikleri bulunuyor. Salgın sürecinde kullanıma uygun giriş-çıkış kapı sistemleri ve bekleme salonu bulunmazsa ne yapacağız? CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, sürecin etkin ve sorumsuz yürütülmesi için hangi çalışmaların yürütüldüğünü bakanlığa soruyor:

“COVID-19 aşısının uygulama takvimi ve yöntemi belirlenmiş midir? Türkiye’de ASM’lerin sayısını kaçtır? Kaç sağlık personeli görev yapmaktadır? Buralarda muhafaza edilebilecek aşı dozu sayılarını illere göre açıklar mısınız? Sorunların giderilmesi için hangi çalışmalar yürütülüyor?”
GÜNÜN SÖZÜ

“İLKER Başbuğ, Can Ataklı ve Fikri Sağlar hakkında aynı eylem nedeniyle 81 ilde ayrı ayrı suç duyurusunda bulunmanın anlamı ne olabilir ki? Bu savcılıklardan bir kısmı ortada suç yoktur diye takipsizlik kararı verse, bir kısmı ortada suç vardır diye dava açsa, bir kısmı suç şu illerde işlenmiştir diye başvuruyu karşılıklı olarak birbirlerine yollasalar ne olacak? Bir mizah hikâyesi olur mu?”   Av. Erdem AKYÜZ

‘ANADOLU’DA BİR KIZIM VAR’ İÇİN ÇYDD’Yİ UNUTMA

PROF. Dr. Türkan Saylan’ın en büyük eseri olan ve bugüne değin, çoğunluğu kız çocuklarımız olmak üzere on binlerce çocuğumuza el veren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, gerek ekonomik kriz, gerekse COVID-19 nedeniyle cenaze ve kutlamalardan elde ettiği bağış gelirlerini elde edememekte, zor günler yaşamaktadır.

ÇYDD’nin “Anadolu’da bir kızım var” kampanyası var. ‘EGITIM’ yazıp 4622’ye göndererek 10 TL bağışlanıyor. “Bizi sadece çağdaş eğitim ve bilinçlenme kurtaracak. Karanlığa kızmak yerine bir mum da biz yakalım.”

Ne dersiniz?

Yazının Devamını Oku

Sayıştay iyi ki var

‘Sayıştay’ın 2019 yılı raporundaki verilere göre ‘stoklarda nohut varken, Türkiye’nin neden nohut ithal edildiğini’ sorguladığımız basın açıklamamıza, TMO’dan gelen yanıtta TMO’nun hiçbir zaman nohut ithal etmediği belirtiliyor” diyor Niğde milletvekili Ömer Fethi Gürer...

Kelime oyunu yapan TMO’nun, bir taraftan nohut ithal etmediğini, diğer yandan özel sektörün nohut ithal ettiğini belirtiyor. Burada sorgulanan konunun, nohudun TMO’ya da özel sektör tarafından ithal edilmesi değil, stoklarda çok miktarda nohut varken ithal edilmesi olduğunu belirten Gürer şöyle devam ediyor:

“TMO şayet bir açıklama yapma gereği hissediyorsa bu yıl üreticiden ne kadar buğday alındığını, üreticiden alınan buğdayın kaç liradan alındığını, 2020 yılında ithal edilen buğdayın miktarı ve yapılan ithalat neticesinde yurtdışına ne kadar döviz ödendiğini açıklasın.”

Türkiye’de çok miktarda nohut stoku varken, yurtdışından nohut ithal edilmesinin yarattığı sorunların Sayıştay denetçileri tarafından belirlendiği raporda çok ilginç ‘vakalar’ anlatılıyor.

Türkiye’de yaşanan durumunu önergeleriyle parlamentoya taşıyan Gürer, “Üreticinin mağdur olması ve ürünün değerini bulmaması; ziyan olmaması ve TMO’nun da zarar görmemesi bakımından önem arz etmektedir” dedikten sonra bir öneride bulunuyor:

“Türkiye’nin yıllık ihtiyacının yarısı kadar nohut stoku bulunması, fire ve kısmi bozulmalar bakımından depolama ve muhafazasının da hububata göre daha zor olduğu dikkate alınarak, nohut stoklarının bir an önce satılarak azaltılması ile önümüzdeki dönemde alternatif ürün desteği sağlanması konusunda Tarım ve Orman Bakanlığı nezdinde girişimde bulunulması.”GÜNÜN SÖZÜ

“ÜLKEMİZDE aşılama işlemi kağnı hızı ile devam edemez. İnsanlık olarak ‘Aşı bizim hakkımız’ dememiz gerekiyor.”

Doç. Dr. Emrah ALTINDİŞ

(Mikrobiyoloji uzmanı, İzmir Ege Tıp Mezunu, Amerika’da kendi laboratuvarında çalışıyor. Kendisini FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın programında dinledik, çok etkin ve yetkin bulduk.)

Yazının Devamını Oku

İki gün dolmadan taburcu olmuşlar

‘Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya, Yeşilköy Havalimanı’nda pist yerine yapılan hastanede yatarak tedavi gören hasta sayısını ve yurtdışı kaynaklı hastaları sorduk.

Bakan, cevabında “Bu iki yeni hastanede 235 bin hasta bakıldı” demiş. Yani bakanın açıkladığı sayılar ile İstanbul’a düşen COVID hasta sayısının 3 katını, sadece 7 ayda bu hastane bakmış oluyor.

Bu arada diğer İstanbul hastaneleri de yatmış. Yalan ile bir tarafını örtse, öbür tarafı açık kalıyor.

Cevabında verdiği sayı hasta mı, vaka mı?

Bu hastane açılalı 7 ay oldu. 7 ay 210 gün eder. 1000 yataklı iki hastanede hastalar ikinci günleri dolmadan iyileşip taburcu olmuşlar.

Bu yüzden Sn. Sağlık Bakanı bana laf yetiştireceğine, millete aşı yetiştirsin lütfen!”

Bu sözler Ordu milletvekili Mustafa Adıgüzel’e ait.

Bu işte bir karışıklık var ama doğrular nasıl ortaya çıkacak!

TÜRK HALKBİLİMCİ-PİYANİST HALUK TARCAN’I KAYBETTİK

Yazının Devamını Oku

Bu yağmur da kurtarmaz!

Dünya ve Türkiye çok sıkıntılı, krizli bir süreçten geçiyor. Salgın yetmiyormuş gibi, Türkiye bir kuraklık tehdidi altında, tehlike giderek ciddileşiyor.

Baraj ve göletlerdeki su düzeyleri kritik seviyeyi çoktan aştı. TEM üzerinden geçerken Büyükçekmece ve Küçükçekmece göllerindeki su seviyesinin ne kadar çekildiğini gördüğümüzde ürperiyoruz.

Özellikle, 17 milyonu taşımakta yetersiz kalan İstanbul’un büyük tehlike altında olduğu bilinmeli. Gerçekten işin şakası yok. İstanbul ve Trakya’yı birlikte sayarsanız, 18 milyonu aşkın nüfus özellikle tarım için büyük ‘korku’ da yaratıyor.

ISTRANCA, MADEN, RES

Trakya’nın elindeki Istranca suları bu vatandaşlara sorulmadan İstanbul’a aktarıldı, “Bu sular ‘Kanal İstanbul’ civarında yapılacak rezidansların ihtiyacını karşılamaz” diyor uzmanlar.

Bizler doğayı, çevreyi, ormanları, yeşil alanları yok ettik. 1. sınıf tarım alanlarını rant uğruna bir avuç müteahhide teslim ettik. (Kimlerin tarlaları ele geçirdikleri ayrı bir yazı konusu. Hele Istranca ormanlarına tecavüz edenler, RES tahsislerini ellerinde toplayan ve şimdi de pazarlayanlar başka bir yazının konusu.)

İşin garibi, bunu, doğa ve çevrenin korunması bir Anayasal zorunluluk olduğu halde kamu resmi makamlar yapıyor, sağlıksız kentleşmeye izin veriyor. Şimdi hesapsız-kitapsız, ‘Kanal İstanbul’ gibi düşünceleri bırakın. Su meselesini çözmek için “deniz suyundan tatlı su temin edecek projenin” üzerinde yoğunlaşın.

Bu konuda Allah’ın bir lütfu olarak, dünyanın tuz miktarı en az olan bir Karadenizimiz mevcut... Ben bu projeyi İsrail’de gördüm. Ortadoğu’da Arap ülkeleri su diye inlerken, İsrail denizden elde ettiği içilebilir tatlı su sayesinde, yemyeşil parklar, ormanlar, tarım alanları yaratmış. Hiç sıkıntısı yok.

Özal

Yazının Devamını Oku

Yerli rakı azalıyor, ithal viski artıyor

Yeni yıla günler kala gazete ve TV’lerde peş peşe kaçak alkol kullanımından ölümler, kaçak içki imalathaneleri ve ele geçirilen kaçak içki haberleri çıkıyor. İdeolojik nedenlerle de sık sık gündeme getiren alkol konusunu 54. Hükümet döneminin Turizm Bakanı Bahattin Yücel başka bir açıdan ele aldı. “Alkol deyip geçmeyelim” diyen Yücel’in turizmgazetesi’ndeki yazısında şöyle deniyor:

“Son yıllarda kamuoyunda tartışılmayan, daha doğrusu iktidar dışındaki siyasal partilerin tabu gibi değerlendirerek, gündemlerine almadıkları bir sorun yaşanıyor. Kaçak içki olayı niye tartışılmıyor. 

2008-2020 yılları arasındaki 12 yılda alkollü içeceklerde vergiler arttırılarak uygulanan, yasakçı yaklaşım ve muhalefet partilerinin bu konuda tavır almayışları, yalnız ölümlerinin nedeni değil. Başka boyutları da var.

İslami duyarlılık üzerinden sürdürülen ideolojik yaklaşım, 2.5 milyar lira tutarında vergi kaybına da neden oluyor. Ayrıca yerli üreticileri zorlayan aşırı vergi yükü, yabancı ürünlerin ithalatında artışlara ve giderek pazarı yabancı üreticilerin ellerine geçirmelerine uygun ortamı hazırlıyor.

ALKOL DEYİP GEÇMEYELİM

Öncelikle ithalatın tırmanışı açısından bakıldığında, sayılar çok çarpıcı görünüyor. İthalat artarken kayıt içi rakı üretimi önemli ölçüde düşüyor. 2008’de 45 milyon litreden, 2019’de 27 milyon litreye inerek, neredeyse yarı yarıya azalıyor. 

İthalat 2008-2019’da 3.5 milyon litreden 9.5 milyon litreye çıkarak, yüzde 300 arttı. Türkiye’de üretimi olmayan viski ithalatı, 2008 yılında 1.6 milyon litreden, 2019 yılında 10 milyon litreye çıkarak yaklaşık 6 kat arttı.

İthal votka 2008’de 1.5 milyon litreden, 2019 yılında 3 milyon litreye çıkarak, 2 kat artıyor. Bu durumda vergi kayıpları yanında, bağcılık ve anason üretimi de düşmekte, yıllarca bu alanda ekim yapılan kırsal kesimin gelirleri de azalıyor.

Özellikle ithal edilen etil alkolün 3 kat artması, merdiven altı üretimde anason esansından yararlanılması gibi etkenler, ulusal ekonomiye zarar veriyor. Bu tablodan ortaya çıkan vergi kaybı yılda 2.5 milyar TL‘ye ulaşmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Kolektif suçun bedeli ağır olur

Ne diyelim... Yaşanabilecek bir İstanbul için yapılabilecek tek şey kaldı elimizde!

Anlatalım.

Geçmişte İstanbul’a kar yağmıyor diye şikâyet ediyorduk. Kardan vazgeçtik, artık yağmur bile yağmıyor.

Ne yazık ki görülmemiş, büyük bir kuraklık yaşıyoruz. Gerekli tedbirleri hızla alamazsak korkarım ki yakın bir gelecekte çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz.

26 Ocak 2012’de yine sizin köşenizde İstanbul’un sorunlarını ayrıntılarıyla açıklamıştım.

İstanbul’u aşırı beton yığınları ve yoğun insan kalabalıklarıyla büyük bir ısı adasına dönüştürdük.

Ne yazık ki yağmur bulutları İstanbul’a giremiyor artık. Bunu herkesin görmesi lazım.

İstanbul’un bozulan ekosistemini bir nebze de olsa düzeltebilmemiz için yapabilecek tek şey kaldı elimizde.

Su havzalarında bugüne kadar boş kalabilmiş topraklarda yeni ormanlar kurmak.

Yazının Devamını Oku

Veysel Eroğlu anlatıyor: İstanbul’un su sorununu nasıl çözdük!

Su ve kuraklık üzerine görüş belirten uzmanlara yerimizin imkânı ölçüsünde yer vermeye çalışıyoruz. Kuraklık konusunda neredeyse iki yıla yakındır yazılar yazıyor, uyarılar yapıyoruz. Tarlaya, bahçeye, derelere ve Ergene’ye bakınca, Istrancaların suyunun nasıl ‘boca’ edildiğini gördükçe büyük bir felaketle karşılaşacağımızı kestirebiliyorduk. Su, toprak ve ormancı hocalarımızı sık sık dinliyorduk. Bu arada Kenan Mortan gibi iklim dengesizliğine küresel ısınma gözüyle bakan bilim yazarlarına da söz veriyoruz.

Şimdi sırada Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nda...

Prof. Dr. Nurettin Sözen’den sonra Tayyip Erdoğan’ın İTÜ ekibinden İSKİ’nin başına gelen Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Afyon -bir kez de İzmir- milletvekili olarak geçen döneme kadar sırasıyla eski İSKİ, DSİ ile Orman ve Su İşleri bakanlıklarında bulundu. Bu köşenin tüm hacminin 1.5 misli uzunluğunda ‘cevap’ gönderdi. (Yazının tümü Eroğlu’nun sitesinden okunabilir.)

Köşemizde ‘Ergun Göknel açıklıyor: Kuraklığı karşı acil önlem’ başlıklı yazıda Göknel, Eroğlu’nun İstanbul’un 2071’e kadar su sıkıntısı olmayacağını söylediğini hatırlatıyor. Eroğlu da, Göknel’in tarihindeki en büyük susuzluğu yaşayan İstanbul’u Kerbela’ya döndüren kişi olduğunu iddia ediyor.

Prof. Eroğlu, halkın bidon ve kovalarla tanker yolu gözlediğini, İstanbul’a tankerle su taşındığını, kentin çöp dağlarından geçilmediğini, hava kirliliğinden gözün gözü görmediğini, 1993’te metan gazından Ümraniye Hekimbaşı çöplüğünün patladığını, 40 gecekonduyu yuttuğunu ve 38 kişinin öldüğünü, Haliç’te hiçbir canlının yaşamadığı belirtiliyor.

“O dönem İstanbul’un nüfusu 6.5 milyondu ve İSKİ şehre su veremiyordu. Yalova’dan tankerlerle su taşınıyor, ‘yağmur bombası’ projesi gündeme getiriliyor, gereken verim alınmıyor, bomba İSKİ tarafından deneniyor, Batılı şirketler İSKİ’yi parasal olarak sağıyorlar!

ERDOĞAN’LI YILLAR

İstanbul’un susuzluk, çöp dağları ve hava kirliliği ile mücadele ettiği yıllarda, Tayyip Erdoğan 27 Mart 1994’te İBB Başkanı oluyor; kendisi de İSKİ’nin başına getiriliyor. “Yoğun çalışmalar sonunda, 1 Ocak 1995 saat 08.59’da su kesintisine son verileceğini ilan ettik. İlk olarak şebekeleri yeniledik ve 7 dereden 7 tepeye suyu iletmek için çalışmalara başladık. 1995’te Istranca’nın sularını 7 barajla çözdük, İstanbulluların hizmetine sunduk; yani yıllık 235 milyon metreküp suyu şehre getirdik. İSKİ ayrıca 1996’da Şile Keson kuyularını ve 1998’de de Sazlıdere Barajı’nı hizmete alarak yıllık 85 milyon metreküp suyu daha devreye almıştır. 1994’ten 2019’a kadar 25 yılda İstanbul’a muazzam içme suyu yatırımları yapılmıştır. Bu dönemde İSKİ 600 adet tesisi İstanbul’un hizmetine sunmuştur.”

BÜYÜK MELEN PROJESİ

Yazının Devamını Oku

En büyük sorun: Küresel ısınma

12 Aralık, Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasının 5. yıldönümüydü. Nobel İktisat Ödülü sahibi Paul Krugman, “Tüm dünya sorunları bir yana, iklim dengesizliği bir yana” diyor son kitabında. Danimarka bu sözlerin yerindeliğini doğrularcasına örnek bir karar alıyor. Buna göre, bu ülke Kuzey Denizi’ndeki tüm petrol ve doğalgaz aramalarını durduruyor. Kısacası, altın yumurtlayan tavuğunu kesmeye karar veriyor. Bununla kalmıyor, aynı hafta yeni bir iklim yasası benimsiyor. ‘2050’de İklim İklim’ hedefiyle bu alanda ‘örnek’ bir dünya lideri olmayı amaçlıyor.

Bütün bu örnek kararlar, kuşkusuz mikro küçük dünyayı ve birey davranışlarını da etkiliyor. Aynı ülkede, Taastrup’ta 7 bin metrekarelik ve 14 katlı dikey tarlalar üstüne kurulu, ülkenin en büyük dikey tarım girişimi için ‘start’ düğmesine basılıyor. Girişimin özelliği şu: Pestisit ve haşere ilacı kullanılmayacak ve yüzde 95 su tasarrufu sağlayacak.

Bu küçücük örnek bile küresel ısınmaya karşı önlem alınabileceğini gösteriyor.

ABD’nin yeni başkanı Biden’ın ‘Yeşil Yeni Düzen’ (Green New Deal) programı bu anlamda çok umut verici. Yaklaşık 1.5 trilyon dolarlık bir harcamayla yenilenebilir enerji için teşvik programı benimseniyor. Etkisi, sanayinin yeşil endüstriye yönelmesi halinde ritmini bozmadan yaşamayı anlaması olacak. Evet, kapitalizm küresel ısınmaya ‘dur’ diyecek yenilenebilir enerjinin öncelikle ‘rüştünü ispatlaması’nı istiyor/bekliyor. Bunu Yeşil Yeni Düzen ile anlaması söz konusu. Bunlar işin umut veren gelişmeleri...

Ama geçen hafta 11 bin bilim insanının imzasını taşıyan yeni bildirgesi yok oluşumuzun hızlandığı sinyalini veren ‘olumsuz’ bir çığlıktı.

BM raporuna göre, küresel ısınma sürüyor ve bunu azaltmak için en zengin yüzde 1’in karbon salınımını azaltması şart. Çünkü onlar sadece dünyanın yüzde 1’i olarak, en yoksul yüzde 50’nin yol açtığı karbon emisyonunun 2 katını harcıyor. BM Genel Sekreteri A. Guterres’in tüm dünya ülkelerine ‘iklim olağanüstü hali ilan etme’ çağrısı yapması çok anlamlı.

Bakınız: Son 6 yılın rekor düzeydeki kış sıcakları, 2020’de yine ‘egale’ edilecek.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2021 ajandasında yer alan 13 fotoğraftan 6’sının doğa ve iklim tahribatını görüntülemesi zaten her şeyi anlatmıyor mu?     

Paris İklim Anlaşması’nı parlamentosunda onaylamayan 7 dünya ülkesinden birinin Türkiye olması insanın içini acıtıyor, söylenecek söz bırakmıyor.         

Yazının Devamını Oku

Anıl Çeçen’den ilginç bir yazı: ‘Nahçıvan koridoru’

Kafkasya haritasına bakalım. Türkiye Akdeniz’e ve Avrupa’ya doğru kurulurken, diğer Türk devleti olarak Azerbaycan da hem Asya kıtasına hem de Hazar Denizi’ne dönük olarak kurulmuş. Böylece Kafkasya haritasında iki Türk devleti ayrı ayrı kurulurken bunların birleşmesini önlemek üzere çeşitli senaryolar öne çıkarılmış. Sırf bu amaçla Azerilerin çoğunlukta bulunduğu bölgelere, Ermeni ve Gürcü asıllı nüfuslar getirilerek doğu ve batı Kafkas Türk devletlerinin birleşmesine set çekilmiş.

Akıl ve sağduyu çizgisinde bir yeni yapılanma her zaman bekleniyor. Bunun için de ilk atılacak adım Nahçıvan koridorunun açılması olacak. Yüz yıl önce harita üzerinde yapılmış olan hatanın düzeltilmesiyle, Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sınır komşusu olması sağlanacak ve Nahçıvan bu hali ile öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasında köprü konumuna gelecek. Nahçıvan köprü konumu ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Azerbaycan üzerinden de Asya’ya bağlanacaktır.

Nahçıvan koridorunun açılmasıyla birlikte Hazar bölgesi ve Kafkasya ülkeleri yeni İpek Yolu üzerinden doğu-batı trafiğinin tam ortalarında yeniden Hazar’ın merkezi konuma gelmesini sağlayabilecektir. Rusya ve Türkiye’nin bu çizgide ortak hareket etmesi de aynı zamanda İngiltere ve Çin arasında yeni oluşturulan İpek Yolu güzergâhında Hazar bölgesini tekrar öne çıkaracaktır.

Bu doğrultuda günümüzde Kafkasya için ilk atılacak adım olarak Nahçıvan koridorunun İpek Yolu ile birlikte geçişe açılması, dünya barışı açısından son derece acildir.

GÜNÜN SÖZÜ
“BUGÜN Özgür Özel’i (yani beni) bertaraf ederseniz, geriye binlerce Özgür Özel gelmektedir, haberiniz olsun.” Özgür ÖZEL

HAYDİ ‘ASKIDA AŞI’YA

ANKARA’nın ve Hacettepe’nin önemli ve saygın doktorlarından Prof. Dr. Siber Göksel (emekli) aşı konusunda ilginç bir öneride bulunuyor:

“Gücü yeten vatandaşlar ‘gönüllü’ olmak kaydıyla çift kişilik aşı ücreti ödesinler. Aşının biri aşı ücretini ödeyene, diğeri de ücret veremeyen vatandaşa yapılsın. Bu grubun dışında kalanların aşı parasını da devlet üstlensin. Yani ‘askıda aşı’ sistemini geliştirelim. Böylece aşının getirilmesi hızlanmış ve ülkemizde insan ölümleri azaltılmış olur.”

Yazının Devamını Oku

Kuraklığa karşı acil önlem!

Eski İSKİ Genel Müdürü, mühendis Ergun Göknel’in dün yer verdiğimiz, ‘Suda durum gerçekten vahim. Bizi felaket bekliyor’ başlıklı yazısı kuraklık konusunda her şeyi ortaya koyuyordu.

Göknel acil olarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini de kaleme almış. Diyor ki:

Hiç gecikmeden, hemen, bir saniye sonra İstanbul’da su kısıntısına gidilmelidir. İlk aşamada günde 3 milyon yerine 1.5 milyon su verilmelidir.

Her türlü şekilde halkın su tasarrufu yapması sağlanmalı ve bu konuda halk bilgilendirilmelidir. Bu amaçla her türlü yayın organında bilgilendirici ve su tasarrufuna yönlendirici yayın yapılmalıdır, ilanlarla su tasarrufu teşvik edilmelidir. Billboard’lar başta olmak üzere toplu taşıma araçları ilanlarla donatılmalıdır. Hastane, okul gibi tüm kamu kuruluşlarında su kaybına sebep olabilecek arızalar tespit edilerek acilen tamir edilmelidir. Bahçe sulama, araç yıkama, sokak yıkama gibi faaliyetler yasaklanmalı ve yapanlar ağır para cezası ile cezalandırılmalıdır.

YAĞMUR BOMBASI

Su sıkıntısını gidermek için kısa vadede ne yapılabilir?

Çok acil hareket edilirse Şubat ve Mart 2021 aylarında İstanbul’da yağmur bombası (cloud seeding) uygulanabilir. Acilen bir ihale açılıp sonuçlandırılır ve bu işlemi yürütecek ekibin ve uçakların İstanbul’a gelmesi, burada da onlara yardımcı olacak teknik ekibin oluşturulması sağlanabilir.

Bu vesile ile de bir hatırlatma yapmak isterim: Eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu 2017 yılı sonlarından itibaren devamlı olarak İstanbul’un 2071 yılına kadar su sıkıntısı olmayacağını söylemiştir. Bu sözlerini de kendisine hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum.

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Eski İSKİ Genel Müdürü uyarıyor: Suda durum gerçekten vahim

İstanbul’da ve çevresinde hüküm süren kuraklık konusunda sık sık yazdığınız yazıları büyük ilgiyle okumakta ve faydalanmaktayım. Aşağıda yazdıklarımın da faydası olacağını ümit ederim.

Birkaç gün önce de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu deniz suyundan tatlı su temin etmek için temaslara başlandığını ifade edilmişti. Deniz suyunu tuzdan arındırarak içilebilir su temin etmek İstanbul için yıllardır planlanan fakat gerçekleştirilmeyen bir su temin yöntemidir. Bu yöntem orta vadeli bir önlem olarak düşünülebilir. Bu konuda fazla araştırma yapmaya da gerek yoktur; en etkin şekilde uygulayan İsrail’dir. Vakit kaybetmeden İsrail’deki yetkili kurumlarla temasa geçmek yeterlidir.

Ancak günümüzdeki su sıkıntısı son derece vahimdir ve acil önlemler alınmasını gerektirmektedir. Hayret edilecek olan bugüne kadar, tüm sorumluluğa ve yetkiye sahip olan İBB Başkanı ve İSKİ Genel Müdürü tarafından herhangi bir önlemin alınmamış olmasıdır.

BİZİ FELAKET BEKLİYOR

Durum gerçekten vahim!

Çok kısa vadede İstanbulluları büyük bir felaket bekliyor ve de kimsenin farkında olup önlem aldığı yok.

Nedir bu felaket diyeceksiniz. Çok basit: Su bitiyor. Ve hiçbir önlem emaresi yok.

Şimdi önce İstanbul’un su durumuna bakalım.

17 Aralık 2020 saat 09.44 itibariyle İstanbul’a su veren barajların doluluk oranı yüzde 21.94’dür. Barajlarda 190.59 milyon metreküp su vardır. Son üç gündür serpiştiren yağmur doluluk oranını yüzde 0.29 artırmıştır.

Yazının Devamını Oku

‘Aşımız yerli ve millidir’

Çerkezköy, Tekirdağ’ın bir ilçesi. 1970’lere kadar küçük ilçeydi, ulaşımını da Edirne-İstanbul treni ile sağlıyordu. 1974’lerde CHP’nin iktidara gelmesiyle bölge, kalkınmada öncelikli bölge ilan edildi. Yani kumsal arazileri ile geri kalmış Trakya toprağında ‘kalkınmamışlığın’ adı silinecekti.

Adana’dan İstanbul’a gelmiş, oradan da ürettikleri ilaç hammaddelerinin İstanbul’daki tıkanmışlığını ortadan kaldırmak için Çerkezköy’de yatırım yapmaya karar vermiş Koçak ailesi. Uzun ve zorlu çabaları neredeyse 49 yılı aşmış. Uzun süredir görmediğimiz Çerkezköy, 200 bin nüfusu ile Çorlu’nun ‘kardeşi’ olmuş. Bir başka ilçe Kapaklı ile birlikte bu üçgen, Türkiye’nin en önemli sanayi-üretim merkezi durumunda şu anda.

Koçak Farma Yönetim Kurulu Başkanı Ender Koçak’ı önceki akşam bölgeden gazeteci kardeşimiz Hülya Mert ile birlikte ziyaret ettik. Firmanın CEO’su Dr. Hakan Koçak’ın bir başka randevusu vardı, yeğen Cem Koçak da amcası ile birlikte sorularımızı yanıtladı.

Ender Koçak, “Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde 140 bin metrekare alanda kurulu ve 100 bin metrekare kapalı alana sahip ileri teknoloji donanımlı tesislerimiz Türkiye’nin en büyük ilaç üretim tesisidir” dedi ve noktayı koydu.

Serum üretim tesisleri de İstanbul Ayazağa’da 50 bin metrekare alanda kurulu...

EN ETKİN FİRMA

Koçak Farma, pandemi döneminin en etkin firmalarından bir olmuş: “Sağlık Bakanlığı COVID-19 tedavi algoritmasındaki Favipravir, Hidroksiklorokin Sülfat, Azitromisin, Enoxaparin Sodyum, Dipiridamol, Dekzametazon etken maddeli ürünlerin tamamını yerli olarak üreterek ülkemizin COVID-19 ile mücadelesinde önemli bir destek verdik ve vermeye devam ediyoruz.”

Notlarımızdan özetliyoruz:

Yazının Devamını Oku

‘Çekçiler’ AKP’den müjde bekliyor

Meclis Adalet Komisyonu Başkanı Yılmaz Tunç ile Çek Yasası Mağdurları Temsilcisi Haydar Zirek’in, Ulusal Kanal’da Şule Perinçek’in sunumuyla canlı yayında yaptıkları oturumda, iktidar ile mağdurlar arasında ortak bir uzlaşı havası vardı sanki. Yayın esnasında dikkat çeken ilk ayrıntı, AKP temsilcisinin ilk defa mağdur olmuş bir kitlenin temsilcisi ile canlı yayında olmasıydı.

İş insanı Haydar Zirek’in konuya hâkimiyeti ve kamuoyunu aydınlatmak için hazırladığı sunum tabloları izleyicilerin dikkatini çekmekle kalmadı, ‘esnaf ahalisi’nin, pandemi dışında neler çektiğini daha iyi anladık. Zirek diyor ki:

“Son dört yılda ödenemeyen çek tutarı 61 milyar 744 milyon TL, ödenmeyen senet tutarı ise 61 milyar 422 milyon TL. Çek borcuna 5 yıl hapis cezası var ama senet borcuna ceza yok. Hapis cezası, Anayasamızın 38. maddesine ve Avrupa İnsan Hakları’nın ek protokolünün 4. maddesine göre aykırıdır”

Tabii ki adalet bekliyorlar:

“Temennimiz, çeke hapis cezasının kalktığı müjdesinin başkanlığımıza gelmesidir.”

“Ne yapalım, bir kazanın içine koyup da yakalım mı hepsini? Aksine, 250 bin esnafı ekonomiye tekrar kazandıralım, istihdam sağlatalım üretelim.”

Bu konu ‘açlık’ kadar önemlidir.

GÜNÜN SÖZÜ

“YETERİNCE

Yazının Devamını Oku

‘Milli kuraklık merkezi kurulmalı’

Takip edenler bilir: Sıkça yaşadığımız kuraklığa ve bunun sonucu temiz su sıkıntısına dikkat çekiyoruz. Dünyanın üçte ikisi su ama içme, kullanma, tarım ve sanayi için kullanılacak miktar, su varlığının sadece binde 6’sı. Ülkemizde ‘kişi başına düşen 1340 metreküp’ ile su fakiriyiz’. Çorlulu olduğumuz için Trakya’yı çok iyi biliriz. Trakya’da durum daha vahim. Bilim adamları Trakya’nın, suyun ‘mutlak yetersiz’ (absolute scarcity) olduğu bölgeler sınıfına girdiğini söylüyorlar.

Kuraklık yazılarımız üzerine Tekirdağ Namık Kemal Üniversitesi Biyosistem Mühendisliği Arazi ve Su kaynakları Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof. Dr. Halim Orta bir yazı göndermiş. Dostumuz Prof. Dr. Orta, aynı zamanda çiftçi. Yani işin hem bilimsel hem de pratik yanından. Prof. Dr. Orta şöyle diyor:

“Son bir yıllık yağışlara baktığımızda, uzun yıllar ortalamasına göre, Edirne yüzde 50, Kırklareli yüzde 40, Tekirdağ yüzde 35 daha az yağış aldı. Diğer bölgelerde de tablo çok farklı değil. Kuraklık 31 doğal afetin içerisinde en sessiz ve sinsi olanıdır, geldiğinde çaresiz bırakır, ne kadar süreceği belli olmaz.”

SU HAVZALARINI KORUMAZSAK

Su sıkıntısına karşı yapılacak çok şey var.  Prof. Dr. Orta’nın önerileri şöyle:

“Milli kuraklık merkezi kurulmalı, kuraklık sigorta kapsamına alınmalı, su havzaları korunmalı, yerüstü su kaynakları geliştirilmeli, yeraltı suyu beslenmesinden daha fazla tüketilmemeli, atık sular arıtılarak tekrar kullanılmalı, kurağa dayanıklı bitki tür ve çeşitleri geliştirilmeli, çok su kullanan ve kirleten sanayi üretimi azaltılmalı, tarımda suyu etkin kullanan sulama yöntemleri desteklenmeli, şehirlerde su kullanım etiği geliştirilmeli, yerel yönetimler su ücretlerini çok dikkatli bir biçimde belirlemelidir.”

Bunlar arasında yerel yönetimlerin tutumuna işaret eden Prof. Orta, “Su ücretleri mutlaka sosyal adalet kavramı da dikkate alınarak ‘trafik lambası metodu’ ile belirlenmelidir” diyor. Tarifede barem uygulanmasını söylüyor ve örnek veriyor: Şehirde yaşayan 4 kişilik bir aile, ortalama olarak ayda 12-15 metreküp su kullanır. Ücreti makul olmalıdır. (Yeşil ışık) Bu miktarın yüzde 20-30 aşılması halinde aşılan miktara yüzde 100 fark uygulanmalı. (Sarı ışık). Bundan sonra artık savurganlıktır. Uygulanacak fark yüzde 300-500 gibi caydırıcı olmalı (Kırmızı ışık). Trafik lambası metoduyla insanları su kullanımında tasarrufa yöneltilmesi gerektiğini savunuyor ve ekliyor.

“Suyun siyasete malzeme yapılmaması gerekir. Çünkü bol olursa hayat bereket getirir, kıt olursa da felaket...”

Prof. Dr.

Yazının Devamını Oku