Zeynep Bilgehan

Zeynep Bilgehan

zbilgehan@hurriyet.com.tr

Milli güreşçi Ahmet Ayık… Enkazın altından doğan şampiyon

Hayata zor koşullarda başlayıp mücadeleyi bir yaşam biçimi haline getiren birinin hikâyesi bu... Sivas’ın bir köyünde dünyaya geliyor. Büyük Erzincan depreminde dört kardeşini kaybediyor. Hayata küsmüyor. Çocukluğundan beri hayranlık duyduğu güreş sporuna asılıyor. Ülkemize olimpiyatlarda altın madalyalar getiriyor... Bu yıl Mustafa V. Koç Spor Ödülleri’nde ilk defa verilen ‘Yaşam Boyu Spora Katkı Ödülü’nün sahibi milli güreşçimiz Ahmet Ayık ile beraberiz. Karşımızda 87 yaşında bir delikanlı var!

Haberin Devamı

Sene 1938... Sivas’ın Doğanşar ilçesine bağlı Eskiköy’deyiz. Ahmet Ayık, çiftçi bir ailenin en küçük çocuğu olarak dünyaya geliyor. Köyde kışlar uzun, hayat zorlu. Baba tarlada çalışıyor, anne evin yükünü omuzluyor. Geçimleri toprağa ve hayvancılığa bağlı. Sabahın ilk ışığında uyanıyor, kimi zaman koyun güdülüyor kimi zaman su taşınıyor kimi zaman ormandan odun toplanıyor. Derken, yaşanan bir felaket tüm bölge halkı gibi onları da etkiliyor: 1939 Erzincan depremi... 40 bin kişinin hayatını kaybettiği bu felakette Ayık Ailesi’nin de evleri yıkılıyor. O sırada kundakta bebek olan Ahmet Ayık dört kardeşini kaybediyor. O günleri anlatmanın hâlâ kolay olmadığını söylüyor:

Milli güreşçi Ahmet Ayık… Enkazın altından doğan şampiyon

Haberin Devamı

‘KADERİM ENKAZIN ALTINDAN DOĞDU’

“Acılar insanı olgunlaştırıyor. O yıkıntıların içinden azimle, hayata tutunarak çıktık. O gece herkes uykuda, bir anda yer gök sarsılıyor evler yıkılıyor, toprak yarılıyor. Babamın anlattığına göre sabah olduğunda köyde sessizlik hâkimmiş, sadece enkaz altından gelen insan sesleri ve fısıltılar duyuluyormuş. Bizim evimiz de o gece çökmüş. Annemle babam beni mucize eseri kurtarmış. Ama dört kardeşim... Onları o enkazın altından sağ çıkaramamışlar, dördü de ölmüş. O acı, ailemizin üstüne bir dağ gibi çökmüş. Bebek aklımla ne olduğunu anlayamasam da büyüdükçe o kaybın ağırlığı içimde her zaman bir iz bıraktı. Belki de o yüzden hep güçlü olmak istedim. Yıkılmamayı, yeniden ayağa kalkmayı öğrendim. Benim için güreş sadece bir spor değil, bir iyileşme biçimiydi. Minderde her ter damlası, her mücadele, aslında içimdeki acıyı tatlıya dönüştürmenin bir yoluydu. Bazen en büyük acılar, insanın kaderini yeniden yazar. Herhalde benim kaderim de o enkazın altından doğdu.”

EFSANE PEHLİVAN KARAOĞLAN’IN TORUNU

Zorluklara karşı mücadele belki de aile geleneği... Ataları Türkmenistan’dan gelmişler. Önce Suriye’ye göç etmişler, daha sonra İzmir’e, oradan Doğanşar’a gelerek Eskiköy’ü kurmuşlar. Ayık, “Bizim köklerimiz güreşle yoğrulmuş bir ailedir” diye devam ediyor: “Dedemiz Karaoğlan, Sultan Abdülaziz döneminde sarayda güreşle nam kazanmış. Gerçek adı İsmail’dir; ama herkes ona ‘Karaoğlan’ dermiş. Sarayda yapılan bir müsabakada, dönemin yabancı pehlivanlarını yenen ilk Anadolu delikanlılarından biri olmuş.” Çocukluğu, uzun kış gecelerinde soba başında Karaoğlan’un hikayelerini dinleyerek geçiyor: “Dedemin, rakibini kucaklayıp yerden bir hamlede kaldırdığı, rakibini düşürürken bile canını yakmamak için tuttuğu söylenirdi. Bu hikâyeleri dinlerken gözümün önüne hep o siyah sakallı, dev gibi bir adam gelirdi.”

Haberin Devamı

BOYUM KISA GÜCÜM AZDI AMA İNADIM VARDI

Dedesinin hikâyelerini dinleyerek büyüyünce güreş de en büyük merakı oluyor: “Büyükleri köy meydanında izlerdim; kim bu sefer kimin sırtını yere getirecek diye heyecanla bakardım. Onlar minderde değil, toprakta, kar üzerinde güreşirdi. Ben de fırsat buldukça aralarına girer, ‘Ben de varım’ derdim. Boyum kısa, gücüm azdı ama inatçılığım fazlaydı. Küçücük yaşta, birinin omzuna atlamayı, denge kurmayı, düşmeden ayakta kalmayı öğrendim. Doğaya da çok meraklıydım. Dağlara tırmanır, kar sularının aktığı dereleri seyrederdim. O sessizlikte hep bir gün ben de büyük bir pehlivan olacağım diye hayal kurardım.”

KARA TOPRAKTA GÜREŞ: KARAKUCAK

Haberin Devamı

Güreş, o zamanlar köy meydanında oynanan bir oyun gibiymiş. Adı da ‘karakucak’mış. Ayık, güreşe dokuz yaşında ‘karakucak’la başlamış: “Minder yok, ayakkabı yok, bazen kispet bile yoktur. Toprağın, güneşin, rüzgârın içinde yapılan, bilek gücüne, çevikliğe, sabra dayalı bir güreş biçimidir. İsmi ‘Karakucak’tır çünkü pehlivanlar rakibini kavradığında toprakla birlikte kucaklar; yani kara (toprak) da bu oyunun bir parçasıdır. Her düşüş can yakar, ama her kalkış karakteri güçlendirir. Bu güreşler düğünlerde, panayırlarda yapılırdı. Herkes katılırdı. Büyüklerin hamlelerini ezberler bazen duvardaki kendi gölgemle çalıştığımı hatırlarım.”

KÖYDEN ŞEHRE GELİŞ

Haberin Devamı

Güreş kısa sürede hayatının merkezi oluyor: “Bir yandan aileme yardım ediyordum; tarlada, hayvanlarla, kışın odunla, yazın suyla... O topraklar benim ilk spor salonum oldu. 1951 yılında İstanbul’a geldim. Şişli Gençlik Kulübü’ne girdim. O dönemlerde bir yandan geçinmeye, bir yandan ayakta kalmaya çalışıyordum. Tophane’de işe başladım. Isuzu kamyonlarının montajı ile ilgili bir işti. Beyoğlu’nda hemşerimiz olan bir kapıcının yanında kömürlükte yatıp kalkıyordum.”

Milli güreşçi Ahmet Ayık… Enkazın altından doğan şampiyon
SENE 1965 - Eskiköy “Sabah erkenden kalkar, taş kaldırır, dere tepe koşardım. Köyümün toprakları benim ilk spor salonumdu.”

MİNDERDE AKILLA GÜREŞMEYİ ÖĞRENDİM

Ayık, “Salon benim için bambaşka bir dünyaydı” diye devam ediyor: “Yerlerde yumuşacık minderler, düzenli antrenman yapan sporcular gördüm. Karakucakta her şey doğaldır: Toprak serttir, düşmek acıtır ama öğretir. Minder güreşi ise tekniğin, disiplinin, kuralın ta kendisiydi. Başta çok zorlandım. Orada sadece gücü değil, dengeyi, nefesi, zamanlamayı öğrenmek gerekiyordu. Her hamlenin bir matematiği vardı. Karakucakta içgüdüyle güreşirdim, minderde ise akılla güreşmek gerektiğini öğrendim. Karakucak güreşinin dayanıklılığı ile minder güreşinin taktik ve tekniğini birleştirerek yoluma devam ettim. O salonda ilk defa güreşin bir ‘sanat’ olduğunu hissettim.”

Haberin Devamı

SENİN YERİN BURASI DEĞİL EVLAT

Hem sıla hasreti hem geçim sıkıntısı sebebiyle bir zaman sonra köye dönüyor ama boş durmuyor; sabahları dağ yollarında koşar, dere kenarında taş kaldırır, akşam olunca güreş tutacak biri varsa hemen harman yerinde, çayırda güreş yapmaya çağırıyor: “Sivas’ta yapılan yerel güreş müsabakalarına katılırdım. Her gittiğim köyde koyun, koç, dana, tay gibi ne ödül veriliyorsa hepsini alıp köye geliyordum. Güreşimi izleyen yakın köylümüz bir hoca; “Senin yerin burası değil evlat, senin içinde ateş var” demişti.”

O EFSANE 1968 FİNALİ

Ahmet Ayık efsanesi 1958 yılında milli sporcu olmasıyla başlıyor: “Güreş altın çağını yaşıyordu; Yaşar Doğu, Celal Atik, Nuri Boytorun gibi efsaneler birer kahramandı. 1960 yılında Türkiye Şampiyonu oldum. İlk milli kampına katıldım. Hayatımın dönüm noktası 1968 Meksika Olimpiyatları’nda kazandığım altın madalyadır. 1964 Tokyo Olimpiyatları’nda ezeli rakibim Aleksandr Medved karşısında galipken  Rusların itirazıyla şampiyonluk masa başında elimden alındı. Dört yıl boyunca o kaybın ağırlığıyla çalıştım ve 1968’de Mexico City’de şampiyon olarak tribünlerde Türk bayrağı dalgalandı.”

Milli güreşçi Ahmet Ayık… Enkazın altından doğan şampiyon
SENE 1970

YAŞAM BOYU SPORA KATKI

Ayık, 12 yıl Milli Takım’da kaldı. Ülkemize 1968 Yaz Olimpiyatları’nda altın ve 1964 Yaz Olimpiyatları’nda gümüş madalya getirdi. 1970’li yıllarda aktif sporu bıraksa da güreşe katkı vermeyi hiç kesmedi. Türkiye Güreş Federasyonu Başkanlığı yaptı. Kurduğu Türk Güreş Vakfı’yla burs veriyor. Kadın güreş takımının oluşmasına katkı sundu. Devlet Üstün Hizmet Madalyası sahibi. Ayık bu yıl Mustafa V. Koç Spor Ödülü’nde ‘Yaşam Boyu Spora Katkı Ödülü’ne layık görüldü:“Bu ödül, ülkenin sporuna adanmış bir ömrün, yürekten takdir edilmesi demek; emeğin, inancın ve vefanın hiçbir zaman unutulmadığı...”

‘ŞİMDİ ÇEVRİL ŞİMDİ ATAK YAP’

“Bazen genç sporcuları izlerken kendimi tutamayıp ayağa kalkarım; “Şimdi çevril, şimdi atak yap!” diye bağırırım. Güreşi sadece kim kazandı, kim kaybetti diye izlemek doğru değildir. Güreşi izlerken esas olan; mücadeleyi, ahlakı, sabrı ve saygıyı görebilmektir. Gerçek pehlivanlık, müsabaka bittiğinde rakibine el uzatmakla belli olur.”

Milli güreşçi Ahmet Ayık… Enkazın altından doğan şampiyon
SENE 1960 - Tokyo

PEHLİVANIN KALBİ DEĞİŞMEZ

Peki 1960’lardan günümüze güreş nereden nereye geldi? Ayık: “Benim gençliğimde güreş, bu ülkenin kalbinde atardı. Radyodan maç anlatılırken kahvelerde herkes ‘Bizimkiler güreşiyor’ derdi. Bazen o ‘eski ruh’u eksik buluyorum. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, iki insanın minderde göz göze geldiği o anın heyecanı hiç değişmez. Anadolu’da, Trakya’da, Toroslarda çocuklar hâlâ dedelerinin pehlivan hikâyeleriyle büyüyor. Türk güreşi hiçbir zaman tükenmez. Teknoloji minderi değiştirebilir ama pehlivanın kalbini asla.”

GÜREŞ NEDEN MİLLİ SPORUMUZ

“Güreş, kökü binlerce yıl öncesine, Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan bir geleneğin devamıdır, Türk milletinin karakterinin bir yansımasıdır. Bizim insanımız merttir, cesurdur, sözünün eridir. Güreş de tam olarak bunu anlatır; iki insan karşı karşıya gelir, güçleriyle, alın teriyle mücadele eder. Bugün hâlâ bu ruh yaşar, milletin güreşe sevgisi asla bitmez.”

Yazarın Tüm Yazıları