Paylaş
1-Bir eserini görünce hemen imzasını tanıyacağınız sanatçılarımızdan biri ressam Fevzi Karakoç… Ruh dünyanızı yakalayan renkleri, tuvalden dört nala koşarak çıkacakmış gibi görünen atlarıyla çevrili atölyesindeyiz… Bu kadar renkli eserlerin sahibinin hikâyesinin sakin ve düz bir yerden başlamış olması kaderin cilvesi olsa gerek! Fevzi Karakoç, 1947 yılında Çankırı’ya bağlı Karataş Köyü’nde çiftçi bir ailenin altı çocuğundan biri olarak dünyaya geliyor. Karakoç, “Tepelerin arkasında ne olduğunu bilmeyecek kadar kapalı bir köydü” diye başlıyor anlatmaya:

KIRMIZIYI İLK KAMYONDA GÖRDÜM
“Köylüler tarlaya gidip çalışır, şehre sadece ürünlerini satmaya giderlerdi. Annemle babam da çiftçilikle uğraşıyordu; bir yandan tarlalarda buğday, arpa ekip bir yandan hayvancılık yapıyorlardı. Evler, tıpkı Hititler dönemindeki gibi kerpiçtendi. Renk diye bir şey bilmezdik. Bir gün köye bir kamyon geldi; kırmızı ve yeşil renk boyayı ilk defa o zaman gördüm. Halılarda kırmızı ve yeşil rengi görüyordum ama bunu halının doğasından zannediyordum. Fırçayla boyanmış kırmızı ve yeşil renkler beni şaşırtmıştı.”
DERE KENARINDA ÇAMURDAN HEYKELLER
Sanata ilgisi henüz küçük yaşta başlıyor: “Dere kenarındaki çamurdan hayvan heykelleri yaptığımı hatırlıyorum. Bunları kurutup evde sedirin altına koyardım. Kömürlükte, az yanmış kömürleri bulup onlarla duvarlara resim çizerdim. Genelde etrafta gördüğüm şeyleri çizerdim; inekler, keçiler… Bu dürtünün ne olduğunu anlamıyordum; içimden geliyordu çiziyordum.” Ancak köy kapalı, etraf tutucu ve ilk eserleri ilgiden çok tepkiyle karşılanıyor. Annesi sedir altındaki ‘heykel sergileri’ni eserleri çöpe atmak suretiyle sansürlüyor. Karakoç, bu tepkiye inatla tepki verip daha çok çiziyor. Bir gün ‘isyankâr’ hali köydeki biri tarafından şiddetle karşılanınca babası çocukları alıp şehre götürmeye ve onları okutmaya karar veriyor.

Zeynep Bilgehan - Fevzi Karakoç
2-OKULA 11 YAŞIMDA GİDEBİLDİM
Çankırı’ya taşınıyorlar. Köyden farklı olarak Çankırı’da okul var ama Karakoç, 11 yaşına gelmiş ve o zamana kadar hiç okul görmemiş… Okullar Karakoç’u almak istemiyor. Okul okul geziyorlar. Babası müdürleri ikna etmeye çalışırken, küçük Karakoç gözyaşları içinde okula kabul edilip bir an önce okuma yazma öğrenmek istiyor… En sonunda şehrin dışında, köyden gelenlerin alındığı bir okulun müdürü, “En azından ilkokul mezunu olur, okuma yazma öğrenir” diyerek Karakoç’u kabul ediyor.
3-‘KEŞKE KISA BOYLU OLSAM’ DERDİM
Hayat başta kolay olmuyor: “Ben herkesten büyüktüm. Boyum da uzun olduğundan beni hep sıranın en arkasına koyarlardı. Çok utanırdım. Hep en arkadan giderken ‘keşke kısa boylu olsam’ diye düşünürdüm.” Bir yandan okula adapte olmaya çalışırken bir yandan yazları harçlığını kazanabilmek için çay bahçeleri ve pastanelerde garsonluk yapıyor. Bütün zorluklara rağmen başarılı bir öğrenci olduğundan öğretmeni onu Hasanoğlan Öğretmenokulu sınavlarına sokuyor. Sonuç: Kabul! Spor alanları, resim, müzik dersleri, tarlada uygulamalı tarım... Kendi deyimiyle ‘İsviçre gibi” bir okulda nihayet mutluluğu buluyor.

4-RESİM HOCAM BABA GİBİYDİ
Karakoç, “Bize de çok iyi bakıyorlardı; çok güzel yemekler vardı, çamaşırlar yıkanırdı, saat gibi çalışan bir sistem vardı” diye anlatıyor. Öğretmenleri resim alanındaki yeteneğini hemen keşfediyorlar: “Resim hocam bana baba gibi olmuştu. Ortaokul birinci sınıfta atölyenin anahtarını bana verdi. Etütlerde gider çalışırdım. Malzeme de çoktu; boya, fırça, yağlıboya, suluboya, pastel boyalar… Ne ararsanız vardı ve istediğiniz gibi alıp çalışabiliyordunuz. Zamanımın çoğu resim atölyesinde geçiyordu. Genellikle gelenlerin istekleri üzerine portreler çiziyordum (gülüyor)...”
5-RESMİN ÖĞRETİLMESİNE KARŞIYIM
Resim ve müzik alanında başarılı öğrenciler İstanbul’daki özel bir okula gönderiliyordu. Karakoç da onlardan oluyor: “Üç yıl Hamdi Dicle ile çok iyi bir eğitim aldık. Bir yandan Ömer Uluç, Bedri Rahmi, Fahrelnissa Zeyd gibi isimlerin sergilerine götürüyordu. Hocama kendi tarzımızı bulabilmemiz adına bizi serbest bıraktığı için şükran borçluyum. Resmin öğretilmesine karşıyım; resim sezdirilir ve kişi içindekini kendi bulup çıkarır.”

SENE 1980’ler...
6-TATBİKİ’Yİ KAFAYA TAKMIŞTIM
Gördükleri yerler arasında onu en çok etkileyen Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu oluyor: “Ben, Tatbiki’yi kafama takmıştım. 1951’de Alman ve Türk hükümetlerinin ortak bir projesi olarak Bauhas ekolü üzerine açılmıştı. Amacı sanatın endüstri ve tasarımda kullanımıydı. Özellikle Grafik Tasarım Bölümü’nde yapılan işler; kitap kapakları, ilanlar, afişlerden çok etkilenmiştim.”
7-TAHTAKALE RESSAMLARINDAN OKULLU GRAFİKERLERE
1968’de Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu’na giriyor: “Bir yandan okurken bir yandan çalışabiliyordum. Eskiden Tahtakale ressamları vardı; kutular, kitaplar ilanlar alaylı yetişmiş bu ustalara yaptırılırdı. Eğitimli kuşak gelince iş imkânı çok oldu. Mezuniyetten sonra Güzel Sanatlar Matbaası’nda iş buldum. Ancak gönlüm akademideydi çünkü kendimi ‘sanatsız’ hissediyordum. Okula asistan alınacağını duyunca yüksek maaşlı işimi bırakıp akademiye döndüm. Bu arada Kıbrıs Harekâtı oldu ve ambargolar sebebiyle piyasadaki işler de durmuştu.” Karakoç, 1974 yılında asistan olarak girdiği okulda, 1993 yılında profesör oldu. 2002’den beri Yeditepe Üniversitesi’nde öğrenci yetiştirmeye devam ediyor.

SENE 1986 - Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi
İMZA İŞİ ATLAR
İmzası haline gelen atları ilk nasıl yapmaya başlamış?
Anlatıyor: “Önemli olan sanatta yeni bir dil oluşturabilmektir. Kendi kültürümüzü incelemeye başladım. Çok eskiye dayanan bir coğrafyada yaşıyoruz; çeşitli medeniyetler gelmiş ve hepsi bir şeyler bırakmış. İletişim figürü olarak atları seçtim; hem minyatürlerimizde var hem de çocukluğumda köyde beni çok etkileyen atlar vardı. Renklerde de köylülerimizin rengarenk giyimlerinden, güzel halılarımızdan ilham aldım. Benim resimlerimde perspektif yoktur; bu da minyatürlere bir gönderme.” Karakoç, litografileriyle 1979 yılında Salzburg Şehir Ödülü’nü almış.

SENE 1970 - Tatbiki yılları
ANADOLU’NUN RENKLİLİĞİ
45 yıldır at figürlerini yapıyor: “Anadolu coğrafyasının ortak yaşamı ve renkliliğini, geçmişini at üzerinden veriyorum. Bizim eserlerimiz dünya resminden farklı olduğu için ilgi çekiyor. Batı resmine bakınca her şey Rönesans ve onun üzerine gelen akımlardan oluşuyor. Batılılar da bizim resmimizde farklı, bizden şeyler görmek istiyorlar. Bizim atölyede usta olmadığından Batı’daki gibi ‘benzer işler yapan öğrenciler’ olmadı.”
TÜRK RESMİNDEKİ DİNAMİZM
Karakoç, “Bizim başladığımız dönemde yağlıboya resim satmak zordu. Pek geleneği de yoktu. O zamanlar daha çok küçük ölçekli gravür baskı satılıyordu” diyor. Bugün durum nasıl? Yanıtı: “Şimdi fuarlar ve sanat galerileri kaynaklı bir dinamizm var. İnsanlar küçümsenmeyecek şekilde resim koleksiyonerliği yapıyor. Eseri beğeninize göre seçerseniz ortaya ruhunuzu da koymuş olursunuz. İyi veya kötü diye bir kavram yok; neye göre iyi veya kötü? İletişim araçlarının artması da Türk resmindeki dinamizmi etkiledi.”

SENE 1974 - “Sevgili eşim Nermin ile düğünümüz”
DÖNEMİN RUHU: BİREYSELLİK
Her dönem sanatçılarının bir ekürisi oluyor. Karakoç’unkiler: Ergin İnan, Mustafa Pilevneli, Balkan Naci İslimyeli, Gürbüz Doğan Ekşioğlu, Kemal Önsoy, Mustafa Aslıer… Hepsi de sağlam isimler! Karakoç, “Beraber gece yarılarına kadar çalışırdık. Hepsi gerçekten emek veren insanlar” diye anlatıyor: “Eskiden belli isimler ve yaptıkları resmin manifestosu vardı. Bu dönemin ruhu bireysellik ve özgürlük. Kimse kural altına girmek istemiyor.”
SANAT VE MÜZİK İNSANIN KALACAK
“Bu işin en çok yaratıcılığını seviyorum. Bazen oluyor, bazen olmuyor… İçime sinmeden dışarıya veremiyorum. Bazısı iş gibi yapıyor ama ben duygu olmadan yapamıyorum. Dijital sanat veya yapay zekâya ‘sanat’ diyemeyiz, çünkü onlar ancak insanın koyduğu veriyle yapılanı yapıyor Oysa sanat öğretilmez, yapılır ve ancak insan zekâsıyla yapılır. Sanat ve müzik hep insanın kalacak.”
Fotoğraf: Levent KULU
Paylaş