BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK

.

Türkiye’nin yarım asır öncesi ve bugünü

BBC arşivinden bir belgesel:
1970’te hazırlanan ve dönemin Türkiye’sini doğa üzerinden anlatan ‘Where Two World Meets’ (İki Dünyanın Buluştuğu Yer) geçmişe ve geleceğe ışık tutar nitelikte. Biz de yarım asır sonra aynı ayak izlerini dönemin BBC ekibine rehberlik eden Tansu Gürpınar ile takip ettik. İşte o zamandan bu yana kazandıklarımız ve kaybettiklerimiz...

BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK
BBC belgesel ekibinden iki kişi kenara çekmiş, yolda haritaya bakıyor, diğer arkadaşları onları
filme çekiyor. BBC’den başka Alman ZDF kanalı da Kuş Cenneti’ni çekmek için Türkiye’ye geldi.

BBC’nin Türkiye doğası belgeseli şöyle başlıyor: “Türkiye Avrupa’nın karakışından ve medeniyet baskısından kaçış için gerekli göç zincirinde bir halka işlevi görüyor” diye başlıyor. İstanbul semalarında uçan çaylakları, denizdeki balık bolluğunu, sokaklardaki atları ve burnuna zincir takılarak oynatılan ayıları göstererek “Türklerin hayvanların korunması meselesine incelikli yaklaştığı söylenemez. Hayvanlar ya kullanılmalı ya da eğlendirmeli, yoksa pek ilgilerini çekmiyor” diye devam ediyor.
BBC ekibinin izinde yapacağımız bu yolculuğa başlamadan önce biraz İstanbul’un doğasının bugününe bakmakta fayda var. BBC için rehberlik yapan ve Türkiye’de çağdaş doğa korumanın duayeni kabul edilen biyolog Tansu Gürpınar o günlerin İstanbul’unu ve bugünü şöyle anlatıyor:
“Eski İstanbul kültürü çok farklıydı. O zamanlar çaylaklar İstanbul halkı için iç içe yaşadıkları serçe gibi bir kuştu. İlkbaharın müjdecisi o zamanlar leyleklerden çok çaylaklardı. ‘Eyüp Sultan’ı selamlamadan leylekler geçmez’ diye sözler vardı o zamanlar. Kuşla çok iç içe bir hayat vardı. Bütün bu iç içe yaşamın en temel nedeni o zamanlar ahşap mimarinin yaygınlığıydı. Şehir betonlaştıkça sayıları azaldı bu canlıların. Hem de çok hızlı. 70’lerde artık tek tük görünür olmuşlardı.”

Tek ağaçta 15 yuva

Kısacası, 50 yıl önce BBC ekibinin sarf ettiği “Hayvanlar ya kullanılmalı ya da eğlendirmeli, yoksa (Türklerin) pek ilgilerini çekmiyor” sözlerinin bugün de geçerliliğini koruduğunu söylemek çok da yanlış olmaz.
BBC ekibinin İstanbul’dan sonraki durağı Manyas Kuş Cenneti’ydi. Manyas’ı görünce ağızları açık kalıyor: “Burası muhteşem bir koruma alanı. Tarif etmek için kelime bulamıyorum. Avrupa’da bu kadar çok kuşun bu kadara küçük alanda toplandığı başka bir yer bilmiyorum. Tek bir ağaçta 15 yuvaya rastlandığı oluyor!”
Bir yandan kayıkla gölde gezip kuşları çekiyor, bir yandan da dönemin Milli Parklar görevlisi Tansu Gürpınar ile sohbet ediyorlar. Manyas’ın o gününü ve bugününü yine Tansu Gürpınar’dan dinliyoruz: “Gölde pelikanları çoğaltmak için yaptığımız yapay yuva çalışması dünyada ilkti. İngiliz BBC ve Alman ZDF kanalları bu çabanın belgesellerini çekmek için Türkiye’ye geldi. Kuş Cenneti bugünden çok daha iyiydi. Göldeki tür sayısı aşağı yukarı bugünkü gibiydi ama sürülerden artık eser kalmadı.”

BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK
Aradan geçen zamanda her şey de kötüye gitmedi. Mesela pelikanların yapay yuvalar sayesinde sayıları çoğaldı. Solda o yıllarda belgesele konu olan yuvaları görüyorsunuz.

BBC ekibinin Manyas’tan sonraki durağıysa Eber Gölü’ydü. Eber Gölü’nün 50 yıl önceki haliyle bugünkü halini kıyaslamak çok kolay: Göl tamamen kurudu. Bir zamanlar sazlar arasında dolaşan kayıklar şimdi çöl gibi arazilerde duruyor.
“Aslında iyiye giden şeyler de var” diyor Tansu Gürpınar: “Benim çalıştığım dönemde pek çok şey elimizden kaçmak üzereydi. Koca Amik Gölü kurutuldu mesela. İyiye gidense artık doğayı korumak için artan çabamız. Benim dönemimde çok az insanla kelaynaklar, yaban koyunları, alageyikler ve sulak alanların peşinden koştuk. Şimdi değerli, yetişmiş epeyce büyük kadrolar var. İnsanların doğa korumaya ve hayvanlara bakışı çok değişti.

BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK

Manyas’a ödülü onun sayesinde aldık

Bugün sulak alanlarımızın ve canlı türlerimizin korunma mücadelesinde ilk kıvılcımı ateşleyen kişi olarak biliniyor Tansu Gürpınar. Görev yaptığı dönemde Kuş Cenneti’nde bir gün bir ağacın dallarının eğildiğini fark eder. Bunun bir kuşun yuva yapma girişimi olduğunu düşünür. Bu kuş pelikandır. Normalde sazlıklara yuva yapan kuşu ilk defa ağaçlara yuva yapmaya çalışırken gören Gürpınar, pelikanların işini kolaylaştırmaya karar verir ve Ali Kızılay’la birlikte pelikanları davet etmek için bir söğüt ağacının üzerine yapay yuva yaparlar. Bir sonraki yılın baharında 26 pelikanın bu yuvaya yerleştiği görülür. Böylece hem pelikanlar gölde rahatsız edilmeden yuvalayacakları bir alana taşınmış olurlar hem de göldeki pelikan sayısı artar. Bu, dünya çapında doğa korumada çok fazla başvurulan ilk yapay yuvadır ve aslında BBC’nin Türkiye’ye gelme ve doğasını mercek altına nedeni de budur. Çünkü Manyas’taki çalışma dönemin Avrupa Konseyi Başkanı’nın Türkiye’ye siyasi olmayan ilk ziyareti gerçekleştirmesini ve Manyas’ı tüm Avrupa’ya örnek göstermesini sağlar.

BBC’NİN 49 YIL ÖNCE ÇEKTİĞİ DOĞA BELGESELİNİN İZİNİ SÜRDÜK

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Troyalılar bu köylerde yaşıyor... Troya Savaşı’nın yaşandığı Etnoköy Çıplak ve Arkeoköy Tevfikiye

Troya’nın 3 bin yıldır dilden dile dolaşan, içinde aşkı, cesareti, tutkuyu, intikamı, zaferi ve trajediyi destansı ölçüde barındıran bir hikâyesi var. Ama gerçekle mit kolayca ayırt edilemiyor. Hatta sadece antik kenti gezerek anlaşılabilecek bir hikâye de değil bu. Troya’yı anlamanın yolu biraz da çevresindeki topraklarda bugün ne yaşandığına bakmaktan geçiyor. “Bugün halen yaşayan bir Troya var” diyen kazı başkanı Prof. Dr. Rüstem Aslan’ın rehberliğinde Arkeoköy’e dönüşen Tevfikiye ve Etnoköy’e dönüşen Çıplak Köyü’nü gezdik, son Troyalıların izlerini sürdük.

Troya’nın efsaneleri yeni bir turizm anlayışıyla günümüze taşınıyor. Opet’in desteklediği projenin başrollerinde iki köy var. Antik kentin hemen bitişiğindeki Arkeoköy’e dönüşen Tevfikiye ve Etnoköy’e dönüşen Çıplak Köyü... Troya’yı anlamak isteyenlerin bu iki köyü de gezmesi, vakit geçirmesi gerekiyor. Yapılan çalışmalarla özüne dokunulmadan baştan aşağı elden geçirilen her iki köy de proje kapsamında adeta bir açık hava müzesine dönmüş durumda. Üstelik bu köylerde buğdayıyla, pişirme tekniğiyle Troya’nın kahramanı Hektor’un da yediği ekmeğin aynısını yiyebilir, dönemin tatlısı ‘globi’yi tadabilir, Troyalıların duyduğu sesleri duyup aynı yıldızların altında aynı havayı soluyarak konaklayabilirsiniz. Daha da önemlisi bugün yaşayan Troya’yı görebilirsiniz. 



‘Biz Hektorcuyuz’

“Evet, Türkler Troyalı değil belki ama bir gerçek var ki Troyalılar Türk” diyor 1988’den bu yana Troya ören yerindeki kazılarda görev alan ve şu anda kazı başkanlığını yürüten Prof. Dr. Rüstem Aslan. Benim gibi Troya merakı, Hektor hayranlığı olanlar için can alıcı cümle ardından geliyor: “Toprağın belleği sürekli çalışıyor ve bu nedenle bugün halen yaşayan bir Troya var ve bunun izlerini sürmek mümkün.” Biz de Prof. Dr. Aslan rehberliğinde başlıyoruz bu izleri sürmeye. İlk durağımız Arkeoköy Tevfikiye. Troya Antik Kenti’ne içinden yürüyerek giriliyor. Troya 11 katmandan oluşuyor. Ancak bu köy için 12’nci katman deniyor. Bunun ne demek olduğunu köyde yürürken karşınıza bir duvarın ortasında, üzerinde antik kabartmalar ve yazılar olan bir taş çıktığında anlıyorsunuz. Köyün evlerinin büyük bir bölümünün yapımında antik kentten getirilen taşlar kullanılmış. Bugün 280 hanesinde 550 kişinin yaşadığı köyün sakinleri, arkeoloji tarihimizin başlangıç noktası olarak kabul edilen Troya’da kazıların başladığı 1870’ten bu yana çalışmış. Köydeki herkes Troya Savaşı’nı da savaşın kahramanlarını da biliyor.

Yazının Devamını Oku

Caretta Tuba’nın peşinde... Kıyı kıyı, ada ada Akdeniz ülkeleri

Bir Akdeniz gezisine çıkacak olsanız nasıl bir rota belirlerdiniz? Hangi adalara, hangi kıyılara uğrar, hangi sularda yüzerdiniz? Bu defa rehberimiz bir iribaş denizkaplumbağası, yani bir Caretta caretta olan Tuba. Unutmayın ki kumsallarında betonların, suyunda plastik başta olmak üzere kirliliğin her geçen gün biraz daha arttığı Akdeniz’de bir kaplumbağanın geçtiği sular en temiz, yaklaştığı kıyılarsa en bakir yerler.

Deniz Kaplumbağaları Araştırma, Kurtarma ve Rehabilitasyon Merkezi (DEKAMER) 2009’dan beri denizkaplumbağaları için çalışıyor. Kaplumbağaları uydu vericileriyle izlemek işlerinin önemli bir parçası. DEKAMER geçen yıl Tuba ismi verilen bir iribaş denizkaplumbağasını (Caretta caretta) izlemeye başladı. Kabuğunun arkasında tekne pervanesi yarası olan ve iki aylık tedavi sürecinden sonra doğal ortamına bırakılan Tuba’nın bir yılda Akdeniz’deki kat ettiği yol, 6 bin kilometreyi aştı. Çoğu Akdeniz ülkesine uğrayan Tuba, önce Rodos Adası’na doğru geniş bir yay çizip ardından Marmaris’e yöneldi. Türk sularından çıkınca Yunan adalarını gezen, yolculuğu Malta ve İtalya’yla devam ediyor. En bakir kıyıları, en temiz suları seçen ‘gönüllü rehberimiz’ Tuba’nın duraklarını ve uğradığı yerlerin öne çıkanlarını bir harita eşliğinde sizlerle paylaşıyoruz.




SU PERİSİ SYME’NİN ADASI SİMİ’DE

Yazının Devamını Oku

Gidemesek de oradaymışız gibi

Virüs nedeniyle uzun yolculuklara çıkmayı göze alamıyorsanız merak ettiğiniz yerleri internet üzerinden gezebilirsiniz. Gizemleriyle insanlığın bildiklerini altüst eden ‘Göbeklitepe’de ‘sanal tur’u gerçek bir geziyle kıyasladık. Sanal turun en büyük avantajı, bölgenin yaz sıcağı yerine evinizin serinliğinde olması.

Göbeklitepe’yi birkaç kez ziyaret ettim. Oraya adımımı attığımda benim de aklımda beliren ilk soru ‘neden’ oldu. Gezdikçe sorular da şaşkınlık da artıyor; orada olmanın hiç kuşku yok ki en güzel yanlarından biri bozkırın ortasında esen rüzgârı, güneşi, yağmuru hissetmek, gözünüzün görebildiği noktaya uzanan ufka bakmak, kuşların sesini duymak... İşte bütün bunlar Göbeklitepe’yi inşa eden insanların da bundan 12 bin yıl önce hissettikleri, yaşadıkları, duydukları, gördükleri... Orada bulunarak ‘an’da insanlığın atalarını yakalayamamış olsanız da bir ışık oyununda, rüzgârın getirdiği kokuda ya da bir kuşun ötüşünde aynı duyguyu yakalamanız büyük olasılık. Alanın tam tepesindeki yaşlı dut ağacını izlerken bir yandan da dedesinin arazisinde başlayan kazı çalışmalarında getir götür işleri yaparak çalışmaya başlayan, ardından alanın bekçisi olan Hasan Kılıç’tan hikâyeler dinlemenin ‘sanal tur’da bir karşılığı yok maalesef. Ayrıca orada bulunmanın başka birçok avantajı var.

Sadece ören yeri değil

Göbeklitepe, tarihin bazı noktalarda donup kaldığı Harran Ovası’na 65, Urfa Kalesi ve Balıklıgöl’e 22 kilometre uzaklıkta. Ayrıca gitmişken başta Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi olmak üzere Göbeklitepe’nin ayak izlerini takip edebileceğiniz görülmesi gereken birçok yer var. Özellikle Arkeoloji Müzesi’nin Göbeklitepe bölümü adım adım tarih yolculuğuna çıkarıyor. Bittiğinde bunun sadece bir ören yeri gezisi olmadığını, insanlık tarihine bir yolculuk olduğunu anlıyorsunuz.

Sanal gezinin avantajları

Yazının Devamını Oku

‘Tohum ana’nın gelecek nesillere armağanı

Nardane Kuşçu bu işe çocukken yediği karpuzların çekirdeklerini ayıklayarak başlamış. Bugün çiftliğinde 1200’ün üzerinde atalık tohum saklıyor, ekiyor, çoğaltıyor ve dağıtıyor.

Pandemi döneminin ortak endişelerinden biri de gıda güvenliği oldu. Sağlıklı gıdaya ulaşmanın, sağlıklı bir doğa ve sürdürülebilir tarımla mümkün olduğu iyice gün yüzüne çıktı. 1954 doğumlu Nardane Kuşçu küçük yaşta fark etmiş bu gerçeği: “Çocukluğum Çukurova’nın Ceyhan Köyü’nde kadınların, üretimin büyük bir parçası olduğu bir çiftlikte geçti. Coğrafyaya saygı ve sevgiyi öğreten Yörük kültüründen geliyorum. Köy Enstitüsü öğretmenleri okuttu beni. İlkokulda da, öğretmen okulunda da hep doğayla iç içeydim.Sanki doğanın bir parçası değilmişiz de, o kullandığımız bir şeymiş gibi davranılan yaşam şekli içimi acıtırdı.”


Doğa “Efendi olun!” diyor
Doğanın koronavirüs aracılığıyla “Siz dünyanın efendisi değilsiniz, efendi olun” dediğine inanan Kuşçu; tohumun, sağlıklı toprağın ve suyun gelecek için en değerli şeyler olduğunu söylüyor.
25 yıl ilkokul öğretmenliği yapmış. En güzel öğrenme yönteminin deneyim olduğunu savunuyor. “Çocukların bitkileri domates dikerek öğrenmesini hayal ettim, astronomiyi yıldızlara bakarak keşfetmelerini istedim” diyor: “Kurduğum çiftlikte hayallerimi yaşıyorum. Burası bir çiftlik, bir otel, bir eğitim merkezi ve birçok kişi için bir yuva. Her gün doğadan bir şeyler öğreniyorum. Öğrendiklerimi de çocuklara aktarıyorum. ‘Biz yedik, içtik, yok ettik’ olmaz.”
Tohum en büyük hazinemiz olacak

Yazının Devamını Oku

Salgın döneminde yolcu hakları ve sağlığımızı koruma yolları

Milyonlarca insan evlerine kapanmış bile olsa kimi iş gereği zorunluluktan, kimi salgından uzaklaşma umuduyla yollara düşüyor. Peki bu olağanüstü dönemde bizi her türlü riskten ve kayıptan koruyacak haklarımız neler? En önemlisi, bu süreçte yaptığımız yolculuklarda sağlığımızı nasıl koruyabiliriz?

Koronavirüs salgını başladığından beri Türkiye sınırları içinde neler yaşadığımızı kısaca hatırlayalım. Önce virüsün ilk görüldüğü ülkelere uçuş yasağı konuldu. Ardından kara sınırlarımız kapatıldı. Yurtdışından gelenler Türkiye’ye artık sağlık kontrolü, 14 günlük izolasyon ve karantina prosedürlerine uyma şartıyla kabul ediliyor. THY 45 ülkeye uçuşlarını karşılıklı olarak durdurdu. Tüm uluslararası uçuşlar riskli kabul edildiğinden hava meydanlarında ve sınır kapılarında termal kameralar kullanılıyor. Fakat koşullar ne kadar zorlayıcı olursa olsun, bugünlerde yola çıkmak zorunda olanlar da var. Dünya çapında binlerce insanı öldüren ve onbinlerce insanı tehdit eden virüs, kalabalık içine girmeyi veya uçak gibi kapalı alanlarda seyahat etmeyi daha riskli ve endişe verici hale getirdi. Yani mesele sadece maddi kayıptan ibaret değil, sağlığımızı korumamız için gerekenleri bilmemiz gerekiyor. Bu durumda gezginler hareket halindeyken ve planlama yaparken nelere dikkat etmeli? Konunun uzmanlarına sorduk, işte yanıtlar...




Elinizdeki bileti yavaşça yere bırakın
Tolga Özbek-Havacılık uzmanıŞu anda uluslararası havalimanlarında hangi önlemler uygulanıyor? Havalimanları ciddi risk bölgesi olduğu için alarma geçmiş durumda. Otoparklardan yolcu köprülerine kadar her nokta sürekli dezenfekte ediliyor. Havalimanı görevlileri maske ve eldiven kullanıyor. Yolcu giriş-çıkışlarında termal kameralar devrede. Mecbur kalmadıkça seyahat edilmemeli. Zaten neredeyse tüm havayollarının uluslararası uçuşları durmuş vaziyette. Az sayıda iç hat seferi var devam eden.Peki yolcular nelere dikkat etmeli?Çok mecbur kalmadıkça uçağa binilmemeli. Havalimanına giderken toplu ulaşım yerine özel araç kullanılmalı. İstanbul Havalimanı, geçen haftadan itibaren otoparkını ücretsiz yaptı. Mümkünse internet üzerinden check-in yapmak, biniş kartının çıktısını almak önemli. Böylece temas en aza inecektir. Maske ve eldiven kullanılmalı. Küçük bir çanta taşımak da riski azaltacaktır. Unutmayın, yolcular alandan belki bir kez geçiyor ancak terminaldeki görevliler, uçuş ekipleri sürekli bu risk altındalar. Onlara empati ile yaklaşmak önemli. Uçakta risk biraz daha artıyor. Çünkü yakın temas söz konusu. Uçakların en pis yeri olan yemek tepsilerine dokunulmamalı. Dezenfektanla (100 ml’yi aşmayan bir tane taşınmalı) yemek tepsisi silinmeli. Aslında daha önce bu tür maddelere izin verilmiyordu. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü’nün bu dönem için yayımladığı genelge ile artık serbest. Havayolu şirketleri ikramı en aza indirdiler ve elbette tuvaletler de mecbur kalmadıkça kullanılmamalı. Terminalde indikten sonra bir başka tehlikeli nokta bagaj bantları. Bu nedenle kabin boy bir bavul taşımak en ideali.Önceden programlı uçuşlar ücret ödemeden ertelenebilir mi, geri ödeme alınabilir mi?25 Mart’ta Resmi Gazete’de yayımlanan yeni kurallara göre, 5 Şubat’tan itibaren uçuşu iptal edilen yolcu, istediği bir tarih için değişiklik yapabilme hakkına kavuştu. Biletler açığa alınabileceği gibi açığa alınıp kullanılmayan bilet için uçuş yasağı kalktıktan sonraki 2 ay sonunda iade bedeli alınabilecek.

Havalimanında ya da uçuş sırasında şüpheli bir durumla karşılaşılırsa ne yapılmalı?Her havalimanında sorumlu bir doktor var. Terminalde yetkililere haber verilmeli. Uçakta ise kabin memuru ile konuşulmalı. Birkaç gün önce bir iç hat uçuşunda bir yolcu nefes alamama nedeniyle sağlık sorunu yaşadı. Hastaya ilk müdahale yapılırken diğer yolcular bekletildi. Koah hastası olduğu belirlenince yolcular uçaktan indirildi.Yurtdışı konaklamalarda rapor gerekiyorHaluk Bilen-Seyahat danışmanıOteller bu süreçte ne gibi önlemler alıyor?Sektör dünya çapında çok zor bir dönemden geçiyor. Doluluk oranları yüzde 10-15 civarında seyrediyor. Bu nedenle birçok zincir ve butik otel kapılarını belirli bir süre kapama kararı aldı. Misafirler için tek problem virüs korkusu da değil. Tesiste kalabilmek için son 14 gün zarfında hangi ülkelerden geçtiklerini otele ve dolayısıyla emniyet birimlerine raporlamaları gerekiyor. Açık olan oteller gerekli raporlamaları yapmak dışında, hijyen önlemlerini sıkı tutmak zorundalar. Restoran ve SPA’larını kapatıyorlar bu yüzden. Dezenfektanla her köşeyi silmek zorundalar. Keza odalardaki yüzeyler, havlu ve çarşaflar için de ekstra önlemler gerekli. Fakat bunların kontrolü zor. Yine de otelde konaklama mecburiyeti olan kişiler nelere dikkat etmeli? Mesela kendi yastık kılıfımızı taşımak gibi...İş yastık kılıfıyla bitse keşke. Havlu ve çarşaflar da önemli. Her durumda tavsiye edilen el temizliği ve hijyen kurallarına uymanın yanı sıra odadaki yüzeyleri kolonya veya dezenfektanla silmek gerekli. Bunun dışında asansöre yalnız binilmeli. Açılsalar bile uzun süre SPA’lar kullanılmamalı. Oda servisinden yemek istendiğinde, ekmek, sandviç gibi yiyecekler tercih edilmemeli. Zira tabaktan ellere bulaşmalar olabilir. Barda içki içildiğinde yanında çerez yenmemeli.Daha önce yapılan otel rezervasyonları ertelenebilir ya da maddi zarara uğramadan iptal edilebilir mi?Pandemi, Türkiye dahil birçok ülkede ‘mücbir sebep’ ilan edildi ve turizmdeki iptaller de buna dahil. Normal şartlarda bile zaten turu iptal edilen tüketicilere ‘Paket Tur Sözleşmeleri Yönetmeliği’ne göre iki seçenek verilmesi gerekiyor. Bunlar kanunda 14 gün içinde ödemenin iade edilmesi veya gelecekteki başka bir turun önerilmesi olarak geçiyor. Uçak iptalleri ve sınırların kapanmasıyla başlayan sebepler ortaya çıkınca turun iptali zaten kendiliğinden oluşuyor. Fakat iadelerde zorunlu vergi, harç gibi yasal yükümlülüklerden doğan masraflar geri alınamayabilir. Bunun dışında başka problemler yaşanması halinde, tüketici hakem heyetlerine ücretsiz başvurmak ve detaylı bilgi almak mümkün.Bireysel otel rezervasyon iptalleri nasıl oluyor?Olağanüstü bir durum yaşandığından normalde iptal imkânı olmayan rezervasyonlar da iade kapsamı içinde. Zaten birçok otel zincirinin CEO’su müşterilerine güven telakki edecek e-postalar gönderiyor. Yani örneğin 23 Nisan veya 1 Mayıs tatili için bir rezervasyonunuz varsa herhangi bir ceza söz konusu değil.

Yazının Devamını Oku

Kuşların peşinde Türkiye’nin en güzel yerlerine

Görmek için peşine düşeceğiniz her farklı tür, sizi coğrafyamızın farklı karakterdeki en nadide noktalarına götürecek. “Vay be! Memleketimizde böyle bir yer de varmış” dedirtecek. Kuş göçünün başladığı bugünlerde, gökyüzündeki şovu en iyi izleyebileceğiniz ve aynı zamanda “İyi ki gitmişim” diyeceğiniz, 7 bölgeden 7 yer.

Marmara Bölgesi
Burnunuz mimozada, gözünüz mavide olsun
Kuş göçü açısından Türkiye’nin en şanslı bölgesi Marmara, en şanslı ili ise İstanbul... Hem Karadeniz’den giren hem de güneyden Antakya’dan Türkiye’ye giren kuşların önemli bir bölümü İstanbul üzerinde bir araya gelip, Avrupa yolculuğuna İstanbul’u geçtikten sonra dağılarak devam ediyor. Sarıyer ve Çamlıca tepeleri kuş göçünün İstanbul’da en güzel izleneceği alanlardan. Ama hem kuşları izleyeyim hem de hoş bir gün geçireyim diyorsanız size önerim İstanbul Prens Adaları’nı ziyaret etmeniz. Baharın ilk hissedildiği noktalardan olan adalarda kuş göçünün izlendiği bugünler aynı zamanda mimozaların çiçek açtığı, bahar çiçeklerinin yüzünü gösterdiği günler. Mimozaların en zengin olduğu yer ise Büyükada. Gözlem yapabileceğiniz diğer yerler: Meriç Havzası, İğneada Ormanları, Manyas, Uluabat ve İznik gölleri.




Yazının Devamını Oku

Kış kelebekleri

Ülkenin birçok yeri kar boran. Ama aklımıza baharı, yazı, güzel havaları getiren zemheri kelebekleri çoktan kanat çırpmaya başladı. Onların güzelliklerini fark edebilmemiz için tek yapmamız gereken etrafımıza daha dikkatli bakmak ve biraz da nereye bakacağımızı bilmek. İşte en güzelleri...

Kleopatra
(Gonepteryx cleopatra)
Limon sarısı türün erkekleri kelebekler âleminin en çekicilerinden. Bahar başında ve kışın sıcak günlerinde Ege ve Akdeniz kıyılarında görebilirsiniz.

Sarı bantlı kadife
(Nymphalis antiopa)
Büyüklüğüyle tropik kelebekleri andırıyor. Gözünüz onu orman içi açıklıklarda, nehir kenarlarında, park ve bahçelerde arasın.

Yazının Devamını Oku

Bir ayağı Hasankeyf’te, diğeri uzayda bir dâhi: El Cezeri

Büyük su mühendisi, krank milini ilk kullanan fizikçi, tasarımlarıyla yüzyıllar sonra birçok teknik aracın temellerini atan makine mucidi... Çağının çok ilerisindeki El Cezeri’yi anlamak için sergisini gezmek yetmez, onu anlamak için mutlaka Hasankeyf’e de yolunuzu düşürün. Hatta bu Hasankeyf’i yok olmadan görmek için son şansınız olabilir.

Cezeri, evrensel bilim tarihinin görkemli dehalarından biri. Birikimi, icatları, bakış açısı ve mühendislik felsefesi onu çağının çok ilerisinde bir bilim insanı yapıyor. Cezeri, elliden fazla makine ve aracın teknolojik tasarımlarını yapmış ve bu makineleri teorik planlamada bırakmayıp üretmiş ve çalıştırmış. Otomatlar, insansı robotlar ve insanoğlunun dünya serüvenini kolaylaştıran daha birçok teknolojik ve bilimsel buluş... Dünya tarihinin gördüğü en büyük dehalardan biri olan Artuklu Devleti’nin başmühendisi Cezeri’nin olağanüstü makineleri... Uniq İstanbul Maslak’ta açılan serginin ismi de bu. “Cezerî’nin Olağanüstü Makineleri”...




Sergide yaklaşık 1500 metrekarelik alanda 16 ana cihazın yanı sıra yardımcı mekanik sistemlerle beraber 60 civarında düzenek, içleri de görülebilecek şekilde sunuluyor. Cezeri’nin tasarladığı dört sürgülü kapı kilidi, şifreli kasa, tarihin ilk insansı robotu olan ve içecek sunan çocuk robotu gibi ilginç makineleri görebilirsiniz. Sergi kapsamında her pazar çocuk atölyeleri de düzenleniyor. Atölyede katılımcılar Cezeri’nin bazı icatlarını yeniden yapmaya çalışacak.

Şehir koşturmacasından sıkıldıysanız bu sergi ile 13. yüzyıla doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Ancak bu yolculuğun tam bir yolculuk olmasını istiyorsanız, El Cezeri’nin yaşadığı Hasankeyf’e de gitmelisiniz. Hasankeyf sadece İslam eserleri açısından değil, tıptan mühendisliğe, tasavvuftan mimariye kadar çok geniş bir yelpazede önemli şahsiyetler çıkaran ve bilimsel gelişmelere ev sahipliği yapan bir merkez. Hasankeyfli âlimler arasında en ünlüsü ise sibernitiğin (robotik) öncüsü olarak kabul edilen El Cezeri.

Yazının Devamını Oku

Vapurdan inince başlayan semt

İstanbul’un tanıdığımızı sandığımız semtlerine biraz daha yakından bakmaya bu hafta Kanlıca ile devam ediyoruz. Boğaziçi’nin bu asude semtinde, Fatih Sultan Mehmet (FSM) Köprüsü’nün 1988’deki açılışına kadar hâlâ meralar bulunduğunu, yok oluşlarıyla meşhur Kanlıca yoğurdunun darbe aldığını biliyor muydunuz? Ya da bugünün dar sokaklarının eskiden birer dere yatağı olduğunu...

Fuat Selim Ramazanoğlu ne tarihçi ne sosyolog ne de arşivci; o aslında bir mimar. Ama doğup büyüdüğü, yedi kuşaktır yaşadığı Kanlıca’nın bugüne kadar yapılmamış detayda ve titizlikte kitabını yazdı. Yazımı 13 yıl süren, geçmişten günümüze semtin röntgenini çeken çalışmanın yapılma nedenini ise kitabın ithaf cümlesi açıklıyor: “Küçük hatıralar samimi kalplerde daima büyük yer tutar. Kanlıcalıların anısına...” Fuat Selim Ramazanoğlu ve İstanbul kültür tarihi konusunda araştırmacı Cengiz Özdemir ile sıfır derecede dört saate yakın İstanbul’un Boğaziçi semti Kanlıca’yı gezdik, içimiz ısındı.




Kanlıca iskelesinin hemen bitişiğindeki İsmailağa Kahvesi’nde buluşuyoruz. Burası 120 yıllık ve cam kenarına oturduğunuzda kendinizi Boğaz sularının içinde hissediyorsunuz. Güzel olansa o soğuk havada içinde değilsiniz ve enfes bir manzaraya bakıyorsunuz. Araştırmacı Cengiz Özdemir, semt tarihinin kırılma noktalarını anlatıyor. Örneğin FSM Köprüsü’nün Kanlıca meralarını nasıl yok ettiği ve bunun Kanlıca’daki yoğurt üretimine etkileri gibi. Kısa süre sonra sohbetimize Fuat Selim Ramazanoğlu da katılıyor. Osmanlı’da kapı kethüdalığı yapan ailesine 200 yıl önce Kanlıca’da yer verilmiş, 1901-1902 yıllarında Hacı Ahmet Bey yalısını inşa etmişler. Fuat Selim Bey de ailenin daha sonra elden çıkarmak zorunda kaldığı bu yalıda doğmuş. “Bana göre dünyanın en güzel evi” dediği yalıdan ayrılmış olsa da ondan daha çok sevdiği Kanlıca’dan ayrılamamış.

Yazının Devamını Oku

Tılsımlı topraklarda kayıp bir uygarlık

Göbeklitepe’nin sırlarını belki de çözemeyeceğiz ama ondan şimdiye kadar öğrendiklerimiz çok şey ifade ediyor. Bu tapınak buz devrinin sonlarına dek uzanan çok uzun soluklu bir düşünce ve sanatkârlık geleneğinin doruk noktası… Temsil ettiği anlam itibari ile toplumları bir arada tutan sosyal bir bağ. İnsanlık için dev bir sıçrama tahtası. Kendimizi tabiatın bir parçası görmek yerine ona hükmetmeye başladığımızın resmi. Belki de burası tanrıların doğuşuna şahitlik etti ama bildiğimiz bir gerçek var ki o da; Göbeklitepe’nin kültürel evrimimizin doruk noktası olduğu. Burada insan toplulukları topluma dönüşmeye başladı. Burası insanlık tarihinde taş devrinden uzay çağına uzanan dev bir adımın ilk ve en eski ayak izi.

Sisli ve yağışlı bir havada, kimi yeni çimlenmiş, kimisi ise sürülmüş ama ekilmemiş tarlaların arasında küçük tepeleri dolanarak Göbeklitepe’ye doğru yol alıyoruz. 12 bin yıl önce insanların yürüdükleri yerde arabanın içinde foto muhabiri Sebati Karakurt ile birbirimize sorular sorup varsayımlarda bulunuyoruz. Otomobilin içindeyken rahat görünen hayat Göbeklitepe’ye varmamız ve arabadan inmemizle değişiyor. Sis, yağmur ve soğuk hava üzerimizdeki termal kumaş teknolojinin son ürünü kıyafetlere rağmen bizi zorluyor. Fotoğraf çekemiyor, alanı doğru düzgün gezemiyoruz. Atalarımızın 12 bin yıl önce, yalın ayak, çıplak beden inşa ettikleri akıl almaz mabetlere ertesi gün tekrar gelmek üzere alandan ayrılıyoruz.



Ertesi gün sabahında bizi öbek öbek bulutların mavi gökyüzüne dağıldığı bir hava karşılıyor. İlk durağımız Türkiye’nin en modern müzelerinden olan Şanlıurfa Arkeoloji ve Mozaik Müzesi’nden işe başlıyoruz. Müze Müdürü Celal Uludağ karşılıyor bizi. Burada Göbeklitepe ve dönemi hakkında bilgiler aldığımız, birebir replikalarına dokunup tapınağın içinde gezebildiğimiz bir zaman tüneli yolculuğu yaptıktan sonra yeniden Göbeklitepe’deyiz.

Bizi alanın bekçisi Hüseyin Kılıç karşılıyor. Alanı bulan, kazan ve dünyaya tanıtan ve 2014 yılında aramızda ayrılan Prof. Dr. Klaus Schmidt’le alanın keşfedildiği 1994 yılında çalışmaya başlamış. Önceleri “Su getir, şunu götür” gibi işler yapmış. Ardından kazılara katılmış. Göbeklitepe kardeşinin de hayatını değiştirmiş ve onun arkeolog olmasına neden olmuş. Hüseyin kılıç şimdi Berlin Alman Arkeoloji Enstitüsü’ne bağlı olarak alanda bekçilik yapıyor, güvenliği sağlıyor.

Kılıç, alanın önemini, değerini biliyor. Bir yandan konuşup bir yandan alanı gezerken bir ara eğilip yerden bir taş alıyorum. Sivri uçlu bir taş. “O taş burada, durduğu yerde manalı” diyerek geri aldığım yere bırakmamı isteyecek kadar da alanı çok seviyor.

Yazının Devamını Oku

Suyun hayat verdiği Hasankeyf’i suyla boğmadan görmeli...

Burası Dicle Nehri’nin ve insanlığın binlerce yılda ilmek ilmek işlediği, yaşı insanlığın yaşına denek, doğu ve batı uygarlıklarının doğum yeri… Burası ilk köylerin, şehirlerin kurulduğu arpanın, buğdayın, nohutun keşfedilip ekildiği yukarı Mezopotamya’nın kalbi. Hasankeyf… Burası, kültürle doğanın iç içe geçtiği, insanlık tarihinin suyla ve insan emeğiyle taşlara yazıldığı ve bu nedenle UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinin 10’da dokuzunu karşılayabilen yeryüzündeki tek yer. Bu eşsiz mirasın yok olmasına neden olacak Ilısu barajının yapımı hızla sürüyor. Tarihi eserler taşınmaya başladı. Sular yükselmeden ve Hasankeyf yok olmadan görün.

Hasankeyf’e ilk gidişimdi. Sarı taşlardan evin bahçe duvarına oturmuş bir yandan gün batımında kızaran Dicle’nin sularını bir yandan da hemen aşağıda oyun oynayan çocukları izliyordum. Oynadıkları oyunun adı ‘Taş Üstünde’ idi. Basit, sade ve keyifli, çocuk aklının ürünü bir oyundu. Ortada bir ‘ebe’, geri kalanlar ise bir taşın üzerinde duran oyuncular vardı.Taşın üzerinde durmak dokunulmazlık sağlıyordu. Ebe onlara dokunamıyordu. Taşların üzerindeki çocuklar ise ebeye yakalanmadan sık sık birbiri ile yer değiştiriyordu. Çocukların oyunda da olsa kendilerini güvende hissettikleri tek yer taşların üzeriydi.



Başımı kaldırıp solumda ‘Dicle Nehri’nin hemen sularının kenarından yükselen ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ filminde bilgisayarlar kullanarak yaratılan etkileyici görüntüleri akıllara getirin devasa kaya duvarının üzerindeki kaleye bakıp “Binlerce yıldır buradaki en önemli gerçek insanların kendini taş üstünde güvende hissediyor olması sanırım” diye geçirmiştim. Her şey taştı, taş her şeydi burada. Evler taşlara oyulmuş, kale kaya duvarının üzerine kurulmuş, bütün tarihi yapılar taşla inşa edilmişti.


Burası yukarı Mezopotamya’nın kalbiydi ve insanlığın tarihi burada taşa yazılmış, taşla yazılmıştı. Ve sadece insan tarafından değil, 2 milyon yıldır burada özgürce akan ve sularından medeniyet doğuran Dicle Nehri ile ortak yapılmıştı bu tarih yazıcılığı. Onun toprağı taşımasıyla kayalar ortaya çıkmış, insan da o kayalara tarihi yazmıştı.


Yazının Devamını Oku

Ayrılması zor bir sevgili: Lizbon

Lizbon âşık olunacak kadar kendini sevdiren, tarihi dokusu korunan, lezzetli, diğer Avrupa başkentlerine nazaran oldukça ucuz, neşeli ve romantik bir kent. İçinden Boğaz genişliğinde bir nehir geçen ve yine İstanbul gibi 7 tepe üzerine kurulu şehir ruhunu Pessoa’dan, Saramago’dan ve daha nice şair ve yazardan alıyor ve bunu cömertçe ve gururla gelenlere sunuyor.

Portekiz’in Nazım’ı Başkent Lizbon doğumlu Fernando Pessoa şöyle yazmış:
“Yaşamak, bir başkası olmaktır. Ve insan bugün, dün hissettiği gibi hissediyorsa, hissetmek olanaksızdır. Dün hissedileni bugün de hissetmek, hissetmek değil, dün hissedilmiş olanı bugün de anımsamaktır yalnızca. Artık yok olmuş olan dünkü hayatın canlı cesedi olmaktır.”
Bugünlerde yolunuzu ‘Portekiz’in yedi tepeli şehri’ Lizbon’a düşürün. Kentin Karo mozaikle döşenmiş sokaklarını adımlayın.

O adımlar sizi illa ki bir meydana çıkaracak. Kim bilir belki yol sizi Cafe Brasileira’nın önündeki kaldırımda, bir masaya oturmuş kahvesini içen Pessoa heykelinin karşısına çıkarır. Oturun karşısına ve kahvenizden bir yudum aldıktan sonra gözlerinizi kapatın. Kulağınıza sokak müzisyenlerin yaptığı müzik, insanların kahkahaları çalınacak. Gözünüzü açtığınızda ise birbirine sarılan âşıkları, mutlu yüzleri göreceksiniz. Ve Pessoa’nın dediği gibi: “Artık yok olmuş olan dünkü hayatın canlı cesedi” olmadığınızı fark edeceksiniz. Şehrin enerjisi gam, keder ve tüm gerilimi üzerinizden sıyırıp alacak.

 

Dünün dünde kaldığını ve artık bir başkası olduğunuzu düşüneceksiniz. Oldukça gergin bir ülkeden Lizbon’a gelen ve kentin neşesine, güzelliğine adaptasyonda kısa bir süreliğine olsa da uyum sağlamakta çekingen davranan biri olarak kendinize sürekli “Neden” diye sorduğunuzu fark edeceksiniz.

Yazının Devamını Oku

Bak işte yaklaşıyor Fırtına

Cemreler düştü; Anadolu’ya yavaştan bahar geliyor. Çantaları hazırlamanın tam vakti. Bu sene az gidilen yoldan yürüyün, baharı Fırtına’da karşılayın.

Fırtına Vadisi, Doğu Karadeniz Bölgesi’nde henüz HES ve madenlerin girmediği, bu nedenle doğal özelliklerini kaybetmeyen nadir yerler arasında. Bir merdiven gibi kademe kademe yükselen vadi her basamakta bambaşka bir renk cümbüşü ve manzara sunuyor. Baharda Fırtına Vadisi’nin yukarısında yaylalara doğru birkaç metrekarelik bir alanda 15’e yakın farklı çiçeği bir arada görmüşlüğüm var. Siz de baharı farklı kokularla, yeşilin binbir tonuyla karşılamak istiyorsanız burası doğru adreslerden biri. Laciverte çalan gökyüzü, yükseğe çıktığınızda ayaklarınızın altında kalan bulut denizi, türlü çeşit renkte kelebek, şelaleler, başı karlı zirveler ve tam göç zamanı tepenizden geçen kuşların göç yolculuğu da cabası. Bir de önemli not: Martta gitmek müsait, ayrıca en yağışsız ay nisan ama yükseklere baharın biraz daha geç geldiğini aklınızda tutun.

NEREDE KALINIR
- Moyy Mini Hotel: Merkez Mah. İnönü Cad. No: 35, Çamlıhemşin Merkez / Rize Tel: (0464) 651 74 97
- Fırtına Pansiyon: Şenyuva Köyü Çamlıhemşin/Rize Tel: (0464) 653 31 11

NE YENİR
Bölgeye has bitkilerle yapılan yemekler, muhlama, karalahana sarması, telşehriye tatlısı, lazböreği...

Yazının Devamını Oku

Parmak yedirtir, dudak uçuklatır

Bir hafta sonu Kayseri’de nasıl geçer? Yanıt veriyorum dolu dolu. Elbette ki koskoca bir ilde bundan çok ama çok daha fazlası var fakat ben size bizzat deneyimlediklerim içinden 10’unu sıralayacağım. Yemeğinden, kayağına, tarihinden alışverişine... Hem büyüleyici hem de ‘aşırı derecede’ doyurucu.

BOZKIR GÜZELDİR

Kayseri ve çevresi Türkiye’de bozkırın en güzel hallerine sahip... Kendim de bozkırda doğdum diye demiyorum ama buradaki coğrafya göz alabildiğine ufka bakabilme fırsatı sunduğundan insana huzur ve dinginlik veriyor.

 

Havası kuru ve soğuk. Ama nem olmadığından İstanbul’daki gibi içe işleyen değil deriyi yakan bir soğuk. İnsanı dinç tutuyor. Bu mevsimde kalın giyinmekte fayda var. Ayrıca Kayseri ulaşımı oldukça kolay bir kent... Günde 10’un üzerinde uçak Kayseri’ye iniyor ve en uzun uçuş bir saatten biraz daha fazla sürüyor. Şehir düz, temiz, düzenli ve sakin.

 

ANADOLU YÜCESİ ERCİYES

Zamanın birinde şimdi hangisi olduğunu hatırlamadığım bir kitaptan “Eğer dağlar olmasaydı insanlar yüceliğin ne olduğunu bilmezdi” diye bir cümle kazınmıştı aklıma. Bu sözün yeryüzündeki vücut bulmuş hali Erciyes. Bozkır düzlüğünde yükselen 3 bin 916 metrelik bir dağa baktığınızda insan denen canlının sıradanlığını hatırlıyorsunuz. Bu da bünyedeki kibir, büyüklük, ego gibi birtakım zararlı özellikleri temizliyor. Bozkırın ortasındaki bu dağı her yerden görmek aynı zamanda bakmaya doyamadığınız bir tablo gibi.

Yazının Devamını Oku

İstanbul’un sır dolu gizli yüzü

İstanbul güzel olduğu kadar aynı zamanda gizemli, tılsımlı bir kent... Ancak ne var ki İstanbul'un gizemini çözmek, tılsımını anlamak o kadar da kolay değil. Yer altında 40 odalı işkence çukurlarından, gizemli dehlizlerine İstanbul'un sırlarının peşine düştük.

Bunun için en iyi yol bir rehber bulmaktı ki neyse ki bir okuyucumuz imdadımıza yetişti. Açık Radyo’da her salı 10:30’da “Ahşaptan Betona, Mecidiyeden Jetona” programını yapan Gedik Üniversitesi Öğretim Üyesi Yar. Doç. Dr. Pınar Erkan’ı adres gösterdi. Biz de “Gizem bizim işimiz” deyip düştük ardına Pınar hocanın.

Buluşma noktamız Balat Afilli Cezve ismindeki kafe. Balat’a giriş için oldukça uygun bir nokta. Hem semtin samimi ve sıcak havasına sokuyor hem de şirinliğiyle huzur veriyor. Bu arada hemen söylemekte fayda var. Eğer bugüne kadar Balat-Fener civarını henüz gezmediyseniz İstanbul’la tam olarak tanışmış, kaynaşmış sayılmazsınız. Eski İstanbul’un yoksul ‘Yahudi Mahallesi’ olan Balat, yaşayan samimi sokakları, ışığı, eskiyi yeniyle, hüznü neşeyle harmanlayan çelişkileriyle İstanbul’un ruhunu en iyi yaşatan ve yansıtan semtlerden. Buraya gitmişken Aya Yorgi Kilisesi’ni, Aziz Stefan Bulgar Kilisesi’ni, Fener Rum Erkek Lisesi’ni görmeden dönmeyin.

Bizim ise Pınar Erkan Hoca’yla buradaki hedefimiz Anemas Zindanları. Bir yandan Balat sokaklarında yürüyoruz bir yandan da Pınar Hoca anlatıyor. Buradan yolumuz ‘Yarımada’ya kadar uzanacak.

Pınar Erkan ve Yücel Sönmez

ANEMAS ZİNDANLARI

İsmini, Arap asıllı Romalı bir asker olan Mikhael Anemas’tan aldığı iddia ediliyor. Tekfur Sarayı olarak da bilinen Blakhernai saray kompleksinin bir parçası. Roma döneminden İstanbul’da kalan tek yeraltı zindanı olmakla birlikte; yeraltı tünelleri, labirent sarnıçları ve son derece dar işkence odaları ile hem istisnai hem de tüyler ürpertici. ‘40 odalar’ adı verilen işkence çukurları, mahkûmların ölene dek içlerinden çıkamayacakları kadar dar ve derin çukurlarmış.

Burası ‘

Yazının Devamını Oku

Yeni yılda daha iyi bir insan olun

Hepimizin ortak kanaati: 2016 zor bir yıldı. Yeni yılın barış, mutluluk, sevinç, huzur, kısaca güzel şeyler getirmesi de hepimizin ortak arzusu. Ancak bütün bunların biraz da kendi çabalarımızla olabileceğini unutmamakta fayda var. İşte 2017’de destek olabileceğiniz sosyal sorumluluk kampanyalarından bir seçki...

HER ŞEYİN BAŞI SAĞLIK

Hep birlikte lösemiye karşı LÖSEV atölyelerinde; lösemi tedavisi gören çocukların anneleri birbirinden güzel ürünler hazırlıyor. Bu sayede çocuklarının tedavilerine katkı sağlayabiliyorlar. El işi atölyesinde ihtiyaç duyulan malzemeler: En az 10 metre olmak kaydıyla kumaş ve100 gram’lık yumaklarda satılan iplerden en az 20’şer çile. Soğuk seramik atölyelerindeyse lösemiyi yenmiş gençler rozet-magnet gibi ürünler yapıyor. Bu atölye için de ister malzeme ister nakit yardımda bulunabilirsiniz.
(www.losev.org.tr)

Dilekleri gerçekleştirmek için el ele

Bir Dilet Tut projesi, hayati tehlike taşıyan bir hastalığa yakalanmış çocukların dileklerini gerçekleştirerek onları mutlu etmeyi, Türkiye’nin dört bir yanındaki insanların da umut, dayanışma ve sevinç duygularını güçlendirmeyi amaçlıyor.
(www.birdilektut.org)

Görme engelliler ilaç kullanabilsin diye

Yazının Devamını Oku

Yemek peşinde 81 ülke

Selin Ekim 39 yaşında. Lezzet tutkusu önce ona etrafındakilerin deyişiyle ‘gül gibi’ işini bıraktırdı. Sonra yemek konusunda üniversite okur gibi eğitimler alarak kendini geliştirdi. Şimdi ülke ülke gezip gittiği ülkenin kültürüne mutfak kapısından giriş yapıyor. Akrep, timsah, böcek… Seyahat etmekte olduğu gibi yemekte de sınır tanımıyor. En büyük mutluluğu ise döndüğünde yanından getirdikleriyle sevdiklerine yaptığı yemekler.

Biraz kendinizden bahseder misiniz?
Evliyim. 5 ve 12 yaşlarında iki oğlum var. Daha önce bankacıydım. 10 yıl çalıştım. Ekonomik kriz vardı. Korkmama ve riskli olduğunu bilmeme rağmen karar verdim ve işi bıraktım. Sonra yemek konusunda kendimi geliştirdim. Le Cordon Bleu ‘Diplôme de Cuisine’ ve Institut Paul Bocuse ‘Intensive Pastry’den mezun oldum. Şarap konusunda ayrı eğitim aldım. Sil baştan üniversite okumak gibiydi bu eğitimler. 25 yıldır dünya kültürlerini ve mutfaklarını tanımak için seyahat ediyorum. Bugüne kadar 80’den fazla ülkeye, 350’ye yakın şehre yemek tatmak ve o kültürleri tanımak için yolculuk yaptım.


Etiyopya

Seyahat tutkunuz nasıl oluştu?
Üniversite yıllarında başladı. Sırt çantasıyla Avrupa’yı dolaştım. Dünyanın çok büyük ve güzel olduğunu, seyahatin de keşfetmek olduğunu anladım. Midyenin farklı pişirileceğini ilk kez Fransa’da gördüm. Bir kültürü tanımanın en önemli, en lezzetli yollarından birinin mutfak olduğunu kavradım. Avrupa’dan sonra başka dünyaları fark ettim. Özellikle Uzakdoğu hayatımı da hayata bakışımı da çok değiştirdi. Halen her seyahat öncesi kendimi yeni seyahat etmeye başlamış kadar heyecanlı hissediyorum.


Yazının Devamını Oku