GeriYonca TOKBAŞ Ekranı karartıp (yine) yas tuttuğumuzun ertesi günü
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ekranı karartıp (yine) yas tuttuğumuzun ertesi günü

Çoğumuz ekranlarımızı kararttık. Yas ilan edildi.

Yas tuttuk.

 

Müzik sustu, eğlence sustu, futbol devam etti. Çünkü tabi ki devam edecekti. Çünkü hayat devam edecekti... Etmeliydi.

 

Maçı izledik. Evde yemek pişirdik. Ailemizle sohbet ettik.

 

Evlerimizde, sokaklarda suçlu gibi, gizli gizli güldük, gülerken vicdan azabı çektik.

 

Dün doğan çocuklarına anneler sağlıkla kavuştukları için tabi ki sevindiler. İnsanların bazısı evlatlarını defnederken, bazıları kucağına aldı, ilk defa sesini-nefesini duydu.

 

Bi espriye güldük. Sonra aman ayıp olmasın diye imtina ettik daha fazla gülmekten. Zaten öyle tam da dolu dolu gülemedik. İçimizden gelmedi.

 

Çocuklarımız oynamaya devam etti kendi köşelerinde. Onlara bakıp “ulan ben bu çocuğu nasıl bir Dünya’ya getirdim, nasıl bir Dünya’ya bırakıyorum, ona nasıl bir Dünya sunuyorum” diye iç geçirdik. Kocamızla gözgöze geldik. Sessiz sessiz pişman olduk.

 

Vicdan azabı çektik içimizde beliren bazı mutluluklardan.

 

Bazımız siyah giyindik. Bazımız nefes alamaz oldu. Ekranlardan ayrılamadık.

 

Gözlerimiz şişti ağlamaktan.

 

Korktuk.

 

Çok kez, yine, bir kere daha, isyan ettik.

 

Yine canımızı bu kadar çok ve bu kadar sık yakan bu ortak belada, bazımız birlik olabildi, bazımız zerre umursamadı birlik denen şeyi, bazımız öfkemizi daha da azdırdı, bazımız hiçbir şey anlamadı.

 

Ve gün oldu bugün.

 

Dün bitti yani.

 

Peki şimdi ne olacak?

 

Bugün ne yapacağız?

 

Terörün tanımı ezelden beri belli.

 

Masumu vurur. Amaç acının en kötüsü, ölümün en fazlası, en çok ses getiren olmasıdır.

 

Ne kadar suçsuz insanı yakalarsa o kadar iyidir terör. Seni ne kadar sindirir, korkutur, güvensiz kılarsa o kadar başarılıdır terör. Veya seni ne kadar bölerse o kadar mutlu olur.

 

Herkes öyle ya da böyle bilir terörün ne “mal” olduğunu. Çok iyi bilirsin neler yapabilecek bir “canavar” olduğunu.

 

Ya da bilemezsin. Başına gelir de anlarsın.

 

Terör dediğin, her zaman sana bombayla veya bedensel ölümle acı vermez. Kimi zaman söylemiyle, yarattığı güvensizlik ve korkuyla da öldürür, diri diri gömer seni.

 

Tıpkı o baba gibi. Yaşayan ölüdür artık o baba. Nasıl yaşıyor denebilir ki!

 

O baba, hafta sonu İstanbul’a eğlenmeye gelen oğlunu taksiyle tesadüfen oradan geçerken teröre kaptırmış, yitirmiş; “Yok ben istemiyorum oğlum şehit olsun...Oğlum katledildi. Terörü lanetlemeyle bitseydi.. Yıllardır lanetliyoruz. Yarın çiçek bırakırlar. Başka bir şey yapmazlar. Ben istemiyorum.” diyor...

 

Daha ne desin. Haklısın diyor, başımızı eğiyoruz.

 

Nitekim birileri bu silahları, bombaları yapıyor ve satıyor.

 

Birileri de alıp senin benim üstümde kullanıyor.

 

BU bir ticaret, yapıldığı yerin adı da CAN PAZARI.

 

Bu yazdığımı bütün Dünya biliyor, biliyor da bu gerçek değişmiyor.

 

O polisler peki?

 

Görev için orada, milletin can güvenliği için o soğukta saatlerce bekleyen polisler...

 

Baba olanı, olacağı, veya seveni sevdiceği olan/olmayan da denilemez. İnsanı kimliğine, sıfatına, rütbesine, titrine, işine gücüne, dinine, ırkına osuna busuna göre kategorize etmek nedir Allah aşkına?

 

Her biri hepsi can işte!

 

Oradan geçen, hiçbir şeyle alakası olmayan insanlar bombalar patlayınca, bir varmış bir yokmuş masal oldular.

 

Ekran karşısında çıldıran, gazeteler elimizde okudukça kuduran bizler varız bir de.

 

Kardeşiz biz diye diye kendimizi avutmaya çalışıyoruz işte...

 

Hayatımızdan utanarak, o sırada içinde bulunduğumuz güvenli duruma hem şükredip hem de bundan şüphe duyarak; hem hayatta olan sevdiklerimize şükredip hem olmayanlar için kahrolarak yaşayan henüz hayatta olan bizler...

 

Yaşamak mı yahu bu!

 

Yıllardır yastayız biz, yıllardır.

 

Yaşadığını saklayarak, utanarak, gizleyerek, ikiyüzlü mutluluklara hapsedilerek, iki günün bir başı mateme bürünerek yaşamak mı yaşamak?

 

Peki hala hastanede olanlar?

 

Hayatta kalmaya çalışanlar?

 

Hayatta kalıp nasıl bir hayatları olacak henüz bilmediklerimiz?

 

Hani sanki terör şehre, evimizin dibine inmese bitmiş mi?

 

Her gün bu ülke zaten şehit vermiyor mu?

 

Her gün PKK ile savaşmıyor mu?

 

Her gün türlü çeşit bir savaşın içinde can vermiyor mu?

 

Veya bunlar olmadığında bebekler tecavüze uğramıyor, madenlerde göçük altında işçiler kalmıyor, yurtlarda yangınlar çıkıp çocuklar yanarak can vermiyor mu?

 

Bütün bunlar olurken birileri hala daha kalkıp vehameti BİLE kendine yontmuyor, kendi çıkarına veya oyununa göre konumlandırmıyor mu?

 

Hangi konuda ortak fikirdeyiz, birleşiriz bilen var mı?

 

Hangi felaket bizi birleştirir yani?

 

Deprem mi?

 

Sel mi?

 

Savaş mı?

 

Yangın mı?

 

Çocuk sevgisi mi?

 

İnsan hakları mı?

 

Sevgi mi?

 

Kin mi?

 

İntikam mı?

 

Vatan mı?

 

Toprak mı?

 

Aile mi?

 

Aşk mı?

 

Ne?

 

Hangi evrensel değer bizi BİR kılar, birleştirir hatırlayan var mı?


O yüzden bir kere daha şiddet ve terör kavramının tanımı nerede başlıyor onu sormak istiyorum ben?

 

Biz dün yine karardık. Yine yas tuttuk. Matemdeyiz dedik. Yabancı ülkelerden, eş dosttan başsağlığı mesajı bekledik. Ünlülerin ne yapacağını merak ettik. Kim ne twit atmış, hangimiz duygusunu en şahane paylaşmış onu inceledik, aradık, “repost” ettik.

 

Peki bugün şu anda ne giyiyoruz, ne tutuyoruz, ne diyoruz, ne yapıyoruz?

 

Ben işte her zaman, en çok bu kısmını, yani illa bunu merak ediyorum.

 

Balık hafızalı yalnız ve diri diri ölü ülkem insanının bitmek bilmeyen acı eşiğini yükseltip dayanabilme kapasitesinin nerede biteceğini de merak ediyorum.

 

Her yeni göreceli büyük “olay” arşivlerimizde referans noktası olarak yaşıyor.

 

Listeliyoruz arka arkaya bu sene olan felaketleri.

 

Yıllık toplam ölü sayımız şu oldu diyoruz.

 

İstatistik bilgisi oluyor canlar.

 

Bu coğrafya terörle, savaşla beslenen, can pazarıyla yürüyen, öfkenin şiddettin en çok sattığı coğrafya.

 

Sevgi yok bu coğrafyada.

 

Kin nefret öfke var.

 

Olay olduktan sonra cinnet halinde şiddete şiddetle cevap vermek için yanıp tutuşma şehveti var.

 

Etkiye tepki var.

 

Değişim için çaba yok. Sen benden öte, ülkeler birleşip gerçekten ne yapıyor bunun için?

 

Yaşamak bir HAK ve ÖZGÜRLÜK olduğu için uğrunda bir şeyler yapmamız gerekir.

 

Kimse ölmeden, öldürülmeden, katledilmeden, teröre şehit ve kurban verilmeden ne yapacağımızı düşünmemiz ve neyse gereken onu yapmak gerekir, ve en az on yıllardır gerekir.

 

Çünkü terör 3 günde çözülecek, gözünü açınca puf uçacak bir kabus değildir.

 

Çok sabırla, azimle hemen dünden çalışmaya başlamış olmak da gerekir.

 

CANa olan oluyor, biz lanet okuyoruz.

 

İsyan ediyoruz.

 

Meclis’de hala kavga filan çıkıyor.

 

Ben, bir adım sonrasını ve bir adım öncesini düşünüyorum. O kısımlarında aktivist olalım istiyorum.

 

Dün kararttığım ekranı, yazdığım kahır dolu satırları bugün üzerimden atıp hayatıma devam ederken, bir sonraki sefer yine kararıp açılacak olduğum günü beklemek istemiyorum.

 

Sosyal Medya’da da, köşemde de isyanımı, hüznümü paylaştım arkamı dönüp “tamam en azından millete karşı görevimi yaptım, şimdi işime bakayım” durumuna düşmek ve böyle olmak istemiyorum.

 

Dayanamıyorum.

 

Tepkilerimizi her nasıl gösteriyorsak gösterelim, saygım sonsuz.

 

BİR DE bu konuda öyle bir adım atalım ki, bir daha o siyahı giymek zorunda kalmayalım istiyorum.

 

Yazıyorum yazıyorum yazıyorum.

 

Ne işe yarıyor inanın bilmiyorum. Kendimi Dünya liderlerinin elinde oynatılan kukla gibi filan hissediyorum.

 

Ben YONCA kişisi, elimden gelen neyse onu aktif olarak yapıyorum diyerek kendimi tatmin etmeye devam ediyorum.

 

Dahası, ben Yonca ne işe yararım ve sonucu nereye yarar onu buldum, biliyorum o konuda da durmuyor emek veriyorum.

 

Umut ekip hayat biçmeye devam etmek için çabalıyorum.

 

Elimden bu geliyor... Başka bir şey gelse, canımı dişime takar onu da yaparım, en azından bunu biliyorum.

 

Çok zor zamanlardan geçiyoruz, çok uzun zamandır.

 

Böyle zamanlarda bana tek iyi gelen şey; koca koca duvarların, taşların içinden çıkan minnacık yeşil bir filizi düşünmek.

 

Eğer o taşların içinden hayatı nerede bulacağını bilip güneşe uzandıysa o minnacık can, umut illa vardır diyorum.

 

Terörü gerçekten, ama gerçekten bitirmek isteyen Dünya birliği istiyorum.

 

Yonca

“kahır mektubu”

 

Ben, bu yazıyı daha önce de yazdımdı.

17 Şubat 2015’de, “Siyah Giydiğinin Ertesi Günü” adında Özgecan’ın ardından yazmıştım. Terör kelimesi yerinde, bu sefer kadına şiddet vardı. Ne acı...

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/yonca-tokbas_232/siyah-giydiginin-ertesi-gunu_28220942

X

Eğitime Koşar Adım

Sonsuz umut dolu, hakkıyla kayda değer ve çok anlamlı bir haberim var.

Eğer çocuklarımın okul, sınav durumları izin verirse, bir ucundan tutmak için yanıp tutuştuğum bir proje hayata geçiyor.
Kimin elinden gelir de, herhangi bir şekilde destek verirse, bu iş çığ gibi büyür gider.
Ahmet Uysal, geçen sene, Kuzey Kutbu’nda koşan ve Kuzey Kutbu’nu TEGV’e bağış toplayarak koşan ilk Türk oldu.
TEGV’in Pervari’deki eğitim faaliyetlerinin 1 yıllık masrafını karşılamak için koşacağını sosyal medya hesaplarından duyurdu.
Amacı, vakfın Pervari’deki biriminin 800 çocuğu kapsayan 1 yıllık eğitim faaliyetinin masrafını karşılamaktı.
‘Kuzey Kutbu’nda koşan ilk Türk’ unvanını da aldığı bu koşuyla bir değil, iki yıllık masrafı karşılamaya yeten 188 bin lira bağış topladı.
Ahmet bununla kalmadı, çocuklarımızın eğitimi için bağış toplama yolculuğuna devam etme kararı aldı.

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler -5 ve son)

Bütün dileklerin her birinin gerçek olmasını diledim...

Okudum, yazdım, yaydım...

Seneye yeni dileklerle, belki aynılarını farklı şekilde yazabilmiş olmayı çalışarak hem de... Buluşmak üzere hepimize mutlu ve umutlu bir yıl olsun 2018...

Benim dileklerim de yarın Kelebek’de...

Sevgiyle,

Yonca

“şanslı”

****

2016  da Sihirli Dilek Kutusuna yazarken 2017 bana bir bebek versin demiştim -ahh niye ağlıyorum şimdi- bin şükür 2017 de dünya tatlısı oğlumu aldım kucağıma. Tüm insanlığa bol kahkahalı yeni bir yıl dilerken bir gün seninle Türk kahvesi içmek nasip olsun 2018 de :) Seni çoooook seviyorum!!!

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler – 4)

Sizden gelen dilekleri yayınlamaya devam...

Bugün de 4. Posta.

Öncekileri okumak isterseniz diye, her seferinde bir öncekinin linkini de paylaşıyorum. Böylece arşivde de düzgün sırayla bulunur...

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-1-40685627

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -2) için:

http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/yonca-tokbas-kelebek/sihirli-dilek-kutusu-sizden-gelenler-2-40688751

Yazının Devamını Oku

Sihirli Dilek Kutusu (Sizden gelenler - 3)

7 sene oldu, unutmadı, unutmuyor okurlarım. 7 yıldır, yılın kalan son günlerinde köşemi “Sihirli Dilek Kutusu”na çeviriyorum. İlk defa 2010’da Hurriyet.com.tr’de yapmıştım.

En iyi yaptığım şey başkalarına iyi gelmek. Başkalarına iyi gelen bir şeyi yaparken bir bakmışım kendime de faydam olmuş. 
Benim de çok çok çok ihtiyacım var sihirlere, gerçekleşen dileklere.
Bu sene de her sene olduğu gibi, kuralları belirledim, köşemden duyurdum, sizler de yazıp yazıp yolladınız...

Bereketli yağmurlar gibi dilekler yağdı posta kutuma...

Kutu bu senelik kapandı. Seneye yine açacağım.

Hepsini derledim dileklerinizin.

 

4 Yapraklı Yonca’nın Sihirli Dilek Kutusu (sizden gelenler -1) için:

Yazının Devamını Oku

Değişim dediğin şey nasıl olur

Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı’nın (TÜSEV), Türkiye’de bağışçılık kültürünü teşvik etmek ve stratejik bağışçılığın gelişebil-mesini kolaylaştıran bir altyapı geliştirmek adına başlattığı “Değişim İçin Bağış Projesi” kapsamında “İlham Veren Bağışçı Öyküleri”nde ben de kendi hikayemi anlattım. Çünkü...



Hakkını teslim etmek istediğin ne varsa, onun adına bağış yapılması gerektiğini anlatmaya çalışıyorum.
Çünkü...
Sürekli bir konudan şikayet ederek, oturduğum yerden “Bu böyle olmaz ki arkadaş” diyerek veya sırf ortamda hoşluk, sofralarda meze olsun diye ülkemde değişmesini istediğim şeyler için ahkam kesip sabah hiçbir şey olmamış gibi işime bakarak yaşamak istemiyorum.
Çünkü...
Hayatta hiçbir eylemi küçük, anlamsız, değersiz, işe yaramaz görmüyorum.

Yazının Devamını Oku

Dubai’de bir ilk daha: Yapay Zeka Bakanlığı

17 yıldır Dubai’de yaşıyorum ve resmen ilginç bir tarihe tanıklık ediyorum.

Şu da bir gerçek; Dubai’de olan şeylere şaşkınlığım hiç ve asla bitmeyecek.
Yapay Zeka Bakanlığı kuruldu ve 27 yaşında bir bakan atandı. Kendisi ayrıca İleri Bilim ve Gıda Güvenliği konularından da sorumlu olacak.
“Hedefler, projeler, çalışmalar 2117 yılı için. İlk önceliğimiz, bilim, öğrenme ve araştırma olacak” dendi.
Dünyada bir ilk bu bakanlık.
Mutluluk Bakanlığı gibi.
Mutluluk Bakanlığı kurulduğunda, Türkiye’de yapılan haberleri şaşkınlıkla izledim.
Uzaktan, bilip bilmeden bir şeylerin nasıl görünüp yorumlandığına bakınca, 17 yılın 12’sini Dubai’de kurumsal hayatta çalışmış bir gurbetçi insan olarak şaşıp kaldım.

Yazının Devamını Oku

Hayal dünyası insana neler neler kazandırır

Posta kutum dolmuş.

Gmail bana sürekli ek kapasite satmak istiyor. Acaba bu kutu nasıl böyle doldu diye araştırmaya başladım.
Okurlardan, arkadaşlarımdan, ailemizden gelen anılar, fotoğraflar hepsini saklıyorum.
Bence iyi bile dayanmış.
Offf bir girdim ki ta eskilerden beri duran yazışmalara, bir gözlerim doldu, bir kahkahalar attım.
Çok ciddi bir anı biriktiricisiyim.
Hani unutmuyorum bir şeyleri zaten ama, bir yandan da, unutmamak için özenle saklıyorum anılarımı. Derken not aldığım bir çocukluk anıma denk geldim.
Belli ki yazayım diye not almışım. Daha “yatağımın kenarındaki kırmızı takvim” cümlesini okurken öyle bir ışınlandım ki ekran karşısında o anıya, şaşırdım hayalimdeki gücüne.

Yazının Devamını Oku

Koştuğum o ilk 5 dakikayı hiç unutmadım

Dubai’de Safa Park vardı.


Etrafındaki yürüme/koşma parkuru 3 km 410 metreydi.
Arda, Sarper, Ömer o parkın etrafında her akşam koşuyorlardı.
İki çocuğumla kurumsal hayat, yüksek bina, açılmayan pencereler, benim olmayan paranın yönetilmesinin stresi, kıyamadığım insanları işten çıkarma, performans beklentileri yükselirken yerin dibine geçen sağlığım... Ben, hiç uyuyamıyordum.
Doktorun verdiği ilaçları şeker gibi yutuyordum.
Arda’ya da “Koşmak dizlere zararlı, dizim ağrıyor deme bana” filan diyordum.
Arda “Bir kere gel benimle. Yürü, koşma. Çok iyi gelecek” dedi. Gittim.

Yazının Devamını Oku

Aslan Cem’le Düşler Akademisi deneyimi röportajı devam ediyor

İlk bölümünü cuma günü yayınladığım Aslan Cem röportajına kaldığım yerden devam ediyorum.

Akademi’de gönüllü ve yatılı gönüllü koşulları için lütfen Düşler Akademisi Kaş’ı arayın ve bilgi alın. Bütün iletişim bilgileri web sayfalarında var.
www.duslerakademisi.org
Düşler Akademisi gibi her yaştan bireye, farklı dezavantajları olan bireylerle Kaş’ta Çukurbağ Köyü’ndeki gibi doğal bir ortamda gönüllülük şansı vermek, bana sorarsanız hayatı öğrenmenin en esaslı yolu.
Düşler Akademisi Kaş’ın bazı eksikleri için bir bağış fonu açıldı. Eminim herkesin ucundan tutabilecek olduğu bir kısım vardır.
Web sitesinden, sosyal medya hesaplarından inceleyip çözüm ortağı olabilirsiniz.
Yonca “mutlu anne”

Gönüllülük, hayata başka bir açıdan bakmanın yolu

* Aslan Cem, Düşler Akademisi’nde seni en çok ne etkiledi?

Yazının Devamını Oku

Düşler Akademisi’nin gönüllüsü Aslan Cem Tokbaş’la röportaj

Çocuklarımın nerede hayat tecrübesi edinme şansları olur diye aranırken, arkadaşım Itır Erhart Düşler Akademisi’ni önerdi. “Bir çocuk için gönüllü olup mutlu bir tecrübe edinilecek yegane” yer dedi.

Itır’a bizi Düşler Akademisi ile tanıştırdığı için teşekkürüm sonsuz.
Oğlumuz Aslan Cem 13 yaşında.
Bu yaşta yatılı konaklayarak gönüllü çalışması mümkün değilmiş.
Düşler Akademisi Gönüllü Lideri Cansu Çakıcı şahane bir çözüm üretti.
“Siz Kaş’ta kalın, Aslan Cem’i sabahları akademiye getirin, akşam alın” dedi.
Biz de karı koca aldık Aslan Cem’i, 1 haftalığına Kaş’a, Akademi’nin bulunduğu Çukurbağ Köyü’ne gittik.
Hepimiz için büyük tecrübe oldu.

Yazının Devamını Oku

Şirin Mine Kılıç: En büyük mücadelesi “ben yapamam” diyenlerle...

Dürüst. Güçlü. Mücadeleci.

Kedi aşığı.
Ne düşünüyorsa dümdüz söyler.
Ne istediğini, neye karşı olduğunu çok net anlatır.
2013 Runfire Kapadokya Ultra Maratonu son günü, GPS’imin pili bitti.
Yedekleri son gün taşımayayım diye bırakmıştım.
Sanki kaç gram, ne olur taşısam!
Kaldım mı patikanın birinde nereye gideceğimi bilmez halde. Elbet birileri gelir diye beklemeye başladım.

Yazının Devamını Oku

Ben bir zeytin ağacıyım

Siz hiç köksüz, aidiyetsiz, vatansız kaldınız mı?

Gidecek, yaşayacak yeriniz yurdunuz olmadığını, kalmadığını düşündünüz mü hiç?
Böyle bir ihtimal geldi mi hiç aklınıza?
Veya ülkesi, vatanı kalmamış, ülkesine gidemeyen bir arkadaşınız, tanıdığınız oldu mu? Bilir misiniz ne yaşar, ne hisseder o insanlar?
Ülkene kızarsın, sevmezsin, kaçıp gitmek istersin ama o bir tercihtir ve bu kararından vazgeçtiğin an “Bir yurdum var, ANAvatanım var” deyip gelebilirsin.
İnsan elinde olanı kaybetmeden bilmez değerini.
Kanıksamışsındır her Allah’ın günü içinde olduğun zenginliği. Öyle kanıksamışsındır ki, fakirsindir artık. Göremezsin sana cömertçe neler neler verdiğini.
Dört mevsim mesela. Mesela bereketli bir toprak. Türlü çeşit meyve sebze.

Yazının Devamını Oku

Zeytinlerimizi kurtarmak için harekete geçiyoruz

Binlerce zeytin ağacımız, 17 Mayıs’da Meclis’e sunulan bir kanun tasarısıyla, kesilme tehlikesiyle karşı karşıya.

Zeytindostu Derneği’nden kalbimi paramparça eden kapsamlı bir paylaşım geldi. Size olduğu gibi aktarıyorum aşağıda.

Zeytinlerimizin canını kurtarmak için Change.org’da bir kampanya başlatıldı.

https://www.change.org/p/zeytin-a%C4%9Fac%C4%B1ma-dokunma

1 milyon imza toplayacağız ve zeytinlerimizi kurtaracağız.

Bu kampanyayı Dünya alem’e duyurmanıza, imzanıza ve desteğine ihtiyacımız var.

Zeytin hayattır diyoruz değil mi?

Hayatımızı kurtarmak için harekete geçiyoruz...

Hayatımızı kurtarıyoruz!

Yazının Devamını Oku

Hayat koşturmakla geçiyor

Bu başlığı attım ve asabi bir gülme tuttu.

E tuttu; çünkü gerçekten kelimenin tam anlamıyla koştuğumdan hayatım koşturmaca dolu.
Yürüsem gerçekten bir şeylere yetişebilir miyim artık hiç bilmiyorum.
Bir ofisim yok. Bir çalışma odam da yok. Ve çok zorlanıyorum bu şekilde göçebe, sağda solda çalışırken.
Uzun zamandır bunu düşünüp bu konuda bir şey yapmadığım için kendime çok kızdım. Kızdım da ne oldu? Hiç.
Salonda bir masam var, ona zar zor sahip çıkıyorum. Kalemi koyduğum yerin kendimce bir önemi, anlamı, bana hatırlattığı şeyler var. Arkamı dönüyorum Aslan Cem almış. Tuvalete gidip geliyorum, üzerine not aldığım kağıt bakkal listesi olup gitmiş veya Destina üzerine not almış. Hatta çöp zannedilip atılmış.
Bir anda ağzından ateş püsküren ejderha olasım geliyor.
En sonunda oturdum bir mektup yazdım çocuklara.

Yazının Devamını Oku

Sevişmek ve savaşmak

Dünyayı çok iyi anlıyorum.

Doğayı da.
Duyguları da.
Bedeni de çok iyi anlıyorum.
Hatta beden resmen bir dile sahip ve konuşuyor; duymasını bilene tabii.
Bence ben bedenimi çok iyi anlıyorum. Sağ kolumda uzun zamandır bir ağrı var, ne zaman gözümü kapasam, sanki bana, aç beni ve yıka şakır şukur buz gibi suyla diyor.
Yapabiliyor muyum?
Hayır.

Yazının Devamını Oku

Sevginize ihtiyacım var!

 “Yonca Hanım, 20 gündür ciddi anlamda ülkemizde çok yüksek sayıda arı ölümleri yaşanmakta.


Özellikle Adana ve Muğla bölgesinde.
En önemli bilinen sebep zirai ilaçlama ve iklim değişiklikleri. Kullanılan ilaçların zamanı ve dozajı çok önemli.
Bitki, sebze-meyve üreticileri, yani çiftçilerimiz bunun arıya verdiği zararı bilse buna dikkat eder.
Ancak bilinçsiz yapılan ilaçlama ile hayatımıza kast ediyoruz bir yerde.
Çiftçilerimizle arıcılarımızın uyumlu hareket etmesi çok önemli.
Hatta Toplum Gönüllüsü Gençlerimiz ile yapacağımız farkındalık çalışmalarında özellikle çiftçilerin bu konuda bilinçlendirilebilmesi çok fayda sağlayabilir.

Yazının Devamını Oku

Mütevazılıkla kendine hakkını teslim etmek arasındaki çizgi

1 aydır yazmak için kıvrandığım bir yazı bu.

Başlığı attım durdum. Aklımdakileri rahatça yazamıyorum bir türlü. Hani o derece kendi kendime bile kendi hakkımı teslim edemiyorum.
Bu artık mütevazılık değil, kendini ezmek.
Çoğu zaman bunun bir Ankaralılık hali olduğunu düşünüyorum.
Yani tam kendimi beğeneceğim bir gülme tutuyor hali!
Memur çocuğuyuz ya, kendimizi kazara onaylarsak veya övünürsek burnumuz havada gibi durabilir ve bu çok ayıp bir şey olur ya mesela.
Yakışık almaz.
Hem ya el âlem yanlış anlarsa? Ah bu el âlem var ya bu el âlem...

Yazının Devamını Oku

Çocuk üzerinde kurulan baskıdan alınan zevk

Bir disiplin var, bir de otorite. Otoritesiz disiplin diye bir şey var. Otoriter disiplin de var.Bir insanın disiplinli olması şahane.

Ama biri üzerinde otorite kurarak onu disiplinli kılmaya kalkarsa, o artık disiplin olmuyor.
Ya kölelik oluyor, ya mecburiyet.
Geçenlerde bir sohbete tanıklık ettim. Yine...
Bu ilk değil.
O kadar çok benzer sohbetlere denk geliyorum ki, kasılıp kalıyorum.
Kimi zaman yaklaşabilir, hissiyatımı paylaşabilir olduğum birilerine denk geliyor, açık açık bu duygularımı anlatıyorum.
Kimi zaman karşımdaki kişiye ulaşabiliyorum, kimi zaman feci tepki alıyorum.

Yazının Devamını Oku

Ben Bunu Çok Sevdim

Kitabın adı bu ama kitap daha çıkmadı.


Çok yakında çıkacak. Hatta bu hızla giderse 1 aya her şeyi toplamış olurum.   
2016’ın son dönemi elim, kolum, gönlüm iyice bağlandıydı sanki.
Kilitlendim.
Bir şeyler yapacağım ama ne bilemedim... Çok bunaldım.
Sonra, evde kıvranırken aklıma bir fikir geldi.
Fikrimi söylemem bile 2 haftamı aldı.

Yazının Devamını Oku

Gitmeden beni uyandır

Bir aydır evde sürekli George Michael ve Wham çalıyorum.

17 Aralık Cumartesi günü yine dinlerken, “Where did your heart go” çalmaya başladı.

Arda’nın yanına gittim, başladım anlatmaya:

12-13 yaşımdayım. Kardeşimle bana ranza alınmıştı. O ranzada altta yattığın zaman, üst yatağın altındaki tahtalara yazmak çizmek en büyük zevkti.

Gri metalik teybim vardı. İki kasetli. Bi kaseti bi yerde başa alırken öbüründe hala müzik dinleyebildiğin. Büyük lükstü o iki kasetli teyp.

Beyaz bir dolap vardı odamda. Lake, parlak, kaygan beyaz. Üzerinde posterlerim. Tabi ki George Michael posteri ve etrafı kalpler kalpler. Poster aslında Wham’di ama ben öbür çocuğu hiç sevmediğim için, posterden onu kesmiştim, sadece George Michael vardı benim dolabımda.

Ya Zana gelir, ya Gülüm kalmaya. O dolaba sırtımızı yaslar, deli gibi dinleriz aynı şarkıyı yüz kere. Kaset sarar büyük panik. Bazen aynı kasetten 2 tane alırdım, ne olur ne olmaz diye.

Önce Careless Whisper.

Dinlersin ve başlarsın ranzanın tahtalarına aşık olduğun çocuğun adını gizli kodlarla yazmaya. Her ne derdin varsa, o tahtalara yazarsın. Fransızca yazıyoruz ki kimse anlamasın. Sanki ‘J’aime Cri Cri’ yazıp 150 kalp yapınca, kimse aşık olduğunu anlamıyor.

Yazının Devamını Oku