Hep Kitap

 “Zeytine Güzelleme” diye bir kitap tutuyorum elimde.


Dokunmaya kıyamayarak.
Sayfalarını çevirirken özenden içim titriyor.
Okurken ayrı, sayfalara dokunurken ayrı, görsellere bakarken ayrı duygulanıyorum.
Tam da olması gerektiği gibi kitaplar diyesim geldi, dedim bile...
Yani özlemişim böylesi değer verilerek basılmış kitap görmeyi.
Ben çocukken vardı.
Kalın, ağır, oturaklı olurlardı.
Eline aldığında saygı uyandırırdı.
Bırakmak istemezdin. Öyle kenara köşeye atamazdın.
Kitaplıklarda özenle saklanırdı kitaplar, ömürlük olurlardı.
Dedenden sana kalmış olurdu.
Veya mesela misafirliğe gittiğimde, ancak o koltukta okurken elime alıp okuyabilirdim.
Üzerine bir şey dökülecek, sayfası yırtılacak diye korkulurdu.
Değer verilirdi, değerlilerdi.
Bunları düşünürken, “Zeytine Güzelleme”yi okuyup şu kenarıma zor bırakıp, “Elmaya Güzelleme”yi alıyorum elime.
Of ya!
Çok uzun zamandır elime kitap alıp açıp içini koklamak gelmemişti ve resmen yaptım biliyor musunuz.
Hani sanki yine çocuğum, beni benden alan o kitapla karşılaşmışım.
Sayfalarını çevirdikçe, içinde kaybolmak istiyorum.
Çocuk değilim artık. Kocaman bir insanım.
Ve çok uzun zamandır, elime bi kitap aldığımda, ta çocukluğumda hissettiğim, kitabın sihirli ihtişamını, gücünü kudretini yeniden hissediyorum bu kitaplarla...
“İşte Van Gogh” var şimdi de elimde.
Sarılasım filan geliyor elime alıp kitabın ağırlığını hissedince.
Çok uzun zamandır, her şeyine bu kadar özenilerek emek verilmiş kitaplar görmemiştim.
Görselinin ihtişamından, seçilen konuların, hikayelerin ve yazarların özelliğine kadar her şey ince düşünülmüş, ihtimam gösterilmiş.
Al sakla evladiyelik.
Sevgili Hep Kitap Yayınevi,
Gerçekten teşekkür edesim geldi size.
Hani nasıl demeliyim bilmiyorum ama ne bastıysanız alıp okuyasım geldi verdiğiniz özeni, emeği, değeri görünce çok mutlu oldum.
Kitaplara kattığınız hayat, yazarlara verdiğiniz bu değer sonsuz ve daim olsun.
Kitaplarınızı elime aldığımda gözümü kapatıp bana da hayal kurdurttunuz ya bütün yorgunluğum bitti.
Ve beni Hep Kitap kitaplarıyla tanıştıran Banu Zeytinoğlu...
Bir insanın elini attığı her şeyin istisnasız özel olması, o insanın kendine dair de, işine ve hayata bakışına, duruşuna dair de bir dolu fikir veriyor.
Şaşırtmıyor, güvenden ötürü.
Kendi adıma bir şey öğrendim.
Yaptığın iş, onu yapış şeklin, nelere imza attığın, nelerle anıldığın seni de tanımlayıp tanıtıyor.
Hayata verdiğin ve kattığın değer kadar sen de değerlisin.
Şu elime aldığım kitaplar sayesinde tüm hissettiklerim, düşünüp de anladıklarım, kendime çıkarttığım dersler adına size de teşekkür ederim.
Yonca
“kitap kurdu”

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Hoş gittim

Acele etmeden, rahat rahat tüm gücümle kırık dökük, paramparça, güçsüz, perrr perişan, pişman, öfkeli, kırgın, kızgın, çaresiz, ucuz, basit karışık, üzgün, çooook üzgünüm.

Pişman, şaşkın, sevgili, sevgisiz, saygılı, anlayışlı, anlayamayışlıyım.
Yazabilecek gücü bulabildiğim bu kadarcık sıfat ve kalbimin yetemediği, yazamadığım daha niceleri içine düşüverdim. Aslında bu hal geliyorum dediydi de ben kulak ardı ettimdi. Çünkü insan en önce kendini kulak ardı eder ya hani.
“Benim haddim ve sıram değil” diye kendimi tutmaya çalıştıkça, tıpkı arabayla o çukura düşmemek için uğraşır gibi, çukurun gözünün içine düşüverdim.
Hicran, ne güzel bir kelime. Halim o işte.
Geçenlerde bir gün, masanın başında taş gibi kalakalmışım. Donmuşum.
Konuşamamışım, duyamamışım -ki kulaklarım çok acıyor uzun zamandır, telefona tahammül edemiyorum- kitlenmişim.
Hatırlamıyorum o günü, olanları! Bazı şeyleri unutup duruyorum, bir dolu başka şeyi hatırlıyorum.

Yazının Devamını Oku

Değer verdiğim şeylerin kölesi olmuşum

Dubai’de bahçemi bir küçük ormana çevirmiş olsam da, bunun Dubai’nin doğal ortamı olmadığının farkında olarak, bir çelişki yarattığımı düşünüyorum.

Çölde olmayan toprak, o sıcakta zorlanan bitki ve tohumları doğayı yoran sistemlerle elde edilen su ve emekle büyütmek ne kadar doğru, sorguluyorum.
Ben her ne kadar yeşilci, çevreci olursam olayım, etrafımda mutlaka birileri benim kurtardığım her yeşil için bir yeşil yok ediyor. Bu da asabımı bozuyor. Tutmayacak göle maya çalan bir deli divane gibiyim. Sürekli çelişkilerle karşı karşıyayım, çok yorucu. Bu beni öfkelendiriyor.
Ne zaman çiçekçi görsem, bir buket çiçek almak için içim gidiyor, alasım geliyor ve almıyorum. Değerlerime, savunduğum her şeye ters düşen bir şey çünkü.
Bahçemdeki begonvillerden, sokaktaki mis gibi kokan çöl güllerinden kurumaya yüz tutanları toplayıp, vazoya koyup mümkün olduğunca yaşatmaya çalışıyordum.
Sokakta ben alana kadar kimsenin yüzüne bakmadığı çöl güllerini ben toplamaya kalkınca polis kızdı. Dokunamıyorum.
Arkadaşımın evinde ne zaman vazoda çiçekleri görsem, kendime öfkeleniyorum. “İkiyüzlülük bu Yonca!” diyorum.
“Canın istiyor ve almıyorsun. Ne var bir kere alsan?”

Yazının Devamını Oku

Bizi bu kadar hasta eden şey sürekli yargılamak olabilir mi?

Gurbetçi olup bize uzaktan bakmak, bazen nelerin bizi ne kadar hasta ettiğini, üzdüğünü, incittiğini, güven sarstığını görmeye (belki de yüzleşebilmeye demeliyim) fırsat veriyor.

En çok incindiğim ve sürekli maruz kaldığımızı daha da ciddi fark ettiğim şey, görüntüye dair yargılamalarımız.
Her türlü görüntüden bahsediyorum.
Çorap renginden bilmem nereye uygun olan veya olmayan bir şeyi giymene/giymemene... Aldığın-almadığın kilodan saçının şekline, gelmiş/gelmemiş dip boyana... O kadar çok konu oluyor ki bunlar, öyle önemseniyor ki “dış görüntü”, herkes bunu normalleştirmiş de gayet olağan buluyor gibi. Oysa bunlar çok yargılayıcı yorumlar, hatta bir tür psikolojik şiddet.
Ağzım açık kalıyor, cevap veremiyorum bazı şeylere. “İncindim” dediğimde de güçsüz, tahammülsüz olmakla itham edilebiliyorum. Adap mı demeliyim, davranış şekli ve usulü mü, hangisi en doğruysa artık, işte o çok yıpranmış. Saygı ve güven yerle bir.
En fenası da, çocuklar da sürekli böylesi bir dışlanmaya maruz.
Çocuklarımın verdiği tepkiyle ayıldım. Ben de öyle görmüşüm ya, yadırgamıyorum.
Herkes her şeyi baştan aşağı süzüyor. Ama ne süzmek!

Yazının Devamını Oku

Dubai’de 9 yıldır 23 Nisan’ı çocuklarla yaşıyoruz

23  Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı 98 yıldır kutlayan bir ülkenin çocuklarıyız. Tam 9 yıldır da, Dubai’de 23 Nisan’ı çocuklarımızla, en mükemmel şekliyle yaşayıp kutluyoruz.

Al Mamzar’da bulunan The Cultural & Scientific Assosication’da bu yıl yine müthiş bir organizasyon gerçekleştirdik.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlaması Dubai Başkonsolosluğu himayesinde, Dubai ve Kuzey Emirlikler Türk İş Konseyi desteğiyle, Dubai’de yaşayan Türk kadınlarını bir araya getirmek için kurduğum Sultans of Dubai grubumuzdan gönüllü, özverili, çalışkan 23 Nisan Komitesi kadınları tarafından düzenleniyor.

9 senedir, Türkiye’den ilkokulda halk oyunları oynayan çocuklarımızı misafir ediyoruz. Bu sene İzmir Barbaros Hayrettin İlkokulu halk oyunları ve dans gösterisiyle bizimleydi.

Türkiye Dubai Başkonsolosluğu, Türkçe Kursu çocukları hazırladıkları gösterilerle bizi şaşırtıyor. Dubai Drum Şov dinamik vurmalı çalgıları ve Bogz the Magician sihirbazlık gösterisiyle de, çocuklara özel ve eğlenceli bir zaman yaratıyoruz.

Dubai’deki Türk restoranlarının açık büfe ikramları, bahçede çocuklar için eğlenceli oyunlar ve bir de Türkiye’den gelen İrem Derlen ve Orkestrası ile çocukluğumuza, ülkemize ve değerlerimize olan özlemimizi gideriyoruz.

Ana sponsorluğunu yıllardır Pınar ve THY’nin üstlendiği 23 Nisan organizasyonumuza, “Platin Sponsor” olarak MNG, LC Waikiki, Rani ve BurJuman Arjaan by Rotana, “Silver Sponsor” olarak Turkish Village Restaurant, HealthBay, Mahmood Tea, Dr. Tosun Dental Clinic, TAV Construction, Deligourme ve “Bronz Sponsor” olarak Marmara Hotel Apartments, Bosporus Turkish Restaurant, Abdulla AL Suwaidi Advocates & Legal Consultants, Pomegranate Institute, IMG Worlds of Adventure, ZOUZOU Restaurant ile Sesame Restaurant destek veriyor.

Bakın bu işi başarabilmek kolay değil.

Uluslararası boyutta başarı yakalamış tüm Türk markalarına ve bize her destek verene yürekten teşekkür ederim.

Yazının Devamını Oku

Her şeyi yapabilirim diye kendini tüketmek

Bir insan neden her şeyi mükemmel ve sorunsuz şekilde üstlenir? Neden her şeyi aynı anda, aynı cesaret ve güçle yapmaya kalkar?

 

Neden insan taşıyabileceğinden fazlasını yapmaya kalkışarak daha iyi, daha çözümcü, daha becerikli, daha daha daha daha olmaya çalışır?

1- Sorun, tartışma çıkmasın diye

2- O yapmazsa nasıl olsa yapılmayacak diye

3- Onaylanmak için, sevgi için, takdir için, kendini kanıtlamak için

4- Çocukluktan alışmıştır, başka türlüsünü bilmiyordur, önündeki örnekler de hep böyle olmuştur zaten; yani en doğrusu bu diye biliyordur.

5- Güvensizdir; kendine karşı adil olmayı ayıp gördüğü için

6- Kendisi için yardım istediğinde, hayal kırıklığına uğramaktan korktuğu için

Yazının Devamını Oku

Hatayı hep kendinde aramak

Çocukluğumdan beri bir sorun varsa, ama ne olursa olsun, hep sanki suçlusu benmişim gibi mutlaka o şeyi düzeltmek, mutlu etmek için uğraşırım.

Hep, şu histen kurtulmaya çalıştım. Çocuklarım öyle hissetmesin, öyle yapmasın diye. Ne mümkün!
Hani hayatta neden çok korkuyorsan, neyi sevmiyorsan başına gelir ya... İşte bu gerçek bir şey.
Korkmamak, endişe etmemek gerek.
Ay ne güzel yazması, çok kolay. Sıkıysa yap da olsun!
Endişe etmiyorum, korkmuyorum dediğim her şey daha o dakika aslında bir endişe, ve tabii ki dakika 1 gol 1.
Yıllar var ki böylesi tükenmişlik yaşamadım. Yıllar var bu kadar incinmedim. İçerlemedim, üzülmedim, ürkmedim... Titrek bir küçük sokak kedisi gibiyim.
İnanır mısın, koşmaya çıkamaz oldum. Gözüm kapıda. Elbet o gücü bulacağım an gelecek. Çünkü biliyorum, ben o kapıdan çıkıp koştum mu, zamanla bir akacağım.

Yazının Devamını Oku

Yıldırımsavar gibi oldum...

Fransızca’dan Türkçemize aldığımız adıyla “paratoner”, Türkçe adıyla yıldırımsavar.


Havadaki elektrik yükünü toprağa aktarmayı amaçlayan bir araç.
Tam bir “yıldırımsavar” gibi hissediyorum.
Sokakta, evde, uykuda, yan evde, Türkiye’de, dünyada her ne oluyorsa üzen, kıran, döken, inciten, acıtan, yakıp kül eden, alev aldıran; hepsini bir şekilde tam kalbimin içinde, omuzlarımın üstünde hissediyorum.
Hepsini çekip içime, üstüme alıyorum. Taşımakta çok zorlanıyorum.
Her şey o kadar ağır geliyor.
Herkül olsa, yere yapışır.

Yazının Devamını Oku

Sonsuz yapraklı defter

Sonsuz yapraklı bir defterim var.

Adı Hayat.
Öyle yazıyor kapağında.
İçinde bir dolu beyaz sayfa var. Ağır bir defter, hayli kalın ayrıca.
Defteri veren, sayfaların hepsini bilerek beyaz hazırlamış.
Defteri eline alan kendi hikayesini kendi karalamaya başlasın diye.
Sayfalar karalanıp doldukça, bazen renklenip bazen simsiyah oldukça, kendisi karar versin istemiş yeni sayfaya geçip geçmemeye.
Baştan başlamaya veya kaldığı yerden devam etmeye.

Yazının Devamını Oku

Nasıl özür dilenir

“Özür dilerim” diyebilmek bir erdem, bir beceri ve öğrenilen bir şey. Özür dilemek, bir iletişim becerisi.

Bizde özür dilemek sadece çocuklardan beklenen, türlü çeşit bahanelerle yok sayılan, geçiştirilen bir erdem.
Özür dilemek, insanın yaptığı hatayı kabul ettiğini, sorumluluk aldığını ve bunun için karşısındaki insanın ne hissettiğini anladığını gösterir.
İlişkiler arasına giren tatsız, haksız, yıkıcı mesafeyi kısaltır, yapıcılığıyla yakınlaştırır.
Özür dilemek yenilgi değildir. Kayıp hiç değildir. İnsanı küçültmez. Ayıp asla değildir. İncileri yoktur insanın, dökülmez. Kazanmaktır!
Kalpten özür dilemeyi öğrenmemiz gerekiyor.
Bahanelere sığınmadan özür dilemeyi öğrenmek için üzerinde çalışmamız, resmen özür dileme antrenmanları yapmamız gerek.
Özür dilemek, sarsılan güveni yeniden inşa eder. Bizim güvenimiz de çok sarsılmış durumda.

Yazının Devamını Oku

Sabah güneşi

Sabahları çok erken kalkıyorum. Herkesten erken.

Çocuklarımı okula gönderir göndermez soluğu sokakta alıyorum. Koşuyorum. Güneşin doğuşunu yakalamaya bayılıyorum!
Hoşuma gidiyor erkenden yollarda olmak, hava her nasılsa öyle içime çekmek. Herkesi sarsmak istiyorum. Herkes kalksın, görsün istiyorum hayatın uyanışını.
Derin derin nefes alıyorum.
Güne erken başlayıp, yapmam gereken her şeyi hızlıca yapıp günü erkenden yaşayabilme ve hayattan zaman kazanma fikrini seviyorum.
Zamanla, hayatla eşzamanlı akmayı seviyorum.
İnsanlar uyanırken masamda oturmuş, bir şeyler okumuş, düşünmüş, sade Türk kahvemi yudumluyor olmayı seviyorum.
Çıt çıkmıyor.

Yazının Devamını Oku

Beklenen kadın

Her 8 Mart, içimde bir heyecan. Hangi kurumlar nasıl bir reklam kampanyası yapacak, kadına dair nasıl bir farkındalıkla karşımıza çıkacaklar diye.


Bu sene ilk Boyner Grup çıktı.
Çok doğru ve çok önemli bir sloganla: “Kadına kadın diyoruz, çocuğa çocuk!”, “18’den önce herkes çocuk” diyerek.
Reklam filminde oynayan bir kadın arkadaşım, yıllardır bu konuda aktivist. Tak tak tak, bu kadar kısa net, öz anlatılabilirdi. Kadın kadın, çocuk da çocuk.
Ardından Koç Grubu geldi.
Beni markalardan, reklamlardan iyice soğutan o “kadını tek role” indirgeyen, hapseden anlayışa dikkat çekiyordu.
“Roller çoktan değişti. Peki izlediklerimiz neden değişmesin?” diye sorarak.

Yazının Devamını Oku

Sevgi tehditle mi ifade edilir vicdan sömürüsüyle mi?

Başlıktaki sorunun yanı sıra; “Kendi kendinizi bir kameraya çekmeye, en sevdiklerinizle nasıl bir iletişim diliniz var izlemeye cesaretiniz var mı?” diye de sormak istiyorum.

Bana bu iki soruyu sorduran, geçenlerde bir anne-çocuk diyaloğuna tanıklık etmem oldu.
Aslında bir dolu insan arasında, küçük büyük fark etmez, benzer konuşmalara tanıklık ediyorum. Bu sefer yazmaya karar verdim.
Anne bir şeye kızmış. Çocuk ağlıyor.
Anne şunları söylüyor:
“Madem benim dediğimi yapmadın, ben de bir daha asla seninle hafta sonu bir plan yapmam. Sen beni dinlemezsen, benim de seni dinlememi asla bekleme. Benim hatırım için bile şu kadarcık şeyi yapmadın. Ben senin için neler yapıyorum. Daha yeni şuraya gidelim dedin, gittik. Arkadaşlarını çağırmak istedin, tamam dedim. Bundan sonra istediğin kadar yalvar, asla yapmam!”
Çocuk da şunları sayıklıyor:
“Anne yalvarıyorum öyle deme, ben seninle hafta sonu plan yapmayı çok seviyorum. Ben seni dinliyorum ama sen beni duymuyorsun anne. Anne ama bana yalan söyleme diyorsun, ben oraya gitmek istemedim diye kızıyorsun. Tamam söz, bir daha senin hatırın için gideceğim. Ama, sen benimle gelmek istemiyorduysan neden söylemedin? Söz bir daha ne dersen yapacağım, istemesem de yapacağım... Anne lütfen...”

Yazının Devamını Oku

Çocuk ve dağınıklık

Yıllardır evde dolap kapakları kapanmıyor. Kendi açık bıraktığı dolap kapağına gece kendi tosluyor. Ben, yattığım yerden hopluyorum o küüüt çarpma sesine, ona göre sıkıntı yok.


“Eşyalarını yere atma çocuuuum” cümlesini kaç kere ağzımdan alev püsküren ejderha emojisiyle söylemişimdir...
Sayısını hatırlamıyorum, en son bayılmışım!
“Bırakınız dağınık kalsınlar, bırakınız yere atsınlar” kararımdan beri, BEN daha sağlıklıyım gibi. Ben kendim için düzen tutuyorum.
Şunu da biliyorum, ileride kendi evleri mis gibi düzenli olacak. Çocukları dağınık olunca da çok sinir olacaklar.
İki çocuklu olduğumun ilk 3-4 senesi, “aman olsun” ve “hayır efendim bu oda toplanacak” gelgitlerini milyon kere yaşadım.
Kurallı mı, ödüllü cezalı mı, o mu bu mu şu mu diye, sanki başka hiçbir işim yokmuş gibi, binlerce şey okudum. Yani, dağınıklığa çözüm için saçımı başımı süpürge ettim, ben dağıldım.

Yazının Devamını Oku

Fazıl Say

Hayranlık, sevgi, saygı, minnet, teşekkür... Bilmiyorum hangisi tam ifade eder ne hissettiğimi.

Instagram sağ olsun -iyi ki Sevgili Fazı Say Instagram kullanıyor- sanki yan evde, aynı sokaktayız da Fazıl Say’ın yaratım sürecine, Fazıl Say mucizesine tanıklık ve ortaklık edebiliyoruz.
Yarattığı senfoninin doğumunu bizimle daha o an paylaşıyor ya, biz de sayesinde onunla bir o doğumu kutlamayı paylaşabiliyoruz.
Çok sancılı, kim bilir ne kadar zor, ne kadar yorucu, heyecanlı, gelgitli, iniş çıkışlı kocaman bir senfoni yaratma yetisini, Fazıl Say büyük bir mütevazılıkla, samimiyetle ve çat diye bir normallikle bizimle paylaşıyor ya, ekran karşısında dilim tutuluyor.
Bakakalıyorum ekrana.
Şu an okuduğum şeyi gerçekten okudum diyorum. Paylaştığı notaların resmine bakıyorum, (“Fazıl Say’ın notalarına bakıyorum” cümlesini yazabiliyorum şuna bakın!) altına şunları yazmış Fazıl Say:
“11 aylık bir çalışma bugün bitti. 4. Senfoni, ‘Umut Senfonisi’ (Hope), 35 dakikalık bir eser. Günümüzü, bizi ve hislerimizi, terörü, savaşları ve her şeye rağmen yaşamaya olan inancı, tüm umutlarımızı, her şeyin düzelmesi için, güzel bir dünya için olan umutlarımızı müziğe yansıtıyor birbirine bağlı 4 ana bölümde; geniş bir orkestra kadrosu, tüm vurma sazlar ve caz sanatçılarını da kapsayan kadrosu ile. 
Müzik bizim kendimizi ifade ettiğimiz dil. Bildiğim her şeyi döktüğüm bir orkestra eseri ‘Hope’. Bu esere çalıştığım 1 yıllık süreçte, eserimi içimde binlerce kere dinledim, güzel bir ruh katılmış bu müziğe, derin anlamlar, anılar ve memleketimden pek çok öge ile. Bugün burada, Luzern’deki otel odamda, en çok severek ve emek vererek bestelediğim Hope senfonisini bitirdiğim için kutlu bir gün benim için.”

Yazının Devamını Oku

Asmak kesmek kolaycılık hastalığı

Çocuklara cinsel istismar konularında gösterilen tepkilere bakıyorum ve neden sorunları kalıcı şekilde çözemeden içinde kaybolup gittiğimizi görüyorum.

Bu toplumun acelecilik hastalığı var. Sabırsızlık hastalığı da diyebilirim.
Bunu en çok düşünüp tespit ettiğim zaman, doğada koştuğum zamanlar.
En geç gelenin birinci olacağı bir “koşu” yarışı düzenlemek isterdim.
Mesela 5km için 3-4 saat limit.
Uzayan zamanla insanın türlü farklı psikolojilere girmesini, sorunlara çözüm üreterek dayanıklılık göstermesini, sabırla, azimle, tutarlılıkla, kararlılıkla, yılmadan finişe ilerlemesini teşvik etmeyi ve öğretebilmeyi denerdim.
Kısa, orta, uzun mesafeli doğa/patika yürüyüş ve koşularına katılımı devlet eliyle desteklerdim.
Doğaya, patikaya yaklaşan insan, kendi doğasına, gücüne de yaklaşır. Serinkanlı çözüm üretebilme, mızmızlanmadan ilerleme, amacını konsantrasyonunu ıvır zıvırla, bahanelerle kaybetmeden sonuca gitme yetisini geliştirir doğa. Kadın-erkek yan yana, birbirine destek olarak, dayanışma içinde ilerlemeyi öğretir doğa!

Yazının Devamını Oku

Çocuk cinsel istismar ve erkek meselesi

2008 yılında da, 18 aylık bir bebeğe yapılan cinsel istismar üzerine herkes ayaklanmıştı. Kampanyalar başlatılmış, isyan edilmişti.

O zaman da, erkek meselesine hiç girilmemişti.
Çocukken ayrı, genç kızken ayrı, genç bir kadınken ayrı, evli ve çocuklu bir kadınken ayrı uğradığım muhtelif cinsel tacizleri dile getirdim, yazdım, paylaştım.
En sonuncusunda dava açtım, avukatım Hasan Ayaz sağ olsun, sayesinde davayı kazandım.
Bütün süreç sırasında çok kere davadan vazgeçebilecek noktaya geldim. Oysa benim yaşadığım, hayli “şanslı” ve kısa bir süreçti.
Arkamda bir destek ordusuyla BEN bile vazgeçebilme hissine kapıldıysam, dar gelirli, az eğitimli bir kesimde bunu bir çocuk ve bir kadının yapmasını beklemek, zaten cinsel istismardan perişan bir kadın ve çocuktan beklenecek en üst ek eziyet!
Kadın ve çocuk susmaz, susturulur bakın! O susar sen konuş demek, yetemez.
En acı, karanlık ve çirkin sorun da budur.

Yazının Devamını Oku

Hiçbir zaman geç değildir anneler

Canım anneler, ben hiçbirimize kıyamam!

Üzmeyin kendinizi. Kırmayın, hırpalamayın yeterince yorulan gönlünüzü.
Her şey aşktan ve niyetimiz hep iyi ki!
Hani yazdım ya pazartesi günü “Çocuğunu özgür bırakabilmek” diye, ne çok mesaj geldi, “Çok mu geç kaldım, nasıl toplarım, artık çok geç, ne yapsam boş, perişanım” gibilerinden.
Hayır... Haaaaayır!
Hiçbir zaman hiçbir şey için geç değildir.
Çocuk büyütmenin alet edevat gibi kullanma kılavuzu yok ki.
Hepimiz deneye yanıla, düşe kalka büyüdük, büyüyoruz, büyütüyoruz evlatlarımızı, kendimizi.

Yazının Devamını Oku

Çocuğu özgür bırakabilmek

Anne olduğunda kimse sana özgürce annelik yaşama şansı vermiyor.

Şehirli eğitimliysen ayrı sıkıntı; kırsaldaysan ayrı sıkıntı.
Kimse sana bakmasa, vicdan ve mükemmeliyetçi önyargıların yüzünden kendi kendini yiyorsun.
Arkadaşlar, aile, sülale, çevre, dış kapının en dış mandalı, restorandaki biri, dükkanda bir teyze, uçakta bir yolcu, sokakta bir amca herkesin söz ve göz hakkı var analığında. 
Sen, bir noktada farkında bile olmadan, kendini de çocuğu da bırakıyorsun, başlıyorsun elaleme göre ve elalemden üstün bir şeyler yapmak için delirmeye.
O kadar zor ki, o kadar yıpratıcı ki!
Bak kocan, babası filan demedim hiç. O kısmı da ayrı bir ansiklopedik yazı.
Geçelim.

Yazının Devamını Oku

Anne ve annelik

Gergedanları çok seviyorum.

Diyeceksiniz Yoncacım sevmediğin hayvan var mı? Yok.
Her hayvanı, her canlıyı çok seviyorum (cansız bir şeyleri de çok seviyorum).
Babam, sabahları yastığımın altına bir sürpriz bırakırdı. Minik bir kart, çikolata, minnacık bir oyun veya kitap.
Bir keresinde bir gergedan kartı bırakmış. Eskiden vardı öyle şeyler, kartı sağa sola oynatınca gergedan sanki hareket ediyor gibi olurdu. Bayılmıştım!
Kocaman boynuzlu bir hayvan. Tipi de bir komik.
Koca göbüşlü, kısa bacaklı, gözleri çok masum ve onun da kirpikleri var.
Merakımdan binlerce şey okudum hakkında. Ne yer, ne içer, ne yapar...

Yazının Devamını Oku

Ironman 70.3 Dubai bitirdim

Ironman: 4 km yüzmek, 180 km bisiklet sürmek, 42 km 195 metre olan bir maraton mesafesi de koşmak demek.

Üç disiplin bir arada olunca triatlon deniyor.
Ironman bir marka aslında.
2 Şubat Cuma günü Dubai’de katıldığım Dubai Ironman 70.3 ise, bu mesafelerin yarısı olandı.
1.9 km yüzme, 90 km bisiklet, 21.1 km koşunun toplam mesafe karşılığı 70.3 mil ediyor, ondan yarı Ironman yarışına Ironman 70.3 deniyor.
Ülkemizde triatlonda müthiş başarılar elde etmiş çok iyi ve çok mütevazı Ironman’ler var.
Ben de sporu çok seven biri olarak, kendi güvenlik alanlarımdan çıkıp zorlanmayı, keşfetmeyi, öğrenmeyi, kendimi geliştirmeyi ve her birini yaşayarak anlatmayı sevdiğimden denemek istedim.
Elimden geldiğince antrenman programıma uymaya çalışsam da, yüzme ve bisikleti yapmamak için hep bahanem oldu. Zorlandım.

Yazının Devamını Oku