"Yatakta 5 Kişi" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yatakta 5 Kişi" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.

Yatakta 5 Kişi

Mia için yas

13 Kasım 2010

Ne kadar üzüldüklerini tahmin edebiliyorum, acılarını paylaşıyorum. Basına bu kısmı yansımadı ama kimin otomobilinin altında kaldığını bilmediklerine eminim. Hangi komşu elinde ölü bir kediyle, üstelik bir bakanın kapısını çalıp “Çok üzgünüm, kedinizi ezdim” der ki? Oysa bir hayvana çarpıp kaçmak, ölümüne sebebiyet vermek suç! Cezası var. Sayın Günay belki bu vesileyle 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun işletilmesi girişiminde bulunmak ister. Belki onun sayesinde birçok hayvan sever evcil hayvanlar için iyi bir şeyler olacağını düşünür...

Avrupalı köpekler

Efe’yle gittiğimiz kafe ve restoranlardaki halimizi birkaç kere anlatmıştım burada. Sadece dışarıda oturabiliyoruz, üstelik bazıları dışarıda bile istemiyor köpekleri. Havaların soğuyup, Efe’yle sokaklara mahkum olacağımız kış yaklaşırken Hürriyet Yan Yayınlardan Zeynep Bilgehan geçen hafta Cenevre’de gördüklerini anlattı. İçim sızladı, gözlerim doldu. Kelimesine dokunmadan aktarıyorum: “Cenevre’yi gezdiğimiz gruptan birinin inanılmaz tatlı bir Golden Retriever köpeği vardı. Kocaman, insan boyunda bir şeydi. Her yere bizimle geldi. Tüm otobüs ve taksilere binmesinin yanı sıra restoranlarda, ki aralarında lüks bir otel de vardı, köpeğe bir mama kabında su ya da istediklerimizden bir parça servis ettiler. Biz yemek yerken, hem yanımızda oturmasına izin vardı hem de dediğim gibi, mekanlar kendileri mama kabında yiyecek getiriyordu. Ve bu çok normal bir şeydi. Kimse ‘Aaa köpeği içeri almışlar, ona da servis yapıyorlar’ gibi tepkiler göstermiyordu.”

Sahibinden.com’a tebrikler

Sahibinden.com alışveriş sitesi, online mağazasında kedi-köpek sattığı için çok eleştirilmişti. Ben de karşıydım. Düşünsenize; görüp severek alınan evcil hayvanların neredeyse yarısı sokağa bırakılıyor. Online mağazadan alınanları kargo teslim ederken “Ay bunu beğenmedim, daha açık renkli olsun” falan diyerek anında kapı önü edeceklerdi herhalde.
Sesler çok yükselince Sahibinden.com bu politikasını değiştirmiş. Evcil hayvan satış sayfaları kalkmış, yerine sahiplendirilmeye ihtiyacı olan hayvanların fotoğrafları gelmiş. Ne kadardır var bu uygulama bilmiyorum, yeni fark ettim ve bayıldım. Eldeki gücü, iyi bir yol için kullanmanın en güzel örneklerinden birine dönüştürmüşler. Bir de bilgilendirme sayfası hazırlamışlar:
“Büyük bir takipçi kitlesine sahip sahibinden.com olarak, evcil hayvanların gönüllü sahiplenilmesini sağlamak için ilgilenen kişileri platformumuzda buluşturmayı amaçlıyoruz. Hedefimiz sahipsiz olan evcil hayvanların rahat ve sevgi dolu bir yaşama kavuşmalarına aracı olmak. Yardıma gereksinimi olan evcil hayvanların sahiplendirilmesi düşüncesiyle oluşturulan bu platformun, sizlerin de insancıl katkılarıyla amacına ulaşacağından eminiz.” www.sahibinden.com/evcil-hayvanlari-sahiplendiriyoruz

Yazının devamı...

Yeni balkonun fethi

6 Kasım 2010
Uzun ve kısmen sancılı taşınmamızda Karaçi ve Muşka’nın yeni eve nasıl alışacakları bizim için dertti. Üstelik sadece yeni ev travması değildi gözümüzü korkutan, bir de balkon vardı. Buradaki balkon, birinci katta ve çok büyük. Daha çok da bahçeyi andırıyor. Komşu balkon, istinad duvarı, yan apartmanın girişiyla aramızdaki küçük duvar kombinasyonunda kaçabilir, düşebilir ve evin kokusuna alışmadıkları için geri dönmeyebilirler diye korktuk.
Aslında birkaç hassas noktaya dikkat ettiğimiz takdirde işimizin zor olmadığını biliyordum. Bugüne kadar okuduklarım ve duyduklarımdan aklımda kalanları harmanladım, üstüne cesaretimizi ekledik ve biraz paldır küldür de olsa olaya giriştik.

KARAÇİ’NİN SİCİLİ BİZİ KORKUTTU

Daha taşınırken evdeki herkes sıkı sıkı tembihlendi: Balkona açılan kapılar ve pencereler kesinlikle açık bırakılmayacak, kedilerin dışarı çıkmasına izin vermeyecektik. Karaçi’nin sicili temiz değil, üç haftalık bir firar hikayesi olduğu için çok titiz davrandık. Neyse ki zaten korkaklar kraliçesi olduğundan sorun yaşamadık. Zira ilk hafta çalışma odasından çıkmadı. Kendine bir dolabın içini ve kütüphanenin üstünü yuva yaptı. Muşka da evin içinde rahat rahat dolaşıyor ama kapılara yaklaşmıyordu.
Sonunda ikinci hafta, havaların güzel olduğu bir gün açtık balkon kapısını. Bizimkiler birer birer gelip kapının önünde durdu, etrafı kolaçan ettiler. Önce ikisini de teker teker kucağıma alıp balkonda birkaç adım attım, içeri geri koydum. Sonra peşlerine takılarak dışarı çıkmalarına izin verdim. Muşka tabii ki daha cesaretliydi. Karaçi iki adım attıysa, o dört adım gitti. Böylece ufak ufak alıştı bizimkiler balkona. Şimdi kafalarına göre girip çıkıyorlar.

YENİ EV YENİ DOSTLAR

Fakat bu güzel gelişmeye rağmen balkona kedi kapısı taktıramayacağız. Çünkü bu balkonda bir sürü davetsiz misafirimiz var! Hem de ne misafirler! Utanmasalar yatağımıza girecekler. İkisi 7/24 geliyor. Biri siyah-beyaz, diğeri sarışın. Kod adları Beşiktaş ve Pudra. Beşiktaş yemek konusunda arsız, mutfak kapısından ayrılmıyor. Geceleri Leyla’nın penceresinde yatıyor. Ne versem yiyor. Pudra ise rahatına düşkün. Balkondaki kanepeyi kendine ev yaptı. Sabah akşam orada yatıyor. Yavaş yavaş içeri sızma alıştırmalarına da başladı. Başka kediler bizim için sorun değil ama Karaçi ve Muşka pek öyle düşünmüyor. Bazen açık balkon kapısının ağzında karşılaşıp, birbirlerine dik dik bakarak uluyor, bağırıyor ve tıslıyorlar. Bir de camın ardından birbirlerine saldırıyorlar. Daha çok sabah beş civarı olan bu kavgalar hiç hoşumuza gitmiyor. Önce gırtlaklanan kedi sesi geliyor salondan. Sonra gümmm diye bir cama çarpma sesi. Uyku sersemi, salona koşup bakıyoruz ki, bizimkiler bütün tüyleri kabarık, sırtları kambur bir halde nöbette. Neymiş, balkon kapısında uyuyup bunları kaale almayan Pudra veya Beşiktaş’a saldırıyorlarmış. Duymasınlar ama çok komik görünüyorlar. Bir gün arkadaş olacaklar mı acaba?

KEDİNİZİ ADIM ADIM DIŞARIYA ALIŞTIRIN

* Kedinizin evin kokusunu ezberleyeceği iki, belki de üç hafta boyunca bahçeye çıkmasına izin vermeyin. Kapıları ve pencereleri kapalı tutun, evdeki diğer kişileri uyarın. Evin kokusunu öğrenmeden dışarı çıkan bir kedi, uzaklaştığında nereye döneceğini bilemez ve kaybolur.
* Kediniz evde rahatça dolaşmaya başladığında, bahçeyi keşfetmeye hazır demektir.
* İlk dışarı çıkma tecrübesini mümkünse yemek saatinden önce deneyin. Korkup da dışarıda bir köşeye siner veya ağaca tırmanırsa, yemeği onu içeri çekmek için kullanabilirsiniz.
* Kapıyı açın ama dışarı çıkması için zorlamayın. Bırakın koklasın, baksın.
* Kucağınıza alıp çıkabilirsiniz ama onu bahçede yere koymadan, kucağınızda geri dönün. Böylece güvenle çıktığı bahçede bir anda korunmasız kalmaz.
* Bir süre dışarıda kalın, bahçede dolaşın. Sizi takip etmesini sağlayın. Ya da siz onun yanından ayrılmayın.
* İlk tecrübeyi uzatmayın, aynı gün ilerleyen saatlerde veya ertesi gün tekrar deneyin. Birkaç gün sonra istedikleri kadar kalabilirler.
* Kediniz dışarıdayken kapı veya pencere açık kalsın.
* Bahçeye ya da sokağa çıkan kedilerin buna göre aşılanması gerektiğini ve künyeli tasma taşımasının iyi olacağını unutmayın. Sokakta yaşayan kedilerin yakalanma ihtimali olan birçok hastalık var, o yüzden aşılarını gözden geçirmeniz gerek.
Yazının devamı...

Kedilerle taşınmak zor

23 Ekim 2010

Efe bu aralar yine Büyükada’da saltanat hayatı yaşadığı için ondan yana bir sorunumuz olmadı. Allahtan Ada’da, yoksa işimiz 10 kat zor olurdu. Kolilerden korkar, sürekli hırlar, sonunda da eşyalar taşınırken nakliye şirketinin görevlilerine bir yandan kuyruk sallayıp bir yandan havlarken hayatımızı cehenneme çevirirdi.
Taşınma hazırlıkları yapmaya başladığımız günlerde Karaçi de Muşka da çok mutlu oldu. Evin her tarafı teker teker içine girip teftiş ettikleri kolilerle doldu. Kapanıp üst üste yığılan kolilerse en sevdikleri ‘tırmanırken azalım’ oyunu için Disneyland’a dönüştü. Geceleri koliden koliye zıplayıp arada birkaçını devirdiler bile.
Taşınma günü için iki opsiyonum vardı: Ya hiç kokusunu bilmedikleri bir eve emanet edecektim ya da bir odada güvenli ortam sağlayıp, en son onları nakledecektim. İkincisini tercih ettik. Zaten hiç bilmedikleri bir eve gidecekler, bari gündüz strese girmesinler, dedik. Yatak odamıza kumlarını, mamalarını ve sularını koyup oraya kapattık. Üstünde yattıkları halıyı koyup gardırobun kapağını açık bıraktım. Ha, bir de taşıma kutularının kapaklarını açık bıraktım ki; belki girip çıkar, kokusuna alışırlar...

YENİ TAHTINI BELİRLEDİ

Nitekim, eve ilk taşımacının girmesiyle Karaçi için travma anları başladı. Kapısı kapalı olmasına rağmen boş dolabın en üst rafının köşesine saklandı. Eh, nasıl rahatsız olmasın... Yıllarını geçirdiği odada hiç eşya yok. Üstelik evin her odasında bir sürü tanımadığı insan, eşyalarını götürüyor! Muşka bu sırada ne yapıyordu? Hiç! Halının üstünde yalana yalana yatıyordu.
Taşınmak uzun sürdü. Leyloş’u komşudan, dört ayaklıları evden ancak gece alabildik. Eve vardığımızda kutularını masanın üstüne koyup beş-on dakika ortamı incelemelerine fırsat verip öyle açtık.
Sonraki olaylar, geceyle gündüz kadar farklı kedilerimizin karakterine uygun gelişti. Muşka kutudan çıkar çıkmaz rahat rahat evi dolaştı, her yeri kokladı. Kumunu, mamasını bulması bir saniye sürdü. Sabah olmadan yeni tahtını belirlemişti: Kaloriferin üzerindeki ağaç manzaralı cam içi.

DOLAP İÇİNDE HAYAT

Yazının devamı...

Ağaç yaşken eğilir

2 Ekim 2010
Öyle bir uyduruk panel, iki köpek sevmek falan değil yaptıkları işler. Toplam 14 farklı, dolu dolu etkinlik var. Üstelik sadece okulun öğrencileri ve velilere yönelik değil. İlgilenen herkes katılabilir. Projenin mimarıysa, okulun Yaratıcı Drama Öğretmeni Hafize Güner.
Neler mi yapıyorlar? Ben bir okuyuşta hepsini aklımda tutamadım, o kadar çok ki...
* Bu hafta için yazılmış bir tiyatro oyunu
* Köpeklerle yaşam eğitmeni Ayşe Doğancı ve köpeği Güllü ile sohbet
* Barınakta yaşayan köpekler için kulübe yapımından mama toplama kampanyasına ve mamaların bizzat iletilmesine kadar sosyal içerikli etkinlikler
* Flipper’i Kurtarmak belgeselinin yönetmeni Savaş Karakaş ile söyleşi
* Soyu tükenen hayvanların kılığına girerek onları canlandırma, hayallerindeki hayvanların kılığına girme...
Ve bunu kimler yapıyor? Anaokul ve ilkokul öğrencileri! Harika değil mi! İşte bilinçli çalışma, gerçek hayvan sevgisi diye buna derim ben! Detaylı bilgi için: Hafize Güner. (212) 351 00 60 Dahili: 345 veya hafizeguner@terakki.org.tr

BELEDİYELER, SESİMİ DUYUN!

Ve sözü yine belediyelere bağlayarak bitiriyorum: Yavru hayvanları çöp kamyonun arkasına atarak katleden görevlilerinizi eğitme, değiştirme ve onlara hayvan sevgisi aşılama zamanı gelmedi mi artık? Sokak hayvanlarıyla zehirli kıymayla, itlafla başa çıkma çalışmalarınız artık kokuşmadı mı?
Gelin, okullarla birlikte çalışın. Çocuklara hayvan sevgisini anlatın. Siz bilmiyorsanız anlatacak birilerini bulun, inanın çok var! Çocuklara, özellikle de varoşlarda yaşayanlara, hayvanların da kaliteli yaşam hakkı olduğunu anlatın, anlayın.
Bilinçli bir nesil yetişirse, bakın o zaman sokak hayvanı diye bir şey kalır mı!
Yazının devamı...

Bizimkiler ve Leyla

25 Eylül 2010

Leyla doğmadan önce bile büyük bir gündem konusuydu Efe, Karaçi ve Muşka. Hamile kaldığımı öğrenir öğrenmez toksoplazma testi yapıldı. Eğer negatif çıksaydı, evde sorun yaşamayacak olsam da halim yamandı. Çünkü doğurana kadar sokaktaki kedilerin 10 metre ötesinden geçmem gerekecekti. Toksoplazma çiğ et, toprak ve kedi dışkısından geçiyor ve bağışıklığınız yoksa, Türkçe’ye rahatlıkla sorun olarak tercüme edebilirsiniz. Bebekte ciddi sakatlıklardan, ölü doğmasına kadar birçok şeye sebep olabiliyor. Ama kediniz sokağa çıkmıyorsa ve cangıldaki aslanlara özenip onu çiğ etle beslemiyorsanız sorun yok. Ben pozitif çıktım, rahatladım. Zaten Türk halkının yüzden 80’i pozitif çıkarmış.
Bunu halletmiştik ama sırada annem vardı. 41 haftalık hamileliğimin her gününde dört ayaklılara yönelik kabul edilemez fikirlerle geldi. Onları sokağa bırakıp kapıda beslememizden, Efe’yi çiftliğe vermemize, veteriner muayenehanesinde kafeste yaşamalarına kadar uzanan envai çeşit gaddar projesi vardı. Hepsini fesuphanallah diyerek savuşturduk. 
Sonunda Leyla doğdu, iki günlükken yeni evine taşındı. Bizimkilerde bir merak bir merak... Efe sürekli altında dolanıyor, Muşka üstüne oturmaya çalışıyordu. Karaçiyse gizli gizli seviyordu Leyla’yı. İlk haftalarda kedilerime güvensem de, lohusalığın verdiği kafa karışıklığıyla da son derece temkinli ve tedirgindim. Kedileri düşman etmeden aradaki mesafeyi korumaya çalıştım. Başardım da. Leyla’nın odasının olduğu koridorun kapısını geceleri kapalı tuttum. Leyla yokken yattığı yeri koklamalarına izin verdim. Bir süre sonra onlar da Leyla’ya ilişmemeye başladılar. Bir tür kaale almama gibi bir durum oluştu. Emzirirken kucağıma yatıp, Leyla’ya hiç dokunmadıkları günler geçirmeye başladık.
Araya giren yaz, rahatlamamız ve hepsinden önemlisi Leyloş’un büyümesi bir araya gelince, hayatımızı iyice kolaylaştı. Evde bambaşka sahneler yaşanıyor artık: Leyla kedi ve köpek sevmeye bayılıyor! Biz de onun onları sevmesine!
BİR AVUÇ TÜY
Leyla 5 aylık olduğundan itibaren bizimkileri göz hapsine almaya başladı. Meme emerken mesela, yanından Muşka geçer geçmez kafayı çevirip bakmaya başladı. Aç kalmak pahasına. Ya da o koltuğunda otururken karşısındaki kanepede yatan Karaçi’yi dakikalarca inceleyip gülmek çok hoşuna gidiyordu. Efe ve Zeze’nin sürekli sallanan kuyruklarına hipnotize olmuş gibi bakıyordu.
Kediler yavaş yavaş daha önce elleme şerefine vasıl olamadıkları bu küçük insana yaklaşmaya başladılar. Mesafe gittikçe daraldı ve harika bir şey oldu! Leyla yanından geçtiklerinde kuyruklarını tutup kahkahalar atarak başladı işe. Sonra el uzatıp tüylerini, kulaklarını tuttu. En çok eğlendiği dakikalarsa kedilerin patilerini tuttuğunda ve yüzlerine baktığında. Hem gülüyor hem de ‘uuh uuuh uhh’ diye kendi dilinde bir şeyler söylüyor.

Yazının devamı...

Keşke bizde de olsa

18 Eylül 2010
Birkaç sene önce özel bir röportaj için Amerika’nın Nantucket Adası’na gittim. Zengin Amerikalılar’ın yazlık malikanelerinin olduğu, ufakça ama çok romantik bir adaydı.
İlk gün sokaklarda dolaşırken gözüme çarpan ilk dükkan, vitrininde harika kurabiyeler olan bir pastaneydi. İçeri girince onun aslında köpek pastanesi olduğunu anladım. Hani köpek olasım, annemin eteğini çekiştirip, bana şu kedili kurabiyeden al deyip kendimi yerlere atasım geldi. Kırımız ıstakozlar, yeşil kurbağalar, kirpiler, fiyonklar, çiçekler... Renkleri ve şekilleri bir yana, hepsi köpekler için zararlı olmayan içeriklerle yapılmıştı. Kullanılan gıda boyalarının bile hayvanlara zararı olmadığına dair sertifikalar asılıydı duvarda.
Pastaneden çıktıktan iki adım sonra sadece kedi ve köpekler hakkında literatür satan bir kitapçı gördüm. Köpek davranış ansiklopedisinden takvime, nostaljik başucu kitaplarından bugüne kadarki tüm Amerikan başkanlarının köpeklerinin hikayelerine kadar yüzlerce kitap vardı. Alamadığım kukilerin hıncını kitapçıdan çıkardım. O küçücük adada daha kaç tane köpek pastanesi ve hediye dükkanı gördüm hatırlamıyorum, İstanbul’a küçük bir bavul kitap, kedi-köpek oyuncağı ve gurme mamalarla dönmüştüm.
Neyse, yavaş yavaş Amerika’dan kalkıp buraya ve sadede geleyim... Nantucket’ta bütün sokaklarda minicik direkler üstünde köpek kakası toplamak için kullanabileceğiniz poşet kutuları ve hemen altlarında kendi özel çöpleri vardı. Hepsini kontrol ettim, birinde bile torba haznesi boş değildi. O gün Amerikalılar’ın hayvanlı hayata olan saygısına iyice aşık oldum. Bizde böyle bir uygulama olsa, millet onları alıp markete sebze alışverişine gider diye düşünüp güldüm. Çünkü bizde köpeğin kakasını yolda bırakmaktır adet.
Döndükten sonra yıllarca bunu arkadaşlarıma anlattım durdum. Ta ki geçen haftaya kadar! Anadolu Yakası’ndaki Göksu Evleri’nde kiralık ev bakan bir arkadaşım aradı. Biliyor musun, dedi, Göksu’da gördüğüm bütün sokaklarda içinde kaka poşeti olan kutular var!
Ne siteler duydum, koskoca bahçeli, orman içinde ama site yönetimleri köpek gezdirmeyi yasaklamış mesela. Kedisi köpeği yüzünden oturduğu sitelerden atılan insanlar var. Yavrularıyla birlikte topluca katledilen hayvanların yaşadığı siteler onlarca değil, yüzlerce kere haber oldu gazetelere...
Göksu Evleri Yönetimini kutluyor, bütün Türkiye’ye ve hayvanları katletmekten başka şey bilmeyen belediyelere örnek olmalarını diliyorum.

Kum kabından haberler

Kum kabındaki kanlı idrarın sahibini bulamadık. Vakit geçip hastalık ilerlemesin diye veteriner hekimlerimiz Dilek ve Remziye bizimkilerin idrar örneğini almak üzere bize geldi. Dişi ve zayıf olduğu için Karaçi’yi zorlamayalım, önce Muşka’dan örnek alalım dediler. Bana da mantıklı geldi. Sadece bir kişi bu kararı desteklemedi, Muşka! Başına geleceği anladı herhalde, o muhallebi gibi kedi Remziye’nin elini kolunu parçaladı. 20 dakikalık savaşın sonunda pes ettik ve mecburi istikamete saptık: Muşka Efendi’ye hem böbrek hem de idrar yollarında etkili olan bir antibiyotik vermek. İlacı yaş mamayla karıştırdığım için hiç sorun olmadı. Bizimki antibiyotikleri şapır şupur yuttu.
Sonuç aldın mı derseniz; evet. Artık kapta kan yok. Ama ikisini de dikkatle incelemeye devam ediyoruz.
Yazının devamı...

Kedi dedektifi oldum

4 Eylül 2010
Uzuuun bir yolculuktan sonra sonunda İstanbul’a ve dört ayaklı çocuklarımıza kavuştuk. Onlar da bizi en az bizim kadar özlemiş ki, günlerdir peşimizden ayrılmıyorlar. Ben de bir tür ödül olarak Leyla odasındayken kapısını kapatmıyorum artık. Madem bu kadar uzun yoktuk, dönüşümüz bir şeye değsin bari diyorum kendimce.
İki gün önce Leyla’nın uyumasını fırsat bilip kedileri mıncıklarken, biz yokken kedilerimize bakan veteriner hekimlerden biri aradı. Pazar günü geldiklerinde bizimkilerin kum kabında kan varmış. Öyle leke gibi değil de, kristal kuma geçmiş, hafif pembemsi bir kan. Mutlaka takip edin, hangisi çok sık çişe gidiyor, çok eşeleniyor ve bağırıyorsa onda bir sorun var demektir, dedi.
Demesiyle birlikte evde seferberlik başladı. İki kedi aynı kabı kullanınca, kumları ayırmak da mümkün olmayınca evdeki herkes dedektif kesildi. Sevgilim, ben ve Gülay sürekli Muşka’yla Karaçi’yi gözetliyoruz. Yarım saatte bir kum kabının başında nöbet tutmak bir yana, sorunun hangisinde olduğunu düşünmek ürkütücü. Veterinerlere de, bana da sanki Muşka’ymış gibi geliyor. Muşka 10 kilo sınırını zorlayan bir ayı olduğu için, bünyesi daha zayıfmış gibi hissediyorum nedense. Bir süredir güzellik seanslarında tam böbreğinin üstünü tararken miyavlaması da, şüphelimiz oymuş gibi düşündürüyor bana.
Kum kabındaki hafif pembe lekeler devam ediyor ama hangisinden geldiğini bulamadık. İkisi de gayet normal davranıyorlar. Yarın da bulamazsak iğneyle idrar kesesinden örnek alınacak mecburen. Bakalım bizi nasıl günler bekliyor.

Bizimkilerin takma adları

Hafta içinde bize gelen bir arkadaşım Muşka ve Karaçi’yle konuşurken, onları esas isimleri dışında her şekilde çağırdığımı fark etti. Kaçar takma adı var bunların Allah aşkına, diye sordu. Hesaplayamadım. Her gün her dakika yeni bir isimleri olabiliyor. Üstelik onlar için kullandığım bazı takma adları şimdi Leyla’ya da kullanmaya başladım. İşte bazıları:
Efe: Efoş, Pompi, Tonton, Efemura, Efecan, kendi uydurmam zannedip küfür olduğunu sonradan öğrendiğim ve vazgeçmek zorunda kaldığım Dümbük, Dobçik, Kokulu, Mispis, Misbok, Leşcan...
Muşka: Mustafa, Muşkoviç, Muşton, Boklu, Tigger, Leo, Obez Usta, Dombili, Tosun, Miskin, Saldıray...
Karaçi: Çiçi, Çiçoş, Çiçero, Bocurt, Karate, Kırçoş, Bıyıklı, Benekli...

Mahallenin kızı ev arıyor

Bir süredir bizim sokakta takılan bir köpek var. Boxer kırması olsa gerek. Genç, çok iyi huylu, yumuşak bir köpek. Komşularımızdan biri apartmanlarının girişindeki minik bahçede bakıyor. O evde yokken de sokağın karşı kaldırımındaki pet shop’ta vakit geçiriyor. Fakat bazı huysuz komşular gül gibi köpeğin varlığından rahatsız olmuş, o yüzden şimdi bütün mahalleli bizim kıza ev arıyor. İlgilenenler bana mail atabilir.
Yazının devamı...

Gizli aşığım Karaçi

21 Ağustos 2010
Fakat bu aşkın ne belgesi ne de tanığı var. Anlattığımda kimse bana inanmıyor. Malum, her yeni anne gibi geceleri 100 kere emzirmeye ve bebekle bağlantılı çeşitli işlere kalkıyorum. Evdeki herkes uyurken yani. Muşka o saatlerde top atsan duymaz, Efe de benim kalkmamla boşalan sıcak yerimi kapar, peşimde dolaşmayla işi olmaz.
İşte o kalkışlarda salon, mutfak, banyo ve bebek odası arasında mekik dokurken peşimde hep yakın takipçim Karaçi var! Banyoya giriyorsam, kızın alt değiştirme minderine çıkıp sevdiriyor kendini. Emziriyorsam, koltuğun karşısındaki pufa çıkıyor, ayağıma kafasını sürtüyor. Ama en tatlı halleri uzaktaysam maoouv deyip beni çağırması, sonra da kendini ayaklarımın dibinde yere atıp hamur yoğurur gibi sevdirmesi.
Gündüzleri istesem bile bu kadar elletmez kendini. Oysa geceleri kulaklarının içinden nerdeyse damağına kadar, her yerini mıncıklatıyor. Sabah yine Dr. Jekyll hallerine bürünüyor. Kah koltuk altında, kah dolap içinde... Garip kedi bu Karaçi vesselam.

SEPETTE MAMA
Geçen hafta bizim dört ayaklıları annemlerle Gülay’a emanet edip, acil durumlar için de evimizin karşısındaki veterinerlere güvenerek kısa bir tatil icin Göcek’e geldik. Markette alışveriş yaparken çok hoşuma giden bir şey gördüm: ‘Bir kutu mama alıp, sokak hayvanları için marketin kapısındaki sepete bırakır mısınız?’ diyordu.
Daha önce başka şehirlerde benzer kampanyalar görmüştüm. En çok rastladığım, kasa yanında duran kutuda sahipsiz hayvanlara para toplanması. Hatta oda ücretine ekstra 5-10 liraya onay verirsek bunları sokak hayvanları için kullanacağını söyleyen otellerde de kaldım.
Düşündüm de, İstanbul’da veya diğer büyük şehirlerde hiç rastlamadım böyle bir organizasyona. Halbuki Migros, Makro ve Carrefour gibi koca koca marketler her müşteriden 50 kuruş bile toplasa ciddi meblağlar eder. Bir düşünseler ya...

MİNİK NOT
Havalar serinliyor deniyor ama sokakta yaşayan kedi-köpek ve kuşlar için hala çoook sıcak ve tehlikeli. Kapınızın, camınızn önüne ve balkonunuza bir kapta su koyuyor musunuz?
Yazının devamı...