"Yaşar Sökmensüer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yaşar Sökmensüer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yaşar Sökmensüer

Ankara'da deniz olsa ne fayda

AŞK insanı her yerde yakalar da... Yaşanılan yerde aşkın en sonsuz, en bereketli tariflerinden birisi olan deniz yoksa şiire, romana daha bir ihtiyacı olur sanki insanın.

Çaren yoktur zira, Ankara’ya deniz getirmek siyasi vaat olarak bile en demode komedidir.

Ama... Denize uzak bir şehirde aşık olduysan, yani aşkın o umman, çok telli enstrümanı yoksa sahnende, sakın eksilme.

Ve özenme o güzelim İstanbul’a; bozkır aşkları kimbilir kaç İstanbul öldürmüş, kaç firarı boğmuştur içinde.

Eksilme denizsizliğinden, pusulan olmasın deniz, o kenar süsü deniz feneri de...

Daha yaman bir iş yaptığını, aşkın peşinden rehbersiz, pusulasız gittiğini düşün, istersen öyle avut kendini.

Aşkın kılavuzu olmuş mu hiç?

Kılavuzu aşk olanın... da deme sakın!

O breh breh atasözleri, aşktan önce var mıydı?

* * *

Belki de bu yüzden “sıkıcı” Ankara’da gayet yerinde olan tek şey, denizin yokluğudur.

Denizsizliği sanki hak eder, hak etmiştir resmiyetiyle Ankara.

Gerisi yalan...

Hani “başkent” olması da bir imtiyaz(dı) ama... Şimdilerde bahçıvansın biberin yok, başkentsin haberin yok.

* * *

Züğürt tesellisi, İstanbul’a diklenme filan sanmayın yazdıklarımı.

Denizin olmaması eksikliktir ve İstanbul şahane bir ülkedir; onca talana rağmen.

Ve Ankara’da aslolan yokluğudur denizin.

Yalnızlık tavında iyidir de... Denizi olmadığı için insanlar yüzünü denize değil, her daim ve hâlâ birbirine dönmek zorundadır.

Efkarlandıysan, solduysan, bozuksan, şehre sırtını döneceğin ve dalıp gideceğin bir denizin olmaması ehvendir bazen. Kaçışın, avuntun olmaz.

Denizsiz kenti sevmek emek ister. Vefa ister.

O koca eksiği az biraz kapatacak, gönül ister.

Hem denize çok bakarsan, onun gibi olursun sonra... Her “kara”ya bastığında onu arar, bulamazsın.

Her şarkı, her türkü sana, senin için yazılmış gibi gelir, “Divane aşık gibi” dolanır, dalgasında, mavisinde kaybolursun.

Denizli gibi olursun, ismi var cismi yok.

* * *

Yıllar önce okumuştum, Onur Mat yazmıştı:

“Yüzünüzü denize verdiğinizde arkanızı dönersiniz insanlara. Bu yüzden, ancak deniz şehirlerinde yalnız kalabilir insan, denize kalır ve kendine... Ankara mı? Bakacak tek şey insan yüzleridir.

Otobüslerde, dolmuşlarda, parklarda, insanların yüzlerine bakılarak kurulur hayaller. Çünkü bir deniz yoktur, insanlara sırtınızı dönüp seyredebileceğiniz.

Yalnız kalamazsınız, denize kaçamazsınız. Bu yüzden insan ilişkileriyle varolur Ankara’da.

(...) Belki de her yokuşun sonunda deniz çıkacakmış gibi olan bu şehirde kurulan deniz düşleri, denizin kendisinden daha mavidir.

Kuğulu Park’ta bir kadın ağlıyor. Garson, hiç bir şey sormadan masaya bir mendil bırakıyor...”

* * *

Biliriz ki, “denizi ilk kez gören bir çocuğun” gözleri, her gün gözünü denize açan hayallerden daha konuşkandır.

O hayret, o büyüdükçe unuttuğumuz şaşkınlık, tüm duyuların denizin sesi, kokusu, uzayıp giden gittikçe değişen rengi, tadı, sonra o ilk dokunuşla tanışması... Ve onu hayatındaki en güzel şeylerden, en güzel duygulardan birisine benzetmesi...

Denizin kıymetini daha bir bilirsin.

Yokluğu, varlığının önüne geçer o zaman.

Eymir tüm rant sevdalarına, hoyrat göz dikmelere rağmen hala kuru(tul)madıysa, bu da esasen denizin yokluğundan...

Hem deniz olsaydı Başkent Ankara’da, her kıyısı, her koyu yıllarca resmi-askeri kamp olurdu belki de, anca tepesinden çekirdek çitleyerek seyrederdik.

Sonra da Ankara’da 1994’den beri yitirilen şeylerin arasına koskoca bir deniz de eklenirdi... Değil mi?

Biz de ağlaşırdık yine ardından, kurudu kuruyacak içdeniz gibi.

Ankarada deniz olsa ne fayda

 

 

 

 

X