‘Türkiye’nin Oyları’ inisiyatifi ne yapacak

‘TÜRKİYE’nin Oyları’, 30 Mart yerel seçimlerinde kamuoyunda oluşan farkındalık ve yaratılan sivil toplum bilinci üzerine gelen taleplerle bu birikimi Türkiye’ye yaymak üzere başlatılmış bir yurttaş hareketi, bir sivil toplum macerasıdır. Belirtmek gerekir ki bu inisiyatife talepler sadece Türkiye’den değil. Farklı ülkelerden de yurtdışı oyların korunması için Türk vatandaşları aynı duyarlılıkla bu gruba ulaşmışlar. Yapılan çalışmalar sonucunda 11 ülkede ‘Gurbetin Oyları’ kuruldu.
Şimdi yeni üyeleri ile 12 ülkede varlık gösteriyor, yurtdışı oylara sahip çıkıyorlar.
7 Haziran seçimleri sonrası tüm tutanakları toplayıp, kurdukları 1000 kişiyi aşkın analiz ekibi ile her bir tutanağı tek tek analiz etmeye çalışacak. Bu noktada gönüllü sayısının artması çok önemli. Öncelikli olarak D’Hondt sistemine göre farkların az olduğu illerin tutanaklarını inceleyerek başlayacağız ve ilk 48 saat içerisinde ‘İlçe Seçim Kurulları’na yasal delil ve dayanak oluşturması için kamuoyu ve partilerle sonuçları paylaşacağız.
Bakacakları noktalardan
bazıları şöyle:
Tutanakta mühür var mı?
Mühür varsa tutanağın doldurulduğu ilçeye mi ait?
Sandık kurulunun imzaları tamam mı?
Tutanaktaki hesaplamalar ve rakamlar tutarlı mı?
Geçersiz sayılan tutanaklar için geçersizlik sebepleri belirtilmiş mi?
Peki analizler nasıl yapılacak?
Ankara’da ‘Türkiye’nin Oyları’nın sözcüsü Işık Sedef Gürbüz “Parlamenter rejimin değiştirilmesinin dahi tartışıldığı bu dönemde biz vatandaşlık görevi yapıyoruz ve tutanak analizi kısmına, yasal delil oluşturması adına çok önem veriyoruz” dedi.
Ağrı ve Yalova’da yenilenen seçimlerde Türkiye’nin Oyları olarak bulunduk, seçimleri izledik, deneyimlerimizi paylaştık ve sonucunda analizlerimizle sürecin resmini çıkarttık. Ve gördük ki, organize yapılmış bir sandık güvenliği çalışması adil sonuçların ortaya çıkmasında kilit rol oynuyor.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde yerelden çıkıp Türkiye’de 51 ilde sandıkları koruduk. Tahmin ettiğiniz gibi pek çok sorunla karşılaştık. Eğitimli müşahitlerimiz sandık başında sandık kurulu başkanlarına dahi yol gösterdi, sandık başında yaşanmak üzere olan şaibeleri engelledi. Sandık başında duran gönüllülerimiz an be an yaşadıkları problemleri, usulsüzlükleri, gelişmeleri sosyal medya üzerinden duyurarak yurttaş gazeteciliğinin güzel ve önemli bir örneğini sundular. Ve işimiz seçimlerle bitmedi! Seçim sonrası tutanaklar toplandı, analiz edildi ve anlamlı veriler haline dönüştürüldü. Ve gördüldü ki tutanaklarda büyük, kitle oy kayıpları yaşanıyor.
7 Haziran seçimlerinde yine gönüllülerimizle ve işbirliği yapmış olduğumuz kurum ve kuruluşların gönüllüleriyle (ADD, Demokratik ve Güvenli Seçim Girişimi gibi) sandık başında durup oylarımızı koruyacağız. Ancak geçmiş deneyimlerimizden gördük ki sandık başında durmak yetmez. Kesilen elektriklerin, trafolara giren kedilerin karşısında durmak gerek. Halkımızı umutsuzluğa düşüren ve bireyleri en temel demokratik hakları olan oy verme konusunda güvensizlik yaratarak atıllaştıran, sistemin dışına iten şaibe iddialarına karşı bir çözümümüz var!

Herkes katılabilir


Biliyoruz ki asıl olan, resmi evrak olan tutanaklardır. SEÇSİS ise tutanakların bir sureti. Türkiye’deki tutanakların hepsinin elde edimesi ve tek tek incelenmesi demek; kedilerin, trafoların, elektrik kesintilerinin, sistemsel hataların seçim sonucuna yansımasına mahal vermemek demektir.
‘Türkiye’nin Oyları’ olarak bizler, 7 Haziran seçimleri sonrası tüm tutanakları toplayıp, kurmakta olduğumuz 1000 kişiyi aşkın analiz ekibimizle her bir tutanağı tek tek analiz etmeye çalışacağız. Bu noktada gönüllü sayımızın artması çok önemli. Öncelikli olarak D’Hondt sistemine göre farkların az olduğu illerin tutanaklarını inceleyerek başlayacağız ve ilk 48 saat içerisinde İlçe Seçim Kurulları’na yasal delil ve dayanak oluşturması için kamuoyu ve partilerle sonuçları paylaşacağız. Bakacağımız noktalardan bazılarını paylaşmak isterim.
• Tutanakta mühür var mı?
• Mühür varsa tutanağın doldurulduğu ilçeye mi ait?
• Sandık kurulunun imzaları tamam mı?
• Tutanaktaki hesaplamalar ve rakamlar tutarlı mı?
• Geçersiz sayılan tutanaklar için geçersizlik sebepleri belirtilmiş mi?
Peki analizler nasıl yapılacak?
Bu analizler, bir yazılım üzerinden yapılması mümkün olmayan analizler. Okuma, yazma ve dört işlem bilen, temel bilgisayar bilgisine hakim, eğitimlerimizi almış herkes dünyanın neresinde olursa olsun, bu analizleri yapabilir. Bir tutanak üzerinde başta 4- 5 dakika geçirilmesini beklesek de sonra analizcilerimizin baştaki alışma sürecini atlattıktan sonra 2-3 dakikada bir tutanağı analiz edebileceğini öngörüyoruz. Küçük bir hesaplama ile ve bu seçimlerde bir tutanağın ortalama 350 oyu barındıracağı bilgisi ile şunu söyleyebiliriz:
Tutanaklardaki oyların iki dakikada 350’sini 20 dakikada 3500 oyu, 1 saatte 10.500 oyu ve 4 saatte 42.000 oyu güvence altına almak mümkün! Ve bu çok kolay. Evlerinde bilgisayarlarının başındaki gönüllülerimiz, kendilerine ulaştırılan tutanakları analiz edecek ve bizlere sonuçlarını ulaştıracaklar. Üzülerek belirtiyoruz ki dünyada ulusal bazda bu tip detaylı analizleri yapan tek oluşum biziz.
Kitle oy kayıplarının tutanaklarda yaşandığı bilgisinden hareketle herkesi önce sandık başında durmaya, sonrasında ise mutlaka analiz ekibimize katılmaya davet ediyoruz. Bilgisayar başından da bu kadar önemli bir görev gerçekleştirmek mümkün!
Bizlere sosyal medya hesaplarımızdan twitter’da TRnin OYLARI, facebook’ta Türkiye’nin Oyları ve web sayfamızdan www.turkiyeninoylari.com ulaşabilirsiniz.”

Atatürk’ün kadın haklarına darbe AYM, Anayasa’yı ihlal etti

ÇAĞDAŞ Yaşamı Destekleme Derneği, “Dini nikâh devletin kayıtlarına geçmediği, bu nedenle özellikle kadın ve çocukların haklarını koruma yetkisi olmadığı için yalnızca bir “dua”dır. Anayasa Mahkemesi’nin kadınları ve çocukları güvencesiz bırakan kararı, kabul edilemez” açıklamasını yaptı. Tüm üyeleri erkeklerden oluşan 15 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin 11 üyesiyle aldığı kararla ‘Türkiye Cumhuriyeti’nin demokrasi ve hak kavramları gelişmemiş feodal ve teokratik Ortadoğu ülkelerinin durumuna düşürüldüğü belirtilen açıklamada, özetle şöyle deniliyor:
“Kadınlarımızın güvencesiz ve korumasız bırakılmasının önünü açmıştır. Yeni çocuk gelinler, yeni Ünzile’ler yoldadır. Erkek çokeşliliği artacak ve bu kadınların aleyhine olacaktır. Kadınlar miras hakları konusunda ciddi sorunlar yaşayacaktır. Aile hukukunun bütün kurumlarının belkemiği olan resmi nikâh olmadığı zaman evlenme, boşanma, velayet, nafaka, miras ve mal rejimlerinin tamamı Medeni Kanun’un güvencesi dışına çıkmış olacaktır. 110. maddesiyle resmi nikâhı düzenleyen 1926 tarihli Medeni Kanun, bunun için ‘Devrim Yasaları’ içinde yer almıştır. Dini nikâhı resmi nikâh olarak kabul etmek, Atatürk’ün “Kadın Hakları” devrimini yok saymaktır.
Ne yazık ki görevi Anayasa’yı ve hukuku korumak olan en yüksek yargı organı, bu kararıyla Anayasa’yı ihlal etmiştir. Gelinen bu durum ülkemizin hukuk geleceğine korku ve kuşkuyla bakmamıza neden olmaktadır.
TBMM, bu ağır yanlıştan ivedilikle dönülmesi için çocuk gelinlerin, kadın istismarının engellenmesi için yasal düzenlemeleri yapmalıdır. Önce kadınlarımızı sonra da tüm ulusumuzu ortaçağ karanlığına götürecek bu kararı kabul etmemiz olanaksızdır.”

İstanbul’da ‘ekolojik yıkım’ tehdidi uyarısı

TMMOB Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi ile İstanbul İl Koordinasyon Kurulu Kent Komisyonu ve Kuzey Ormanları Savunması, ‘İstanbul’un ekolojik yıkım/talan haritası’nı açıkladı.
“İstanbul halkına uyarımız, yaşama karşı sorumluluğumuz, yetkililere çağrımızdır: Bu, ‘Köprü’den önceki son çıkıştır: Mega Projeleri Durdurun!” denilen açıklamada şu istekler öne sürülüyor: “İstanbul’un tüm yaşam kaynakları -ormanlar, su havzaları ve tarım alanları- kuzeyde olduğundan, bu alanların ve Boğaziçi’nin korunması için kent kuzeye doğru daha fazla büyümemelidir. Boğaz geçişlerini en aza indirecek arazi kullanımı-ulaşım ilişkisi kurgulanmalıdır. Toplu ulaşıma öncelik verilmelidir. İstanbul dışında cazibe merkezleri oluşturulmalıdır. Nüfus planlaması yapılmalıdır. Su havzaları ve ormanlık alanlarda yapılaşma durdurulmalıdır. Toprak, hava, su kirliliği önlem mekanizmaları geliştirilmelidir. Aşırı betonlaşma durdurulmalıdır. Rant için değil halk için şehircilik anlayışı benimsenmelidir.
Hopa’nın eşkıyalarından Gezi’nin çapulcularına bitmedi daha o kavga ve sürecek: Yeryüzü aşkın yüzü oluncaya dek. Ekolojik bir yaşamı inşa edene dek mücadele edeceğiz.”




BİLİYOR MUSUNUZ?


-TÜM Sağlık-Sen Genel Başkanı Yüksel Kılıç’ın, seçimler öncesi sağlık çalışanlarına döner sermayeden ödenmek üzere bayram ikramiyesi ödenmesini, siyasi iradenin bu talebi dikkate almasını istediklerini...
-MHP Niğde örgütü ile milletvekili adayları Vedat Bayram, Murat Işıklı, Hakan Er ve il genel meclisi üyeleri, AKP 2. sıra adayı Erdoğan Özegen’in çivi çakmanın yasak olduğu Niğde Kalesi’ne seçim pankartı asmasını kınadıklarını...
-ESKİ Adalet Bakanı Seyfi Oktay hakkında açılan davanın duruşmasının bu sabah 09.30’da görüleceğini...
-CHP Kültür ve Sanat Platformu adına bir açıklama yapan CHP Genel Başkan Yardımcısı Ercan Karakaş’ın, her ay düzenli biçimde yayımladıkları sanat raporunda AKP iktidarının sanattan ve sanatçılardan korkusunun giderek arttığını saptadıklarını belirterek, sansürün giderek çocuk programlarına da sıçradığını belirttiğini...


Sencer Ayata’nın ‘AKP İktidarı ve Rejimin Otoriteleşmesi’ isimli kitap, raporu yayınlandı


CHP Genel Başkan Yardımcısı Sencer Ayata, ‘AKP İktidarı ve Rejimin Otoriteleşmesi’ isimli ilginç bir rapor-kitap yayınladı. Ayata, insan hakları gerilemesi başlığında, suçlu muamelesi yapılan bireylerin ‘bireysel özgürlük ve tercih alanlarının sistamatik olarak’ daraltıldığını savundu. Öğrenci, gazeteci ve bürokratları ‘baş mağdur’ olarak tanımladı.
Yasama, yürütme ve yargı başlığında da kuvvetler ayrılığının ortadan kalkmasıyla ‘dengesiz ve frensiz iktidarları ortaya çıkardığının’ altını çizdi.
Kitabın en ilginç başlıklarından birisi de ‘devletin partilileşmesi’ Medyanın da sindirilmesinin işlendiği kitapta günümüzde, ’Devlet ve hükümet ayrımı yok edilmiş onun yerini parti-hükümet-devlet bütünleşmesi almıştır. Kamu görevi anlayışı, iktidar partisinin ve yandaşlarının hizmetkârı olan bir bürokrasi anlayışına dönüştürülmüştür’ görüşünü savunan Prof. Dr. Sencer Ayata’nın tezi ister katılalım ister katılmayalım, ‘Seçimle iş başına geldiğini söyleyen AKP yönetimi, yürütme erkinin yetkilerini alabildiğine genişletip, diğer kurumları yürütmenin denetimi altına almaktadır. Artık, Türkiye’de demokrasi, rejim ve siyasi istikrar açısından en büyük tehdit AKP iktidarı haline gelmiştir’ şeklinde... Ayata’nın analizinde bazı başlıklar ve tek cümle ile anlatımları ise şöyle:
Kutuplaştırarak İktidarını Koruyan Lider: İnançlar ve yaşam tarzları ayrıştırılmakta ve kutuplaştırılmaktadır.
AKP’nin Kara Düzeni ve Rant Oligarşisi: Otoriterlik, kayırma ekonomisi ve yolsuzluk birbirinden ayrılmaz biçimde içi içe geçmiştir.
Tek Boyutlu Sivil Toplum: AKP kendisinden yana olmayan sivil toplum kuruluşlarını keyfi yaptırımlara tabi tutmakta tereddüt etmemektedir.
Dış Politikada ‘Kudret ve İtibar İllüzyonu’: AKP iktidarında, dış politika daha önce görülmemiş biçimde ideolojikleşmiştir. Uluslararası ilişkiler, yerini dinler ve mezhepler arası ilişkilere bırakmıştır.

Tuzluçayır’daki Feyzullah Çınar’ın heykelini kırdılar


OZAN Feyzullah Çınar aşıklık geleneğinin günümüz kuşaklarına aktarılması için çok emek vermiştir. Sayısız eseri ve derlemeleri vardır. Tıpkı ozan Mahsuni Şerif gibi tıpkı Aşık Murat Çobanoğlu gibi... 1985 yılında kaybettiğimiz Feyzullah Çınar için yaşadığı Tuzluçayır Mahallesinde bir park yapıldı. Parkın içine ozanın güvercin ve bağlama figürlü bir heykeli konuldu. Dönemin Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Murat Karayalçın, heykelin açılışını yaparken Çınar için “Toplumun sorunlarını sıkıntılarını eserlerinde yansıtan çağının tanığı değerli birisiydi” demişti. Yine ABB’ye aday olan Yılmaz Ateş onun eserlerini seçim kampanyasının müziği haline getirmişti. Şimdi öğreniyoruzki parkın içindeki heykel tahrip edilmiş, kırılmış. Bu davranış yıllardır süre gelen aşıklık, ozanlık geleneğine, onun barış-kardeşlik-dostluk türkülerine yapılan saygısızlıktır. Park bakımsızdır, ışıklandırması eksiktir ancak ozan Feyzullah Çınar’ı yaşatan bir heykeli vardı içinde. Ondan ne istediniz? Şimdi yetkililer veya STK’lar daha görkemli bir Feyzullah Çınar heykeli yapmak için ne duruyor? Bu davranışınızla tüm ozanlarımıza, kültürümüze saygı göstermiş olacağız.
Umut ÖZKAN

X

Eşkıyaya ordu kurmak olmuyor

Gara bölgesinde konuşlanan terör unsurlarına yapılan harekât sonucu, arka planda kalan büyük bir trajedi ortaya çıktı. Buraya düzenlenen hava harekâtı olmasa, muhtemelen uzun zaman bilgi edinmek, mümkün olmayacaktı. Yüzlerce uçak ve yaptıkları sayısız sortilerden bahsediliyor.

Meclis’te yapılacak genel görüşmede bu konuların açıklığa kavuşturulması gerekiyor.

Terörle mücadelede, muhalifi-muvafığı herkes, sonuna kadar iktidara destek oluyor.

İktidar ise ABD Dışişleri Bakanlık Sözcüsü bir zibidinin açıklamasını muhatap alıyor, muhalefete sataşıyor.

Suriye’nin kuzeydoğusunda, binlerce TIR’lık lojistik destekle eşkıyaya ordu kuranların kaçırılan insanların akıbetini dert etmesini beklemek, Trump’tan okeye dördüncü olmasını beklemeye benziyor.

Biz kendimize bakalım.

TSK, FETÖ illeti ile enfekte edilmesine rağmen bugün ahlak ve moral kapasitesinin, fiziksel kapasitesinin çok üstünde olan dünya çapında bir güç.

Libya, Suriye, Azerbaycan/Karabağ; her yerde bayrak gösteriyor. Uğradığı Ergenekon zilletine rağmen vatan mevzubahis ise ateşin üzerine yürüyor.

Kandil’e bayrak dikmekten bahsedenler, gün bugündür. 

Yazının Devamını Oku

Yeni anayasa ve 1921 Anayasası ruhu

Cumhurbaşkanı uzay yolculuğuna paralel olarak yeni anayasa konusunda da ısrarlı görünüyor.

Dünkü grup toplantısında, herkesi ‘işbirliğine’ davet etti. Onlar-bunlar diye diye bugünlere geldi ama bugün, ‘toplumsal sözleşme’ için kimseyi dışlamıyor, en azından görüntü öyle.

Ortak noktaların varlığından bahsediyor, farklı düşünceler için de bir uzlaşma süreci öneriyor.

Cumhur ittifakı üzerinden bütün Türkiye’ye ayar vermekten vazgeçmiş bir hali yok ama anayasa konusunda paydaş görünenlere çiçek atıyor, tatlı sos olarak da Cumhuriyet’in yüzüncü yılına vurgu yapıyor.

Özetle, muhalefete “Zamanının en modern devlet projesi olan Cumhuriyet, muhtelif denemelere rağmen şöyle dört başı mamur bir anayasa yapmayı beceremedi, biz cumhur ittifakı olarak bu işe sıvandık, bir el atın” demeye getiriyor.

Sanırsınız, ‘aküsü boşalmış bir araba’ koca Cumhuriyet, elbirliği ile yokuş aşağı vurdurulup çalıştırılacak.

Adalet Bakanı, “1921 Anayasası’nın ruhu ile Cumhuriyet’i taçlandıracağız; her inancın, her anlayışın yansıtıldığı bir toplumsal sözleşme” müjdesini vermiş!

Tarih konusunda bir yanılgı var gibi, neden 1924 (Cumhuriyet sonrası) Anayasası değil de Cumhuriyet öncesi 1921 Anayasası referans alınıyor net değil, ayrıca madde içerikleri bakımından, hedeflenen uzlaşma ve bugünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile hiç alakası yok.

- İcra kudreti ve teşri selahiyeti; milletin yegane ve hakiki mümessili olan TBMM’de tecelli ve temerküz eder. (m. 2)

Yazının Devamını Oku

TÜİK’in verileri umutsuzluğu arttırıyor... İş aramayan işsizler!

Toplumun temel sorunu, gençleri pençesi altında kıvrandıran işsizlik, TÜİK’e göre azalıyormuş. Enflasyona ilişkin yayınladığı verilerle yoğun şekilde eleştirilen Türkiye İstatistik Kurumu’na (TÜİK) göre işsiz sayısı 2020 yılı Kasım döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 303 bin kişi azalarak 4 milyon 5 bin kişi oldu.

İşsizlik oranı 0.4 puanlık azalışla yüzde 12.9 düzeyinde gerçekleşti. İstihdam edilenlerin sayısı da bir önceki yılın aynı dönemine göre 1 milyon 103 bin kişi azaldı. İş bulma umudu olmayanların sayısı ise 1 milyon 674 bine çıktı.

TÜİK’in rakamlarına baktığınızda “Oh ne güzel, işsizlik azalıyor” diyebilirsiniz. Ancak enflasyonda olduğu gibi işsizlik verilerinin de günlük yaşamdaki gerçeklerle uzaktan yakından ilgisi yok!

Bu nasıl azalmadır ki hâlâ üniversite mezunu her üç gençten biri iş kapıları yüzlerine kapandığından umutsuzca evde oturuyor... Hâlâ işsizler ordusu İŞKUR’un önünde başvuru kuyruğu azalmıyor... Bu nasıl azalmadır ki hâlâ salgından ötürü kapanan işyerlerinde işlerine son verilenlerin sayısı çığ gibi büyüyor... Bu nasıl azalmadır ki hâlâ işlerini yitirenlere ödenen kısa çalışma ve ücretsiz izin ödeneği alanların sayısı yükseliyor... Belediyelerin önü iş arayanlarla dolu...

Resmi verilerin dışında gerçek işsiz sayısı salgınla birlikte 10 milyonu aştı. Milyonlarca işsiz çaldığı kapıların kapanmasından ötürü umudunu tüketerek İŞKUR’a artık başvurmuyor. Yani TÜİK’in aksine gerçek işsiz sayısı büyümeye ve ürkütmeye devam ediyor. Toplumda o kadar geliri azalan ve işsiz sayısı var ki, her akşam TV ekranlarından izliyoruz. TÜİK’in verileri inandırmıyor, tebessüm ettiriyor. DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu da verilerin gerçek tabloyu yansıtmadığı, işsizliğin daha da derinleştiğini söyledi.

Şükrü KARAMAN

GÜNÜN SÖZÜ“DÜŞÜNCEYE düşünceyle karşı çıkılır, cezayla değil.” İoanna KUÇURADİ

BELTUR’A BİG CHEFS’TEN GENEL MÜDÜR

İBB

Yazının Devamını Oku

Pahalılık tablosundan kimse memnun değil

Koronavirüs salgını ile birlikte gıda fiyatlarında daha da ciddi bir hızlı artış yaşanıyor. Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) ocak ayı enflasyon rakamlarında, ocakta tüketici fiyat endeksi aylık bazda yüzde 1.68, yıllık bazda yüzde 14.97 artmış. Gıdada ise bu artış yüzde 2.48 ve 18.11 olmuş. Bunlar resmi rakamlar. Çarşı pazara çıkınca, markete gidince aslında bunun daha yüksek olduğu hemen anlaşılıyor.

Birleşmiş Milletler 2021 yılını ‘Uluslararası Meyve ve Sebze Yılı’ ilan etti. Bu yıl beslenmede meyve ve sebzenin öneminden, üretimden tüketime çalışmalar yapılacak, etkinlikler düzenlenecek. Dünya Sağlık Örgütü’ne göre insanların günlük ortalama en az 400 gram meyve, sebze tüketmesi öneriliyor. Ocak ayı istatistiğine bakıyoruz, işlenmemiş gıda yani yaş meyve ve sebze fiyatları yıllık bazda yüzde 10.22 yükselmiş görünüyor. Gerçekte bunun da daha yüksek olduğu muhakkak.

Yine verilere bakarsak Türkiye, dünya sebze üretiminde 4. sırada, meyve üretiminde 5. sırada görünüyor. Buna göre, ülkemiz ‘sebze ve meyve ambarı’ olmalı. Ama bu fiyatlarla ne doğru dürüst alıp tüketebiliyoruz, ne de bu potansiyeli ülke olarak yeterince değerlendiriyoruz. Bu sütunlarda tarım ve gıda konularına sıkça yer veriyoruz. Üreticiden, tüketiciden aldığımız mesajlara bakılırsa hem üreten, hem de tüketen şikâyetçi.

TARLA İLE MARKET FARKI

Hangisinin penceresinden bakarsanız bakın, herkes kendine göre haklı. Kimse bu durumdan memnun değil. Çünkü tarla ile market arasındaki fiyat farkı, ekonominin kurallarıyla izah edilemeyecek derecede yüksek. Halk, haklı olarak sebze ve meyve fiyatlarındaki ‘hızlı artışı’ sorguluyor. Üreticiler de haklı olarak sattıkları ürünlerin marketlerdeki yüksek fiyatlarına aynen tüketiciler gibi anlam veremiyor. Üretici, örneğin 1 liraya sattığı domatesin İstanbul’a gelinceye dek 7-8 lira olmasına şaşırıyor.

Kurulan ‘Gıda ve Tarımsal Ürün Piyasaları Analiz Müdürlüğü’ bu konuda çalışacak. 8 Şubat’ta faaliyete geçen bu müdürlük bakalım ne rapor verecek, göreceğiz. Biz de takipçisi olacağız. Üreticinin daha çok kazanacağı ama tüketicinin de daha makul fiyata satın alabileceği bir sistem bulunmalı. Yoksa tek bir ürünü alıp kamu aracılığıyla veya belediyeler aracılığıyla satmak çözüm getirmez. Makul fiyata bir litre ayçiçeği veya bir adet ekmek almakla sorun çözülmüyor. Ne üretici, ne tüketici bu durumdan memnun değil. Ekonomi yönetimi de hoşnut değil, çünkü enflasyon sepetinde gıda fiyatları ve özellikle yaş meyve ve sebze fiyatlarındaki artış enflasyon artışına da yol açıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da konuya bizzat el atması boşuna değil.  

GÜNÜN SÖZÜ
“AKP’yi sorguladık diye terk edildik. Siyaset doyma ve doyurma yeri değildir. Tüm kurumlara zarar verildi, dış politikada kimliğimizi unuttuk.” Kemal ALBAYRAK - AKP kurucusu

CİNAYETE YASAL KORUMA SAĞLANAMAZ

Yazının Devamını Oku

Sigara içmek artık hastalık

Ülkemizde her 10 kişiden 3’ü sigara içerken, içen her 10 kişiden 7’si de sigarayı bırakmak istiyor. 9 Şubat Dünya Sigara Bırakma Günü vesilesiyle sigarayı bırakmanın faydaları ve COVID-19 döneminde sigara içmenin risklerine değinen İzmir Dokuz Eylül Tıp Fakültesi Göğüs Hastalıkları Dalı öğretim üyesi ve Türk Toraks Derneği Tütün Kontrolü Çalışma Grubu üyesi Prof. Dr. Oğuz Kılınç, önemli bilgiler paylaştı.

“Sigara bağımlılığını artık bir hastalık olarak kabul ediyoruz” diyen Prof. Kılınç, “Sigara bağımlılığı, istendiği zaman terk edilen bir durum, basit bir alışkanlık ya da sosyal bir davranış değildir. Yüksek tansiyon, şeker hastalığı, verem gibi tedavisi mümkün olan bir hastalıktır. Sigara bağımlılığı sağlık çalışanları tarafından müdahale edilirse, bilimselliği kanıtlanmış etkili ilaçların yardımıyla kolayca tedavi edilebiliyor. Tüm tütün mamulleri, elektronik sigara ve diğer ısıtılmış tütün ürünleri de dahil, güçlü bir bağımlılığa yol açan nikotin içerir. Maalesef nikotin bağımlılığı, diğer eroin, kokain gibi madde bağımlılıkları ile eşdeğer bir bağımlılıktır” dedi.

ALO 171’İ ARA

Prof. Dr. Oğuz Kılınç “10 sigara içene sorduğunuzda 7’si ‘Sigarayı bırakmak istiyorum’ diyor. Ancak bu 7 kişiden sadece 3’ü sigara bırakmak için herhangi bir girişimde bulunuyor. Hastaların kendi kendilerini bağımlılıktan kurtarması 100 kişiden 3-4’ünde mümkün olabiliyor. Gerekli etkili tedaviler uygulanırsa tütünden kalıcı olarak kurtulma oranı yüzde 30’a kadar çıkabiliyor” diyor.

ALO 171’i arayarak en yakın sigara bırakma polikliniğinden randevu alın ve sigaradan elinizi çekin!

GÜNÜN SÖZÜ

“CHP’li arkadaşlarla yolumu ayırıyorum. FETÖ’cülerle, Soros’çularla yolumu ayırıyorum. Henüz bıyıklarım terlememişti, o zaman dağlara taşlara CHP ve Karaoğlan yazan bir gençtim. O zamandan beri Atatürkçüyüm, Cumhuriyetçiyim ve kurucu değerlere sahibim. Türkiye sahipsiz değildir. Girin koluma.” Muharrem İNCE

PANDEMİ BAKLİYATIN ÖNEMİNİ ORTAYA ÇIKARDI

Yazının Devamını Oku

Türkiye’de kronik kömür kirliliği korkutuyor!

Sağlık ve Çevre Birliği (HEAL:Health and Environment Alliance), 4 Şubat Dünya Kanser Günü’nde ‘Türkiye’de Kronik Kömür Kirliliği: Kömürün Sağlık Yükü ve Kömür Bağımlılığını Sonlandırmak’ raporunu yayınladı. Rapor, termik santrallardan kaynaklı hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunları ve bunun mali yükünü gözler önüne seriyor.

Türkiye’de santral bazında sağlık etkilerini ve buna bağlı maliyetleri hesaplayan ilk çalışma olan rapor, kömür santrallarının yarattığı kirliliğin her yıl 53.6 milyar TL’ye yakın sağlık maliyetinin olduğunu ortaya koyuyor. Bu ise toplam sağlık harcamalarının yüzde 27’sini oluşturuyor. Rapor aynı zamanda kömürlü termik santralların yarattığı hava kirliliğine bağlı olarak her gün 13 kişinin hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor ve aralarında filtreli santralların de bulunduğu en kirli 10 termik santralı açıklıyor.

- 2019’da Türkiye’de işletmede olan linyit, taş kömürü veya asfaltit kullanan 28 adet büyük elektrik santralını (100 MW ve üzeri kurulu güce sahip) inceleyen raporun başyazarı, HEAL Türkiye Sağlık ve Enerji Politikaları Kıdemli Danışmanı Funda Gacal, “2019’da Türkiye’nin sağlık harcamaları 201 milyar TL olarak açıklandı. Bu meblağının yüzde 27’si ise kömür kaynaklı sağlık sorunlarına harcandı” diyor.

KRONİK VE AKUT

Kömürlü termik santrallar, pek çok kronik ve akut hastalığın nedeni. 2019’da bu santrallar Türkiye’de 26 bin 500 çocuk bronşit vakası, 3 bin erken doğum, 3 bin 230 yetişkin bronşit vakası, bununla birlikte 11 milyon 300 bin hasta geçirilen güne ve hastalık nedeniyle 1.4 milyon iş günü kaybına neden oldu.

Kömürlü termik santralların yol açtığı erken ölümler de raporun temel bulguları arasında yer alıyor. Buna göre, 2019 yılında bu santrallar yaklaşık 5 bin erken ölüme neden oldu, yani günde ortalama 13 kişi kömürün yarattığı kirlilik nedeniyle hayatını kaybetti. 19 GW’lık mevcut kurulu kömür gücüne ek olarak toplam 33 GW’lık 30 yeni kömürlü termik santral projesi bulunuyor.

FİLTRE TAM ÇÖZÜM DEĞİL

Raporun başyazarı Gacal, kömürlü santrallarda en iyi filtre sistemlerinin dahi bacalardan yayılan hava kirleticilerini yalnızca bir noktaya kadar azaltabildikleri için kronik hava kirliliğine çözüm olmuyor. Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nden (HASUDER) Yrd. Doç. Dr. Melike Yavuz, kömürlü termik santrallar başta olmak üzere tesis bazında hava ve suyu kirleten tüm emisyon verilerinin kamuya açılması gerekiyor. Bazı öneriler de şöyle:

“Mevcut ve eskimiş kömürlü termik santralların en kısa sürede kapatılması ve yenilerinin inşa edilmemesi. Sağlık ve çevre etki değerlendirmeleri ile bilinçli enerji seçimleri yapılması. Enerji sektöründe şeffaf bir raporlama sistemine geçilmeli, sağlık istatistikleri kamuya açılmalı. Enerji, iklim ve temiz hava konularının görüşülüp, karara bağlandığı yerlerde sağlık aktörlerin yer almalı.”

Yazının Devamını Oku

CHP’de kriz önlenemez miydi?

24 Haziran seçim gecesi başlayan kriz büyüyerek bugüne geldi. CHP ‘dostlarıyla’ iktidar yürüyüşünde olduğunu söylerken CHP’den kopuşlar başladı. CHP’den başlayan istifa süreci neye yol açacak, hep birlikte göreceğiz. Kılıçdaroğlu, yaşananları göremedi mi? Yoksa Kılıçdaroğlu bu sürecin yaşanmasına bilinçli olarak “yol” mu verdi? CHP kongre-kurultay sürecinde bir değişim sağlayarak bugünkü tabloya engel olabilirdi. 

Ancak engel olmak yerine İstanbul, Ankara, İzmir örgütlerine dayatmalı il başkanları atandı. Yetmedi, kurultay alelacele yapılarak sağlıklı bir değişimin önü kapatıldı. Ve yok hükmünde bir kurultay yapıldı. 

Arkasından eski MYK yapısı neredeyse aynen korundu. Seçilemeyen MYK üyeleri “danışman” adı altında yeniden atandı. Adeta kurultay sonuçları yok sayıldı. 

Daha önemlisi, tepki çeken Oğuz Kaan Salıcı ve Seyit Torun gibi isimlerle eski MYK üyeleri yeniden atandı. Yalnızca Canan Kaftancıoğlu ve Oğuz Kaan Salıcı isimlerinde ısrar edilmeseydi belki CHP’de bu kadar tepki olmazdı. Kılıçdaroğlu ve İmamoğlu’nun desteğine rağmen Kaftancıoğlu il kongre delegelerinin yarısının bile oyunu alamadı. 

Ne Kaftancıoğlu’nun ne Salıcı’nın ne de söylendiği gibi ‘10 Aralık Hareketi’nin CHP’de bir gücü ve karşılığı yok. Kılıçdaroğlu’nun ısrarlı çabalarıyla varlar. Bugün yönetimden alınsalar, yarın selam verenleri olmaz. Peki, Kılıçdaroğlu bu isimler üzerinden kriz yaratacağını bile bile bu isimleri neden yönetimde tuttu? 

Yoksa Kılıçdaroğlu CHP’de bir ayrışma için durumu fırsata mı cevirdi?

GÜNÜN SÖZÜ

“ZAMAN

Yazının Devamını Oku

AB aşıda altüst oldu

AB ile aşı üreticisi firmalar arasındaki tedarik kavgası sürüyor. Avrupa İlaç Ajansı’ndan ‘acil kaydı’yla onay alan Pfizer/BioNTech, Moderna ve AstraZeneca firmalarının birden “Bu kadar aşıyı hemen veremeyiz. Üretimde sıkıntı var” demeleri, Almanya’nın aşı planlarını da altüst etti. 27 Aralık’ta 80 yaş üstünü aşılamaya başlayan Almanya bugüne kadar sadece 2 milyon civarında aşı yapabildi.

Aşı merkezleri şimdilik kapandı. Almanya’da dün itibarıyla 57 bin kişi virüs kurbanı oldu. Virüs bulaşan sayısı 2.2 milyon civarında. Alman Sağlık Bakanı Jen Spahn, aynen şöyle demiş: “Temelde Almanya’da Rus ve Çin korona aşılarının kullanımına açığız. Bir aşının üretildiği ülkeden bağımsız olarak güvenli ve etkili olduğu tespit edilirse, pandemiyle başa çıkmaya yardımcı olur.” Bavyera Eyaleti Başbakanı da “Rus ve Çin aşıları da Avrupa’da test edilmeli. Güvenli ve verimli ise bunları da kullanalım” demiş... Bu haberleri duyan Rusya da AB’ye ikinci çeyrekte 100 milyon doz ‘Sputnik V’ aşısı sağlayabileceğini, aşının onaylanması için Avrupa İlaç Ajansı’na başvuru yapıldığını duyurdu. Merkel eyalet başbakanları, sağlık bakanları ile ‘aşı zirvesi’ yapıyor. Ancak açıklamalara göre, zirveden pek bir şey çıkmayacağı söyleniyor.

Manzaraya göre, galiba biz Avrupa’ya göre daha iyiyiz diyebilir miyiz?

GÜNÜN SÖZÜ

“KEMALİZM milli ve evrensel bir ideolojinin adıdır. ‘Sosyal demokrasi’ ise beynelmilel ve gayrimilli bir doktrinin adıdır.”
Tahir ÇALGÜNER

‘MİTOLOJİNİN OĞLU’NU UĞURLADIK

“ŞADAN Gökovalı’ya arkadaşım, oğlum desem azdır. Çünkü mevcut insanlar arasında beni temadi ettirecek, daha doğrusu temadi ettirmeye en müsait insan odur. Ölürsem ölüm bana galebe çalmamış olacak. Çünkü Şadan var.” (Cevat Şakir)

Balıkçı’nın gözünde ölümsüzlük idi Gökovalı

Yazının Devamını Oku

Pahalılık ve oyun teorisi

Almanya’da “Yemek ve içmek bedeni ve ruhu bir arada tutar” diye bir atasözü var. Gıda piyasasında hâkimiyet Aldi, Edeka, Kaufland, Lidl, Rewe, Netto, Penny, Hit, Real gibi binlerce mağazası olan zincir şirketlerin elindedir. Aralarında kıyasıya bir rekabet olduğu herkesçe bilinir. Sürekli fiyat düşürerek rakiplerini zorlarlar. Birkaç yıl önce ABD’nin en büyük mağazalar zinciri Wallmart, büyük bir kâr iştahı ile Alman pazarına girdi. Kısa sürede rekabete dayanamayıp her şeyi yok pahasına satıp toplanıp gitti. Almanya’da gıda ihtiyaç maddeleri satan yabancı zincir markalar yoktur, olmaz. Çünkü yerli şirketler dolaylı olarak buna izin vermez. Unutmayın.

Ülkemizde gıda fiyatları da halkın canına tak etti. Her kafadan bir ses çıkıyor. Halbuki üniversitelerin görevi, öncelikle bunu çoktan bilimsel araştırıp halka duyurmak ama nedense yapmıyorlar. Fahiş artışın sebebi nedir? Üretici mi, aracı mı, zincir marketler mi? Tarladan sofraya uzanan zincirde fiyatların artmasının nedeni ne? Nihayet devlet konuya el attı. Takip ve kontrol mekanizması kurdu. Anormal fiyat artışları takip edilecek. Almanya’daki dostlarla telefonla konuşurken gıda fiyatlarını sorduk. Salgına rağmen yüzde 2-3’ü geçmemiş. Mesela zeytinyağı. Nakliyatı da dikkate alırsak zeytinyağı fiyatı neredeyse aynı. Biz en fazla zeytini, yağını üreten ülkeyiz. Almanya’da zeytin ağacı mı var?

AKIL OYUNLARI

Almanya’daki dostumuz telefonda ‘Akıl Oyunları’nı hatırlattı. Baktık, fiyat artışları bize 2015’te üzücü bir trafik kazası sonucu hayatını kaybeden, Nobel ödüllü matematikçi John Nash’i hatırlattı. Nash’in hayatını anlatan ‘Akıl Oyunları’ filmine de konu olan ünlü ‘oyun teorisi’ ile sadece matematikte değil hayatın birçok noktasında çığır açmıştı. Detaya girmeye gerek yok. Klasik ekonomide rekabet her zaman tüketici lehinedir, rekabet artıkça fiyatlar düşer. Ama rekabetin yönetilmesi oyun teorisinin iyi okunmasına bağlıdır. “Herkes kendisi için en iyi olanı yaparsa en iyi sonuca ulaşır” denilir. Ancak Nash durumun hiç de öyle olmadığını anlatır. Nash “En iyi sonuca ulaşmak için bireylerin hem kendisi hem de herkes için en iyiyi yapması gereklidir” der, ‘denge’nin böyle bulunacağını gösterir. 

Bu bize neyi gösteriyor? Tüketiciler uygun fiyat peşinde koşsa bile diğer oyuncular, yani zincir marketlerin stratejileri sabit kaldığında denge değişmez. Strateji değiştiren oyuncu, kendi durumunu tek taraflı olarak iyileştiremez. Adam Smith’in “Gruptaki herkes kendisi için en iyi olanı yaparsa en iyi sonuca ulaşılacaktır” teorisi çoktan geçerliliğini kaybetti. Yani halk uygun fiyatlı gıda peşinde koşarken, zincirlerin kârlarını artırmak istemeleri “Bir oyuncunun kaybı diğerinin kazancıdır” fikrine hizmet eder ki bu sorunu çözmez. Bizden söylemesi...

GÜNÜN SÖZÜ

“‘BÜTÜN renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler’ diyor şair. Son dönemlerde demokrasinin bütün renkleri siliniyor ama birincilik ‘milli irade’nin!” Hayati ÖZKAN

CHP’DE KADRO HAREKETİ

CHP

Yazının Devamını Oku

‘Komşu kıskançlığı’

Avrupa’nın 4’üncü büyük konteyner limanı Asyaport’un Avrasya deniz ticareti üzerindeki büyüyen etkisi Yunanistan’da rahatsızlık yarattı. Yunan koramiral Nikolaos Papanikolopoulos, Asyaport’un ülkesindeki Dedeağaç Limanı’nı tehdit ettiğini dile getirdi. 300 bin metrekare alana 2 bin 100 metre rıhtım uzunluğuna ve yıllık 2 milyon 500 bin TEU elleçleme kapasitesine sahip Asyaport, Asya ile Avrupa arasında yürüttüğü köprü görevini her geçen gün perçinliyor. Yakın gelecekte dünyanın ticaret dengelerini değiştirecek Çin’in ‘Bir Kuşak Bir Yol Projesi’ ile önemi bir kez daha anlaşılan Türkiye’nin en genç limanlarından Tekirdağ’daki Asyaport’un önlenemez yükselişi, Yunanistan tarafından rahatsızlıkla karşılanıyor.

Denizkartali.com sitesindeki ‘Trakya’da gelişme neden yavaş’ başlıklı yazısında Papanikolopoulos, Asyaport’un Dedeağaç Limanı’nı tehdit ettiğini vurgularken, Türkiye’deki yeni gelişmelerin de Yunanistan açısından tehdit kabul edileceğini dile getiriyor. Saros Körfezi’nde kurularak Rus doğalgazını Avrupa’ya ulaştıracak FSRU Limanı için de “Bölgemizdeki ünlü gelişmenin neden hâlâ yakalanması zor bir rüya olduğunu merak ediyorum” diyor. Yunan komutan şöyle devam ediyor:

KOMŞUMUZ TEKİRDAĞ

“2010’de ekonomik kriz ve muhtıra başlarken, İstanbul-Dedeağaç karayolu arasında, Marmara Denizi’nin ortasında yer alan komşumuz Tekirdağ’da Asyaport, sıfırdan yeni bir modern konteyner terminalinin kurulması için çalışmalara başlamıştı. Proje, Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası (EBRD) tarafından dört kredi ile 100 milyon doları aşan bir tutarla finanse edildi.”

Bir başka makalesinde de Asyaport’un, Dedeağaç Limanı’nı da tehdit ettiğini yazıyor.

Asyaport’un MSC ile yıllık 500 bin TEU’yu işlemek için anlaşma yaptığının altını çizen Papanikolopoulos, Cenevre merkezli Mediterranean Shipping Company’nin (MSC) dünyanın en büyük ikinci konteyner taşımacılığı şirketi olduğunu da ekliyor.

ASYAPORT, AMİRALİN YÜREĞİNİ PARÇALIYOR

“Asyaport, Çorlu Avrupa Serbest Bölgesi’nin yanında yer almaktadır. Çorlu A.S.B., bazı durumlarda özel gümrük ve vergi rejimine sahip, büyük çokuluslu şirketlerin üretim hatları ve üretim hacmi olan 170 küçük, orta ve büyük işletmesi ile 2 milyon metrekarelik bir sanayi parkıdır. Türkiye dışına yüzde 85’ten fazla ihraç edilen ürünler tamamen vergiden muaftır. Çorlu A.S.B., karayolu ve demiryolu ağına bağlıdır ve aynı zamanda toplam bin 200 kişiye istihdam sağlayan bir lojistik merkez olarak işlev görmektedir. Limanda kullanılan elektriğin bir kısmı güneş panelleri ile üretilirken yakıt tüketimini yaklaşık yüzde 95 oranında azaltan elektrikli vinçlere (E-RTG) sahiptir” diyen Papanikolopoulos “son haberlerin Yunanistan için yürek parçalayıcı olduğunu” söylüyor ve “Asyaport’un tehlike çanlarını çaldırmasının üzerinden 10 yıl geçmesine rağmen hâlâ kendi limanımızın gelişimine uyanamadık. Başa döndük. Rekabette yeni bir gecikmeden bahsederken son haberler yürek parçalayıcı” diyor. Temmuz 2020’de, devlete ait petrol ve gaz şirketi BOTAŞ’ın Saros Körfezi’nde yeni bir yüzer depolama-yeniden gazlaştırma birimi (FSRU) inşaatı ile Türkiye’nin çok öne çıktığına dikkat çekiyor.

Yazının Devamını Oku

Çiftçi borçları ‘yayılmalı’

TZO Birliği Başkanı Şemsi Bayraktar diyor ki: “Hükümetimizden beklentimiz, acil olarak çiftçimizin bankalara ve tarım kredi kooperatiflerine ödeyemediği için takibe düşen borçların faizsiz olarak uzun vadeye yayılması ve üreticilerimizin rahatlatılmasıdır.”

ÇEK OLAYININ ARKASINDA FETÖ OLDUĞUNA ESNAF ARTIK İNANDI

CHP İzmir Milletvekili Prof. Dr. Kamil Okyay Sındır, TBMM’ye, üreticinin tarım kredi kooperatifleri ve başta Ziraat Bankası olmak üzere tüm kamu bankalarına olan kredi borçlarının faizlerinin silinmesi ve kalan anapara tutarının taksitlendirilmesine ilişkin kanun teklifi sundu. Sındır, “Gıda krizi kapıda, gelin üreticilerimizi koruyalım, faizlerini silelim” açıklamasını yaptı. Sındır, çiftçinin başta traktör olmak üzere hiçbir üretim aracının haciz edilmemesini de istedi.

ÇEK olayının arkasında FETÖ olduğuna esnaf artık inandı
24 MART KÂBUSU!

ÇEK Yasası mağdurlarının temsilcisi Haydar Zirek, FETÖ’nun esnaf tarafındaki görünmeyen oyununu anlattı. Hain darbe girişimi takvimi olan 2016 yılında yasalaşan Çek Kanunu, iş dünyasının üzerinde her zaman Demokles’in kılıcı oldu. Bu yasa neden çıktı, kime fayda sağlıyor? Bunu hiç kimse bilmiyor ama bu yasa nice işinsanlarının iş yaşamının yok olmasına, ailelerini kaybetmelerine ve hatta işlemedikleri bir suç yüzünden 5 yıl hapse gitmelerine neden oluyor.

Devreye kaos teorisi sokuluyor. Kim tarafından mı? FETÖ’cüler tarafından. Bu yasa ile esnaf zor duruma düşürülecek ve Cumhurbaşkanı ile esnaf karşı karşıya getirilecekti. Amaçlanan “Bu sıkıntı Cumhurbaşkanımız yüzünden oldu” denmesiydi ancak esnaf bu tuzağa düşmedi, Cumhurbaşkanı’nın yanında yer aldı. Belki de Türkiye yeni bir yazar kasa olayı yaşayacaktı. İnfaz düzenlemesinde ise iktidar esnafı isyan ettirdi. İnfaz düzenlemesinde 6 yıla kadar ceza alan dolandırıcılar, hırsızlar, ihaleye fesat karıştıranlar affedilirken, Çek Yasası’nın üst sınırı 5 yıl olmasına rağmen esnaf bu düzenlenmede kapsam dışı bırakıldı ve bir yıllık şartlı tahliye yapılarak para mağdurların ‘para bulması’ istendi. Aksi takdirde “24 Mart’tan sonra hapse girersin” denildi.

Şimdi soru şu: Türkiye’de hiçbir borca hapis cezası yok iken, çeke niye var? Esnaf, affedilen dolandırıcıdan, hırsızdan daha büyük ne suç işledi?

Beklenen iktidarın çeke hapis cezasının şartsız olarak kaldırılması ve esnafa sahip çıkmasıdır. Erteleme çözüm getirmeyecektir. Çünkü esnafımız suçlu değil, borçludur.

Yazının Devamını Oku

‘İnsanlığa karşı suç!’

Öyle bir zihniyet içine sürüklendik ki ne kadar yeşil alan varsa sorulmadan içine ‘dalınıyor’, kesiliyor, biçiliyor demek gerekiyor. Buna askeri alanlar da dahil edilmeye başlandı. Vatandaşlar Kazdağları, Istrancalar için mücadele sürdürürken, madenciler en önde yer alıyor; hele bunların en imtiyazlısı ‘altıncılar’... Anlaşıldığına göre sıra ‘Kelkit Havzası’na gelmiş.

‘Göz dikilen’ alanı tanıyalım:

Tokat Reşadiye’ye bağlı Kuyucak, Yağşiyan, Demircili, Baydarlı ve Konak köyleri; Ordu Mesudiye ilçesine bağlı Derebaşı, Birebir, Mahmudiye, Güzle ve Abdili köyleri; Gölköy ilçesine bağlı Çatak, Çetilli köyleri, Düşek ve Uzunbara yaylaları, 5 asırdır pazar kurulan Selemen Yaylası, Delice Deresi ve Ordu Bolaman Çayı ya mahvolacak ya da bir şekilde maden çalışmalarından etkilenecek.

CHP Tokat Milletvekili Kadim Durmaz, Reşadiye’de yapılmak istenen maden arama projesini yargıya taşıdı. TÜPRAG Metal hakkında TCK madde 77 ‘insanlığa karşı suç’, TCK madde 185 ‘içme suyuna zehirli madde katma’, TCK 305. madde ‘temel milli yararlara karşı faaliyette bulunmak üzere yarar sağlama’, TCK madde 86-87. madde  ‘kasten yaralama’, TCK 257. madde ‘görevi kötüye kullanma’, ‘Orman Kanunu’na muhalefet’, TCK madde  181 ‘çevrenin kasten kirletilmesi’, ‘Çevre Kanunu’na muhalefet’ten suç duyurusunda bulundu.

Suç duyurusuna CHP’den Metin Erçıktı, İYİ Parti’den Ayşegül Karabay, Kuyucak Köyü Muhtarı Zekai Koyuncu bölgede yaşayanların adına imza verdiler. Yağşiyan yöresinde 1970 hektar, Kuyucak yöresinde 1948 hektar olmak üzere 2 adet arama ruhsatı alınmış. Yaklaşık 40 bin dönümlük bir alanda siyanürle altın aranmak isteniyor. Milletvekili Durmaz “Bize 2000 dönüm diyorlar ama biz bu hikâyeleri ülkemizin farklı bölgelerinde dinledik. Arazinin büyüklüğüne bakar mısınız? İsterdik ki diğer partiler de bu davaya müdahil olsunlar!” dedi.

KELKİT HAVZASI ‘SON EKOLOJİK KALE’

KELKİT Havzası nedir? Avrupa Konseyi tarafından ilan edilen 1. derece sit alanıdır.

Kelkit Havzası, küresel iklim tehdidine karşı Anadolu’nun kalan son ekolojik kalesidir.

Yazının Devamını Oku

Yerli aşı çığır açacak

Covid-19 salgını hız kesmeden sürüyor. Maske, mesafe ve hijyen kurallarına sıkı sıkıya riayet ederek yayılmasını, daha fazla can almasını engellemek herkesin görevi. Ama bu salgını ortadan kaldırmıyor. Salgına karşı tek çare aşı. Değişik metotlarla hızla geliştirilen aşılarından bazılarına çeşitli ülkelerde acil kullanım izni verildi. Birçok ülke halkını aşılamaya başladı. Ama firmalar yeteri kadar aşı üretemiyor. Bu da işin bir başka yönü. Türkiye’de Çinli SinoVac firmasının geliştirdiği inaktif metotla üretilen aşıdan satın aldı. Aşılama çalışmaları hemen başladı. Kısa süre içinde de dünyada 10. sıraya yükseldik.

Ama asıl önemlisi ve bizi rahatlatacak olan yerli aşı. Ülkemizde de bu alanda çalışmalar sürüyor. Erciyes Üniversitesi’nde Prof. Dr. Aykut Özdağrendeli ve arkadaşları SinoVac aşısı gibi inaktif aşıyı üretmeyi başardı. Faz 3 çalışmasına geçiyorlar. Ayrıca Tekirdağ Çerkezköy-Kapaklı’daki Koçak Farma da kendi inaktif aşısını geliştirmek için çalışıyor. Faz 1 çalışması için bakanlığa başvurmuşlar. Koçak Farma firmasını ziyaret edip çalışmalarını bu sütunlarda yazmıştık. Ziyarette, yönetim kurulu başkanı, İTÜ mezunu Ender Koçak ile ODTÜ mezunu kimya mühendisi yeğeni Cem Koçak bulunmuştu.

‘Koçak Farma’ 100 bini kapalı alan olan 140 bin metrekare alanda kurulu Türkiye’nin en büyük ilaç üretim tesisi. COVID-19 aşısı için gerekli yüksek güvenlik seviyeli, Sağlık Bakanlığı GMP onaylı BSL-3/ABSL-3 laboratuvar ve üretim imkânlarına sahip tek firma. 10 milyon doz üretim kapasitesine sahip bir tesis. İki aşı çalışması paralel yürüyor. Her şey planlandığı gibi giderse Erciyes Üniversitesi’nin aşısı nisan-mayıs gibi, ardından da Koçak Farma’nın kendi geliştirdiği aşı işte bu tesislerde üretilecek.

Yani, nisan gibi Türkiye’nin kendi aşısını uygulaması ihtimal dahilinde. AB’nin geçen yıl ısmarladığı aşılarda nedense birdenbire üretim sıkıntısı baş gösterdi. Ülkelerin yeterli aşıya kısa sürede ulaşması olası görülmüyor. Dolayısıyla yerli aşının hem salgına karşı büyük umut olacağı, hem de bu alanda ülkemiz için gelecekte beşeri aşı üretimi konusunda çığır açacağı muhakkak. Müthiş bir tecrübe olacak.

Hastalanıp iyileşenler, 18 yaş altındakiler dışında ülkemizde 60 milyon civarında kişinin aşılanması gerekiyor. İki doz olarak düşünülürse 120 milyon doz aşı lazım. SinoVac’tan 50 milyon doz alacağız. Alman Pfizer/BioNTech, ABD’li Moderna, Johnson&Johnson veya İngiliz/İsveç AstraZeneca veya diğer firmalarla da görüşülüyordur muhakkak. Ama bu firmalardan acil kullanım izni alanlar gördüğümüz kadarıyla daha geçen yıl yaptıkları anlaşmaları yerine getiremiyor. Kaldı ki bize hemen aşı versinler... Dolayısıyla en önemli umut yerli aşıda.

‘HUYSUZ’ BİR GAZETECİYDİ TANJU...

GAZETECİ Tanju Cılızoğlu (86), koronavirüsü atlattı ama mustarip olduğu beyinle ilgili rahatsızlığı nedeniyle Ankara’da önceki gün vefat etti.

Tokat’ta doğdu, Fatih’te yaşadı ve Vefa Lisesi’nde okudu. Parlak ve başarılı bir gazeteciydi; ‘

Yazının Devamını Oku

Gazeteciler Mumcu’yu yalnız bırakmadı

Muğla Fethiye Belediyesi tarafından yapımı tamamlanan Uğur Mumcu anıtının açılışı dün gerçekleşti. Açılışa CHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın, milletvekilleri Burak Erbay, Suat Özcan, Süleyman Girgin, geçmiş dönem milletvekilleri, belediye başkanı Alim Karaca, CHP’li ve STK’li üyeler ve kalabalık bir vatandaş topluluğu katıldı.

Gazetecilerden dikkat çeken isimler: Miyase İlknur, Murat Ağırel, İbrahim Varlı, Deniz Sipahi, Banu Şen, Engin Uğur Ağıca, Barış Yarkadaş, Ümit Zileli, Esat Aydın’dı. Heykeltıraş Onur Fırat Fen imzalı anıtın 220x70x70 santim ölçülerinde, kompozit ahşaptan yapıldığı anıtta “Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük. Ey halkım unutma bizi!” sözleri yer aldı.

Açılış törenine Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun mesajı ise arkadaşı Tarık Konal tarafından okundu. Mumcu, “Fethiye Belediyemiz böyle bir anlamlı davranışta bulundu, bir sanat yapıtıyla kardeşimi bir kez daha ölümsüz kıldı. Anlatılması olanaksız bir üzüntü içindeysem de bu olgudan, onun bu unutulmayışından kıvanç duymaktayım. Bu kıvancım, bugün bir kez daha pekişiyor” dedi.

GÜNÜN SÖZÜ

“İZMİR siyasetinde kimin ne yaptığı ne ettiği belli değil. Birbirini kollayan siyasi kliklerde ya varsınız ya da hiçbir yerde yoksunuz. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başkan danışmanı olarak görev alan Kılıçdaroğlu’nun eski özel kalem müdürü Tuncay Ceylan da bunu anlayıp bütün görevlerinden istifa etti ama aradan iki yıl geçti.” (Bizi telefonla arayan bir partili. İmza olarak ‘İzmir’in siyaset abisi’ denilmesini istedi.)

İKİ PARTİ DAHA GELİYOR

MHP ve İYİ Parti’de siyaset yapmış olan avukat Özcan Pehlivanoğlu’nun önderliğinde bir süredir yürütülen ‘Sözümüz Var Hareketi’nin İstanbul ve Ankara çalışma ofislerinden sonra İzmir, Mersin, Gaziantep ve Erzurum’da da örgütlenme çalışmalarına başlayacağı açıklandı. Pehlivanoğlu, hareket olarak mart ayında partileşeceklerini bildirirken “muhalefetteki boşluğu dolduracaklarını” iddia etti. 256 kurucunun yarısının kadınlar ve gençlerden oluştuğunu, katılım sayısında en çok İYİ Partililerin yer aldığını açıklayan Pehlivanoğlu “Önümüzdeki seçim muhalifmiş gibi gözükenlerin tasfiye olduğu bir seçim olacak” diye konuştu.

KURUCULARININ önemli bir bölümü emekli polislerden oluşan Vatan ve Hürriyet Partisi siyaset sahnesindeki yerini aldı. Kurucu başkan Yalçın Doğan, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları gününde başvuru dilekçesini verdiklerini, partilerinin şimdiden 32 ilde teşkilatlarını oluşturduğunu söyledi.

BİLİYOR MUSUNUZ?

Yazının Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun özel kalem müdürünün başına gelenler

CHP ile ilgili bir öykü anlatmak istiyoruz, partinin bu durumlara nasıl geldiğine ilişkin.

Kılıçdaroğlu’nun uzun yıllardır özel kalem müdürlüğünü yürüten Tuncay Ceylan, Tunç Soyer’in İzmir belediye başkan adaylığını destekliyordu. Son seçim öncesinde sık sık İzmir’e gidiyor, kampanya için katkıda bulunuyordu. Artık Tunç Soyer’in İBB aday olması kesinleşmişti. İki isim o kadar yakın oldular ki Soyer, Ceylan’ı gerektiğinde evinde konuk ediyordu. Başka adaylara ‘cephe’ oluşturmuyorlardı.

Tunç Soyer seçimden başarılı çıkınca, Tuncay Ceylan’ın İBB’de genel sekreterlik makamına getirileceği bekleniyordu.

İzmir’deki kulisleri, tartışmaları bir yana bırakalım; sonuçta Tuncay Ceylan’a ‘danışmanlık’ makamı düştü. Ama tarafların iki yıldan beri ‘sıkıntılı’ bir süreç yaşadıkları fark ediliyordu.

İzmir depreminden sonra da bir şeyler oldu, Ceylan’a oda ve sekreter verilmemesi dikkat çekti.

Dostları kendisine “İtibarsızlaştırılıyorsun, dışlanıyorsun” diyerek Ankara ve Soyer ile konuşmasını önerdiler. Randevu süreçleri beklerken, Tunç Soyer istifasını istedi Tuncay Ceylan’dan... “Ekiple senin uyuşman olmuyor” deyince o da istifasını sunmuştu. (Belediyenin bir şirketinde yönetim kurulu üyeliği sürebilir.)

Tablo buraya kadar nasıl geldi, kimse anlayamadı. Esas, vefasızlık ve saygısızlık vardı; verilen sözler tutulmamıştı. Ve itibarsız bir şekilde kapı önüne konuldu.

FETÖ İLİŞKİLERİ

Bu arada şuna da işaret etmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Istranca’nın göbeğinde rant kokusu

Şu yazdıklarımız önemlidir... Çevreyi, ormanı, yeşili sevenler dikkatle okumalıdırlar. Gereken duyarlılığı da göstermelidirler.

İlk işareti 10 Aralık tarihinde verdik ve dedik ki:

“İstanbul Çatalca ilçe sınırlarında ‘Binkılıç’ bölgesi Çilingöz Tabiat Parkı’nda 1 milyon 26 bin metrekare Istranca orman alanı üzerinde ‘Universal Wind Enerji Üretim AŞ’ tarafından 44 adet temel üzerine rüzgâr enerji santralı kurulması için izinlerinin alındığını duyurduk, yürek yakan bir ‘yağma’ fotoğrafı ile. (Hava fotoğrafını bir kez daha yayınlıyoruz.) Bu bölgede bir rüzgârgülü kulesinin kazısı yapılmış, diğer 43 tanesinin temel kazıları ve ağaç kesimleri hava şartları nedeniyle yapılamadı.

Ancak buna ilişkin orman yol izinleri verilmiş olduğunu kaydedelim.

Yani Istranca bölgesindeki ağaç izinleriyle, ister ‘tahribat’ ister ‘yağma’ deyin, kullanılacak ormanlık alanın 1 milyon 500 bin metrekare olduğunu hesap edebiliriz.

Kaba bir hesap yaparak olayın ne kadar vahim olduğunu göstermek istiyoruz.

Örneğin Taksim Meydanı’nı 20 dönüm sayarsak, bunu 44 adet temel üzerinde rüzgârgülleri kurulacak. İşte, 1 milyon 500 bin metrekareyi böyle hesap ediyoruz.

İSTANBUL’DA EN BÜYÜK CİNAYET

Yazının Devamını Oku

Muharrem İnce parti işini ciddileştirdi! CHP’den 1 Mart’ta istifa ediyor

2023 seçim dönemine ilişkin en ciddi hazırlığı Muharrem İnce’nin yaptığı ortaya çıktı. İnce’nin, bahar ayına gelmeden ‘bombaları’nı patlatmaya başlayacağını söylemesi, yeni kurulan partileri umutsuzluğa sevk etti. Yakın çevresine 40 yıldır üyesi olduğu CHP’den 1 Mart’ta istifa edeceğini söylediği öğrenilen İnce’nin ‘Memleket Hareketi’ için Çankaya’da 4 bin 500 metrekarelik bir bina tutması, partileşme konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Halk TV’nin ekranlarını Muharrem İnce’ye açması konusundaki söylentiler de konunun bir başka ciddi boyutu sayılıyor.

Eski CHP milletvekili olan Muharrem İnce, geçen Kurban Bayramı öncesinde bize bugünkü gelişmelere yol açan ‘bombasını’ patlatarak, parti kuracağını açıklamıştı. Bu haber, bırakın iktidarı, muhalefeti, esas olarak da CHP yönetimini şaşkınlık içinde bırakmıştı.

O zaman İnce ile ilgili gündeme oturan sorular şöyleydi: Gerçekten parti kurar mı? CHP’yi bırakır mı? Partisinden bu kadar umutsuz olur mu? Cumhurbaşkanlığı’na ikinci kez adaylık için soyunmayı düşünür mü?

İlk olarak köşemizden duyurduğumuz İnce’nin partileşme konusu, ete kemiğe bürünmüş. İnce’yi duruma sarmalarken, kimlerle yolu çıkacağı henüz bütünüyle öğrenilemedi.

ÇELEBİ VE TÜRKŞEN VAR

Partinin siyasal çizgisinin Silivri duruşmalarına kadar uzanan bir ‘kadrosu’nun olacağı anlaşılıyor. Bu isimlerin başında Mehmet Ali Çelebi ile Ali Türkşen geliyor. Her iki ismin Atatürkçü olması kamuoyunda ‘güven’ sağlamaya yönelik bir ‘çıkış’ olarak kabul ediliyor.

Parti binasının önümüzdeki günlerde basına duyurulacağı belirtiliyor. Partinin gösterişten uzak bir yapısı olacak. 4 bin 500 metrekarelik genel merkez binası bu mütevazılığın bir örneği olarak nitelendiriliyor.

Kulislere yayılan şöyle bir söylenti de dikkat çekiyor. İnce geçmişte “İktidar medyasına da muhalefet medyasına da karşıyım” demişti. Bu hatırlatma ile birlikte İnce’ye Halk TV’den ‘destek’ geleceğinin konuşulması, yani konunun farklı bir mecraya yöneleceği hususunun dikkatle izlenmesi gerekiyor.

Ekibindeki bir ismin söyledikleri ilginç değil mi?

Yazının Devamını Oku

Kuruyan göllerimiz nasıl peşkeş çekildi?

Tatlı su göllerimiz 1950’den beri politikacılarımız tarafından seçmene peşkeş çekilerek kurutuldu. Tanık olduğum göllerin kurutulma hikâyeleri şöyledir:

Gavur Gölü: 1952-54 arasında Kahramanmaraş’ın 20 kilometre güneyindeki, 900 kilometrekare= 9 milyon hektar yüz ölçümünde Gavur Gölü, göldeki kamışlar bataklık sayılarak kurutulmaya başlandı. Oysa burası içindeki kamışlarla doğa harikası bir göldü; içinde torik benzeri bıyıklı yayın balıkları zaman zaman avlanırdı. Bu gölün DSİ mühendisi, sonradan Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’di. Göl kurutuldu ve kazanılan arazi DP/AP’li Mehmetbey ve Bozhüyük köylülerine dağıtıldı. Su tamamen kurumamıştı, ‘doğa ana’ reddetmişti. 1983 yılında ilkbaharda tekrar kaynadı.

Eğridir: Isparta’nın Eğridir Gölü, bataklık kurutma bahanesiyle kurutuluyor! Gölden 450 metreküp sulama suyu çekilince ne olur? “Kuruyor” diye ağlaşılmaya başlanır. Sonra da ‘uyanık vatandaş’ kuruyan bu toprakları zapt eder! Bunlar AP,  ANAP, DYP ve AKP’nin yerel teşkilat mensuplarıdır. Vatandaş için arazi kapatmak kutsal bir haktır. Proje mühendisi yine genç Süleyman Demirel’dir. Şevket Demirel’in ürettiği elmalar ihracatta Türkiye’nin yüzünü güldürmektedir.

Eber ve Çumra: Afyon’daki kâğıt fabrikalarına sukamışı veren Eber ve Çumra gölleri, AKP döneminde kâğıt fabrikaları özelleştirince sahipsiz kalmışlar ve kurumuşlardır.

Kastamonu Kâğıt Fabrikası’nın kamış ve suyunu aldığı Kastamonu Gölü bir diğer özelleştirme kurbanıdır.

Göllerin yok edilme usulü: Bir kara çalınarak su kurutulmakta, sonra yerli sağ parti teşkilatı arazileri artık vatandaşa değil kendi zilliyetlerine geçirmektedir.

Şimdilik göller böyle yok olmaktadırlar.

Su kaybını önlemek için yeraltı barajları yapılmalı ve barajın yüzeyi güneşi kesen bilyalarla örtülmelidir. İlk DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel’in 1960 yılındaki raporlarında bu çözümlerden bahsedilmiştir. Çünkü şimdiki yöneticiler bu çözümlerden su kıtlığına çare olarak bahsetmektedirler. Kararlar, tarım, su varlığı göz önüne alınarak alınmalıdır. Çünkü 1965 yılında Demirel başbakan iken, Atatürk’ün arşivlerden 1936 Meclis açılış nutkunda, “Elbistan Ovası’nın hemen altında 40 milyon ton kömür madenleri var, hükümet bunu değerlendirsin” demiş ve kömürler böyle değerlendirilmiştir.

Aslan ÖZMEN / 

Yazının Devamını Oku