Köy Enstitülerine köylüler neden sahip çıkmadılar?

BUGÜN (17 Nisan 1940), Köy Enstitülerinin kuruluş günüdür. Aradan 75 yıl geçmesine rağmen Köy Enstitüleri unutulmuyor.

Eğitimciler ve halkçı örgütler tarafından yurdun birçok yerinde bilgi şölenleriyle, konferanslarla, sergilerle anılıyor.
Köy Enstitüleri eğitim ve toplumsal mücadeleler tarihimizde iki özelliği ile iz bıraktı:
1- Yalnız köylerden yatılı öğrenci aldığı için o zamana kadar eğitimden yoksun köy çocuklarına okuma olanağını artırdı. Bu okullar sayesinde 16 bin kadar köy çocuğu öğretmen, sağlık memuru gibi mesleklerin sahibi oldu. Mezun ettiği öğretmenler nedeniyle de yeni açılan köy okullarını öğretmene kavuşturmuş oldu.
2- Batı’dan aktarılma, bilgi yüklemeye dayanan eğitim yöntemleri yerine yüzde 80’i köylerde yaşayan, tarım ve hayvancılıkla uğraşan Türkiye’nin koşullarına göre bir eğitim sistemi getirdi. Enstitü mezunlarından istenen, hem diğer okullarda verilen ideolojik eğitimi almaları hem de köylüyü iktisaden kalkındıracak üretim bilgileri ile donanmaları idi.


TONGUÇ VE YÜCEL


Batı’dan kopya edilen eğitim usullerinin Türkiye’nin koşullarına uymadığını, bununla yeni bir toplum yaratılamayacağını bilen aydınlar, II. Meşrutiyet’ten beri vardılar. Kastamonu Mebusu İsmail Mahir Efendi, daha 1914’te Meclis-i Mebusan’da bu konudaki düşüncelerini dile getirmişti. Ancak bu konuda 1936’ya kadar girişilen denemeler sınırlı kaldı. Bu tarihte okuma-yazma bilen köylülerden 6 aylık bir kursla üç yıllık köy okulu için eğitmen yetiştirme denemesine, 1937’de Köy Öğretmen Okulları uygulamasına geçildi. Bu denemeler 1940’ta Köy Enstitülerinin açılmasıyla sonuçlandı.
Enstitüler düşüncesinin mimarı 1935’te İlköğretim Genel Müdürlüğü’ne getirilen İş Bilgisi öğretmeni İsmail Hakkı Tonguç’tur. 1939’da Maarif Vekili olan Hasan Ali Yücel, projenin siyasi sorumluluğunu üstlenmiştir.
Enstitülerdeki eğitim, ilk yıllarında o zamana kadarki eğitim anlayışına aykırı görülerek bir kısım aydınlar tarafından yadırganırken, bir kısmı tarafından hayranlıkla karşılandı. Gazeteci Ahmet Emin Yalman’ın röportajlarından oluşan ‘Yarının Türkiye’sine Seyahat’ (1943) kitabı bu kesimin düşüncelerini ifade eder.


KİM AÇTI, KİM KAPATTI?

Bugünün aydınlarında Köy Enstitülerinin neden açıldığı, neden ve kimler tarafından kapatıldığı konusundaki görüşler bulanıktır. Bu bulanıklık siyasi tarihimize bakıştaki yanılgılarından kaynaklanıyor. İddia odur ki, zamanın iktidarı, devrimci bir iktidardır. Enstitüleri açarak köylüleri sömürü ve baskıdan kurtarmak istemiştir. Onu kapatan ise 1946’dan sonra iktidarda güçlenen toprak ağalarıdır.
Yanlışlık, 1940’lı yıllarda devrimci bir iktidara sahip olduğumuz görüşüyle başlıyor. Bu yıllar, Türk siyasi hayatının en baskıcı yıllarıdır ve bu baskı doğrudan doğruya halk kitlelerinedir. Toprak ağaları, bürokratik burjuvazi ile birlikte iktidardadır. 1945’te çok partili hayata geçildiğinde toprak ağalarının DP’ye geçtiği ileri sürüldüğüne göre CHP kendi içindeki ağalardan kurtulmuş olması gerekmez mi? Enstitüler, 1945’ten başlayarak yöneticileri değiştirerek, programları üzerinde oynanarak klasik öğretmen okullarına çevrilmiş ve 1954’te de başka bir değişiklik yapılmayarak İlköğretmen Okulları’na çevrilmiştir. Enstitülerin kapatılmasında CHP’yi sorumlu saymamak veya çeşitli gerekçelerle mazur göstermek, doğru değildir. O günkü iktidar patisiyle bugünkü muhalefet partisi CHP elbette farklıdır.
Tekrarlamak zorundayım: Enstitüler, öğrencileri okul binalarını kendi yaptıkları, sebze ve meyve yetiştirdikleri, mezunları köy kalkınmasına yardım ettiği için değil, İkinci Dünya Savaşı yılları içinde bu okullarda baş gösteren sosyalizm düşüncelerinin filiz vermeye başlaması nedeniyle gözden düşmüştür. 1945’te Tan Matbaasını tahrip eden, Dil Tarih’te solcu hocaları görevden alan, Nazım Hikmet’i hapse atan ve Sabahattin Ali’yi katleden anlayışla Enstitüleri kapatan iktidar aynıdır. Zamanın iktidarı İsmail Hakkı Tonguç’un önderlik ettiği bu örnek uygulamayı feda ederek DP’nin yolunu da temizlemiş olmaktaydı. Eski CHP’ye özlem duyanlar, bu gerçekleri de göz önünde bulundurmalıdırlar.


KÖYLÜLER NİÇİN SAVUNAMADI?


Gerçekte Enstitüler kapatılmadı. Programları değiştirildi ve sonunda adları değiştirildi. Bu süreçte köylülerin nasıl bir tutum aldığı, enstitüleri ve enstitü mezunlarını savunup savunmadığı üzerinde fazla durulmamıştır. Savundukları yolunda kanıtlar da yoktur. Bunun nedeni, enstitülerin kapısına kilit vurulmaması ve köy çocukları için yaratılan okuma imkânının devam etmesi idi.
Düşünmek gerekir ki, Köy Öğretmen Okulu’ndan dönüşmüş bir enstitüden en erken 1942’de mezun olan bir öğretmen, dört-beş yıl içinde köyünü cennete çevirme imkanına sahip değildi. O ne ağa topraklarının topraksız köylülere dağıtılmasını, ne karaborsanın önlenmesini, ne yol vergisinden vazgeçilmesini sağlayabilirdi. En yeteneklisinin yapabileceği şey, öğrencilerine türkçe, matematik, yurt bilgisi gibi dersleri iyi öğretmek ve okulun yanında kendisine devlet tarafından ayrılan bir kısım toprakta ürün yetiştirmekti. Bunlar güzel şeylerdir ama ne köyün iktisadi ve kültürel yapısını değiştirmeye yeterdi ne de zaten bu konuda zaman yeterliydi. 1940’lı yıllarda köylüler askerlik yapmak, vergi vermek, yolda çalışmak gibi yükümlülüklerine karşılık hiç bir siyasi hakka sahip değillerdi. Onlardan devletin uygulamalarına karşılık yürüyüş yapmaları gibi eylemler beklenemezdi.
Köydeki büyük değişim, 1950’den sonra tarıma makineleşmenin girmesiyle başlamıştır. Köy öğretmeninin böyle bir imkana sahip olması mümkün değildi.
Kısacası, devlet, Köy Enstitüleri’ni ‘komünist yetiştirdiği’ gerekçesiyle ‘ıslah ettiğini’ açıkça belirtmiştir. Enstitüden yetişme yazarların kitaplarında, özellikle Fakir Baykurt’un ‘Köy Enstitülü Delikanlı’ kitabında bu gerçek anlatılmıştır. Komünist sözcüğünün çok uzun yıllar yasaklı olmasından ve bugün de toplumda yaygın antipatik anlamından ötürü, enstitülerinin ‘kapatılması’na başka gerekçeler aramak doğru değildir. Birer kalkınmacı olarak köye hizmet ruhuyla yetişmelerine karşılık enstitülerin komünist yetiştirdiği büyük bir abartma ve bahanedir. Fakat buralarda üç-beş öğrencinin sınıfsız bir toplum düşüncesinden etkilenmiş olması bile devleti fena halde ürkütmüş bulunuyordu.
Zeki SARIHAN

Atatürk’ün isimleri okullardan silinemez


KONYA’daki okul dönüşümleri ile ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ve Cumhuriyet devrimcilerinin adlarını okullardan silinmek istenmesi tepki uyandırdı. Eğitim-İş Sendikası, MEB ve Konya Valiliği’nden yanlışlığın derhal düzeltilmesini istedi.
Mareşal Mustafa Kemal Ortaokulu, Hamidiye İmam Hatip Ortaokulu; Mustafa Necati Ortaokulu Cemil Meriç Ortaokulu; İsmail Hakkı Tonguç İmam Hatip Ortaokulu, Erdem Beyazıt İmam Hatip Ortaokulu; 23 Nisan Egemenlik Ortaokulu, Karatay Belediyesi İmam Hatip Ortaokulu oldu.Eğitim-İş, ilgili yönetmeliğe aykırı bir uygulama ile “ülkemizin kurtuluşuna ve Cumhuriyetimizin kuruluşuna önderlik etmiş, Milli Eğitim Bakanlığı’nın yapılanmasında ve eğitim sisteminde ciddi yenilikler yapmış kişilerin, ulusal egemenlik ve bağımsızlığımızı temsil eden isimlerin kaldırılmasının tek bir açıklaması olabilir: Bu büyük bir art niyetin eseridir ve Cumhuriyet değerlerine ihanettir. Toplumsal yapımızla ve ülkemizin değerleri ile bu derece oynanması devlet yöneticiliği ve ciddiyetiyle asla bağdaşmamaktadır.”

Biliyor musunuz

ESKİ Antalya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Hasan Subaşı’nın bağımsız milletvekili adayı olarak yoğun bir tempo ile çalıştığını...
VP Genel Başkanı Doğu Perinçek’in dün Koç Üniversitesi Ekopolitik Topluluğu’nun düzenlediği konferansa katılarak öğrencilerin siyasi gündeme ilişkin gelişmeleri değerlendirdiğini...
‘Tanrı’dan başka insanüstü tanımayan inanç: Deizm’ (Yeni Boyut) adlı yeni kitabı çıkan Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’ün “CHP ve MHP’nin durumundan pek hoşnut olmadığını, AKP’ye bakışının ise zaten belli olduğunu, Vatan Partisi’nin attığı adımları ve adaylarını beğendiğini ifade ederek, oyunu bu partiye vereceğini” söylediğini...


Trakya’da ‘gizli’ bir el


EDİRNE’de çiftçi arkadaşlarla konuşuyoruz, dertli mi dertliler. ‘Gizli bir el’ çiftçiden tarlalarını yüksek bedellerle satın alıyormuş. Çiftçi arkadaşların dediğine göre bu gizli el önce devletin arazilerini satın almış, sonra da çiftçiye yönelmiş. Yani bundan devlet haberdarmış! Denildiğine göre bu gizli el çok büyük devasa satın almalar yapıyormuş. Çiftçi endişe içinde merak ediyor, bütün tarlaları toplayan bu gizli el kim? Amaçları ne? Halil UÇAR


Bahçeşehirliler Başakşehir’e karşı


BAHÇEŞEHİR’den bir grup okurumuz “Gölet Park’ın büyütülmesi ve güzelleştirilmesine yönelik finansman sağlanması gerekçesiyle, satılmasının kamu yararına olmadığını ve satışa karşı olduklarını” söylüyorlar. “Gölet kamusal bir alandır; AKP’li Başakşehir Belediyesi de kamu için vardır; kamunun dinlenme, nefes alanlarını korumakla görevlidir. Bu nedenle park, rekreasyon gibi (her ne kadar % 0.05 emsali olsa da) alanları koşulsuz korumak ve bakmak zorundadır. İmar planlarında revizyona giden Belediye Başkanı Mevlut Uysal, memleketi Alanya’da böyle bir şeye cüret edebilir mi?


MESAJ PANOSU


BÜYÜKÇEKMECE köpek döküm merkezi değildir! Hasan AKGÜN
(Belediye Başkanı)
ÇORLU’nun Tekirdağ girişindeki tabelada nüfusunun 225.540, İstanbul girişindeki tabelada ise 236.000 yazması Çorlu’nun ne kadar sahipsiz olduğunu göstermiyor mu? Cevdet ÖZCAN
CUMHURBAŞKANI mağdur, Başbakanı mağdur, bakanı mağdur, muhalefeti mağdur, patronu mağdur! Halka, mağdur olacak mağduriyet bırakmadılar arkadaş!
Ertuğrul ALBAYRAK

Almanya’daki tarihi kilisede Ermeni töreni

ALMANYA’nın Frankfurt kentinde gidenler bilirler. Şehrin tam merkezinde Römer adı verilen tarihi belediye sarayının hemen arkasında Alman tarihi çok önemli bir kilise var. Adı Paulskirche veya Aziz Paul Kilisesi.
1786 yılında yapımına başlanmış, tam 40 yılda tamamlanabilmiş. Main nehrinden alınan kırmızı toprakla yapıldığı için kızıl bir renktedir…
II.Dünya Savaşı’ndaki ağır bombardımanda yıkıldığı için tekrar yapıldığı 18 Mayıs 1948’de tekrar açıldığı tarihten itibaren artık ulusal bir anıt olarak kullanılıyor. Çünkü 1848/49 yıllarında ilk Alman Ulusal Meclisi burada toplanmış. İlk Alman anayasasının burada yapmışlar. Alman demokrasinin beşiği olarak niteleniyor. Çok önemli toplantılar, törenler, anmalar burada yapılıyor…
Türkler için de önemi var bu kilisenin... 1997 yılında Yaşar Kemal, 2006 yılında da Orhan Pamuk, Alman Yayıncılar Birliği’nin ‘Barış Ödülü’nü bu kilisede yapılan törenlerle almışlardı. Yaşar Kemal’in övgü konuşmasını geçtiğimiz günlerde ölen Almanya’nın savaş sonrası en büyük edebiyatçılarından Günther Grass yapmıştı... Orhan Pamuk bir İsviçre gazetesine verdiği röportajda, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Türkler’in 1 milyon Ermeni ve 30 bin Kürt’ü öldürdüğünü söylemesi, Türkiye’de tepkilere neden olmuştu.
24 Nisan’da şimdi bu tarihi kilisede Berlin’deki Ermenistan Büyükelçiliği ile Soykırım 1915–Alman Girişimi adlı grup ortaklaşa bir tören yapacak. Akşam saat 18:00’de başlayacak törende Almanya Ermeni Cemaati Başkanı ile Ermenistan Hükümeti adına bir kişi ile Almanya Konstanz Üniversitesi’nden bir profesör konuşacak.

Maltepe Belediyesi heyeti Çin’de ne yapıyor?

MALTEPE Belediyesi’nden yapılan açıklamada, ‘belediyenin çalışma, proje ve ilişkileriyle dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor. Geçtiğimiz aylarda Çin Halk Cumhuriyeti’nin Koç Yılı kutlamalarına ev sahipliği yapan Maltepe Belediyesi, özel davet üzerine Çin’i ziyaret etti” deniliyor.
Maltepe Belediye Başkanı Ali Kılıç’ın, “göreve başladığı günden itibaren Maltepe’yi dünya devleriyle tanıştırmaya ve Türkiye’nin yıldızını parlatmaya devam ettiği” belirtiliyor.
Ali Kılıç, Çin’e giderken yerine AKP’li bir meclis üyesini ‘vekil’ olarak bıraktı. AKP ve CHP’li 7 meclis üyesinden oluşan Maltepe Belediye Heyeti, Çin Halk Cumhuriyeti’nden gelen davet üzerine Çin’e çıkarma yaptı. Heyet Tiananmen Meydanı ve Yasak Şehir’de incelemelerde bulundu. Heyet Pekin’de, Çin Halk Cumhuriyeti Yayın Dağıtım Kurulu Başkanı Li Zhanjun ve Jiangsu Bölgesi Dış İlişkiler Direktörü Yu Hao Hui tarafından ağırlandı. Anqing Belediye Başkanı Wei Xiao Ming, Ali Kılıç hakkında; “Kendisi insiyatif sahibi ve ufku geniş bir siyasetçi. Halkı ve belediyesi için elinden geleni yapıyor. Kendisiyle arkadaş olduğum için kendimi çok şanslı hissediyorum” dedi.
Anqing Belediyesi yetkilileriyle bir araya gelen Başkan Kılıç, Maltepe’de yapılması düşünülen Uluslararası Fuar, Kongre ve Yaşam Merkezi M’Expo projesini anlatırken, “Dost bir kentte bulunmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Ülkelerimiz birbirine uzak olabilir ama yüreklerimiz yakın ve sımsıcak” ifadelerini kullandı. Başkan Kılıç, Çin kültürünün Maltepe’de tanıtılması adına, Beşçeşmeler semtinde ‘Çin Haftası’ etkinliği düzenleyeceklerini de belirtti. Daha sonra ise sağlık, bilim-teknoloji, turizm, sanayileşme ve kültür alanlarında işbirliği yapılmasını sağlayacak protokol imzalandı.
Maltepe Belediyesi heyeti, geleneksel Çin tıbbını Türkiye’ye getirecek bir işbirliği protokolüne de imza attı.

Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle
X

Gazeteciler Mumcu’yu yalnız bırakmadı

Muğla Fethiye Belediyesi tarafından yapımı tamamlanan Uğur Mumcu anıtının açılışı dün gerçekleşti. Açılışa CHP Genel Başkan Yardımcısı Ahmet Akın, milletvekilleri Burak Erbay, Suat Özcan, Süleyman Girgin, geçmiş dönem milletvekilleri, belediye başkanı Alim Karaca, CHP’li ve STK’li üyeler ve kalabalık bir vatandaş topluluğu katıldı.

Gazetecilerden dikkat çeken isimler: Miyase İlknur, Murat Ağırel, İbrahim Varlı, Deniz Sipahi, Banu Şen, Engin Uğur Ağıca, Barış Yarkadaş, Ümit Zileli, Esat Aydın’dı. Heykeltıraş Onur Fırat Fen imzalı anıtın 220x70x70 santim ölçülerinde, kompozit ahşaptan yapıldığı anıtta “Vicdan sustu. Hukuk sustu. İnsanlık sustu. Göz göre göre öldürüldük. Ey halkım unutma bizi!” sözleri yer aldı.

Açılış törenine Uğur Mumcu’nun ağabeyi Ceyhan Mumcu’nun mesajı ise arkadaşı Tarık Konal tarafından okundu. Mumcu, “Fethiye Belediyemiz böyle bir anlamlı davranışta bulundu, bir sanat yapıtıyla kardeşimi bir kez daha ölümsüz kıldı. Anlatılması olanaksız bir üzüntü içindeysem de bu olgudan, onun bu unutulmayışından kıvanç duymaktayım. Bu kıvancım, bugün bir kez daha pekişiyor” dedi.

GÜNÜN SÖZÜ

“İZMİR siyasetinde kimin ne yaptığı ne ettiği belli değil. Birbirini kollayan siyasi kliklerde ya varsınız ya da hiçbir yerde yoksunuz. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nde başkan danışmanı olarak görev alan Kılıçdaroğlu’nun eski özel kalem müdürü Tuncay Ceylan da bunu anlayıp bütün görevlerinden istifa etti ama aradan iki yıl geçti.” (Bizi telefonla arayan bir partili. İmza olarak ‘İzmir’in siyaset abisi’ denilmesini istedi.)

İKİ PARTİ DAHA GELİYOR

MHP ve İYİ Parti’de siyaset yapmış olan avukat Özcan Pehlivanoğlu’nun önderliğinde bir süredir yürütülen ‘Sözümüz Var Hareketi’nin İstanbul ve Ankara çalışma ofislerinden sonra İzmir, Mersin, Gaziantep ve Erzurum’da da örgütlenme çalışmalarına başlayacağı açıklandı. Pehlivanoğlu, hareket olarak mart ayında partileşeceklerini bildirirken “muhalefetteki boşluğu dolduracaklarını” iddia etti. 256 kurucunun yarısının kadınlar ve gençlerden oluştuğunu, katılım sayısında en çok İYİ Partililerin yer aldığını açıklayan Pehlivanoğlu “Önümüzdeki seçim muhalifmiş gibi gözükenlerin tasfiye olduğu bir seçim olacak” diye konuştu.

KURUCULARININ önemli bir bölümü emekli polislerden oluşan Vatan ve Hürriyet Partisi siyaset sahnesindeki yerini aldı. Kurucu başkan Yalçın Doğan, 10 Aralık Dünya İnsan Hakları gününde başvuru dilekçesini verdiklerini, partilerinin şimdiden 32 ilde teşkilatlarını oluşturduğunu söyledi.

BİLİYOR MUSUNUZ?

Yazının Devamını Oku

Kılıçdaroğlu’nun özel kalem müdürünün başına gelenler

CHP ile ilgili bir öykü anlatmak istiyoruz, partinin bu durumlara nasıl geldiğine ilişkin.

Kılıçdaroğlu’nun uzun yıllardır özel kalem müdürlüğünü yürüten Tuncay Ceylan, Tunç Soyer’in İzmir belediye başkan adaylığını destekliyordu. Son seçim öncesinde sık sık İzmir’e gidiyor, kampanya için katkıda bulunuyordu. Artık Tunç Soyer’in İBB aday olması kesinleşmişti. İki isim o kadar yakın oldular ki Soyer, Ceylan’ı gerektiğinde evinde konuk ediyordu. Başka adaylara ‘cephe’ oluşturmuyorlardı.

Tunç Soyer seçimden başarılı çıkınca, Tuncay Ceylan’ın İBB’de genel sekreterlik makamına getirileceği bekleniyordu.

İzmir’deki kulisleri, tartışmaları bir yana bırakalım; sonuçta Tuncay Ceylan’a ‘danışmanlık’ makamı düştü. Ama tarafların iki yıldan beri ‘sıkıntılı’ bir süreç yaşadıkları fark ediliyordu.

İzmir depreminden sonra da bir şeyler oldu, Ceylan’a oda ve sekreter verilmemesi dikkat çekti.

Dostları kendisine “İtibarsızlaştırılıyorsun, dışlanıyorsun” diyerek Ankara ve Soyer ile konuşmasını önerdiler. Randevu süreçleri beklerken, Tunç Soyer istifasını istedi Tuncay Ceylan’dan... “Ekiple senin uyuşman olmuyor” deyince o da istifasını sunmuştu. (Belediyenin bir şirketinde yönetim kurulu üyeliği sürebilir.)

Tablo buraya kadar nasıl geldi, kimse anlayamadı. Esas, vefasızlık ve saygısızlık vardı; verilen sözler tutulmamıştı. Ve itibarsız bir şekilde kapı önüne konuldu.

FETÖ İLİŞKİLERİ

Bu arada şuna da işaret etmek gerekiyor.

Yazının Devamını Oku

Istranca’nın göbeğinde rant kokusu

Şu yazdıklarımız önemlidir... Çevreyi, ormanı, yeşili sevenler dikkatle okumalıdırlar. Gereken duyarlılığı da göstermelidirler.

İlk işareti 10 Aralık tarihinde verdik ve dedik ki:

“İstanbul Çatalca ilçe sınırlarında ‘Binkılıç’ bölgesi Çilingöz Tabiat Parkı’nda 1 milyon 26 bin metrekare Istranca orman alanı üzerinde ‘Universal Wind Enerji Üretim AŞ’ tarafından 44 adet temel üzerine rüzgâr enerji santralı kurulması için izinlerinin alındığını duyurduk, yürek yakan bir ‘yağma’ fotoğrafı ile. (Hava fotoğrafını bir kez daha yayınlıyoruz.) Bu bölgede bir rüzgârgülü kulesinin kazısı yapılmış, diğer 43 tanesinin temel kazıları ve ağaç kesimleri hava şartları nedeniyle yapılamadı.

Ancak buna ilişkin orman yol izinleri verilmiş olduğunu kaydedelim.

Yani Istranca bölgesindeki ağaç izinleriyle, ister ‘tahribat’ ister ‘yağma’ deyin, kullanılacak ormanlık alanın 1 milyon 500 bin metrekare olduğunu hesap edebiliriz.

Kaba bir hesap yaparak olayın ne kadar vahim olduğunu göstermek istiyoruz.

Örneğin Taksim Meydanı’nı 20 dönüm sayarsak, bunu 44 adet temel üzerinde rüzgârgülleri kurulacak. İşte, 1 milyon 500 bin metrekareyi böyle hesap ediyoruz.

İSTANBUL’DA EN BÜYÜK CİNAYET

Yazının Devamını Oku

Muharrem İnce parti işini ciddileştirdi! CHP’den 1 Mart’ta istifa ediyor

2023 seçim dönemine ilişkin en ciddi hazırlığı Muharrem İnce’nin yaptığı ortaya çıktı. İnce’nin, bahar ayına gelmeden ‘bombaları’nı patlatmaya başlayacağını söylemesi, yeni kurulan partileri umutsuzluğa sevk etti. Yakın çevresine 40 yıldır üyesi olduğu CHP’den 1 Mart’ta istifa edeceğini söylediği öğrenilen İnce’nin ‘Memleket Hareketi’ için Çankaya’da 4 bin 500 metrekarelik bir bina tutması, partileşme konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösteriyor. Halk TV’nin ekranlarını Muharrem İnce’ye açması konusundaki söylentiler de konunun bir başka ciddi boyutu sayılıyor.

Eski CHP milletvekili olan Muharrem İnce, geçen Kurban Bayramı öncesinde bize bugünkü gelişmelere yol açan ‘bombasını’ patlatarak, parti kuracağını açıklamıştı. Bu haber, bırakın iktidarı, muhalefeti, esas olarak da CHP yönetimini şaşkınlık içinde bırakmıştı.

O zaman İnce ile ilgili gündeme oturan sorular şöyleydi: Gerçekten parti kurar mı? CHP’yi bırakır mı? Partisinden bu kadar umutsuz olur mu? Cumhurbaşkanlığı’na ikinci kez adaylık için soyunmayı düşünür mü?

İlk olarak köşemizden duyurduğumuz İnce’nin partileşme konusu, ete kemiğe bürünmüş. İnce’yi duruma sarmalarken, kimlerle yolu çıkacağı henüz bütünüyle öğrenilemedi.

ÇELEBİ VE TÜRKŞEN VAR

Partinin siyasal çizgisinin Silivri duruşmalarına kadar uzanan bir ‘kadrosu’nun olacağı anlaşılıyor. Bu isimlerin başında Mehmet Ali Çelebi ile Ali Türkşen geliyor. Her iki ismin Atatürkçü olması kamuoyunda ‘güven’ sağlamaya yönelik bir ‘çıkış’ olarak kabul ediliyor.

Parti binasının önümüzdeki günlerde basına duyurulacağı belirtiliyor. Partinin gösterişten uzak bir yapısı olacak. 4 bin 500 metrekarelik genel merkez binası bu mütevazılığın bir örneği olarak nitelendiriliyor.

Kulislere yayılan şöyle bir söylenti de dikkat çekiyor. İnce geçmişte “İktidar medyasına da muhalefet medyasına da karşıyım” demişti. Bu hatırlatma ile birlikte İnce’ye Halk TV’den ‘destek’ geleceğinin konuşulması, yani konunun farklı bir mecraya yöneleceği hususunun dikkatle izlenmesi gerekiyor.

Ekibindeki bir ismin söyledikleri ilginç değil mi?

Yazının Devamını Oku

Kuruyan göllerimiz nasıl peşkeş çekildi?

Tatlı su göllerimiz 1950’den beri politikacılarımız tarafından seçmene peşkeş çekilerek kurutuldu. Tanık olduğum göllerin kurutulma hikâyeleri şöyledir:

Gavur Gölü: 1952-54 arasında Kahramanmaraş’ın 20 kilometre güneyindeki, 900 kilometrekare= 9 milyon hektar yüz ölçümünde Gavur Gölü, göldeki kamışlar bataklık sayılarak kurutulmaya başlandı. Oysa burası içindeki kamışlarla doğa harikası bir göldü; içinde torik benzeri bıyıklı yayın balıkları zaman zaman avlanırdı. Bu gölün DSİ mühendisi, sonradan Başbakan ve Cumhurbaşkanı olan Süleyman Demirel’di. Göl kurutuldu ve kazanılan arazi DP/AP’li Mehmetbey ve Bozhüyük köylülerine dağıtıldı. Su tamamen kurumamıştı, ‘doğa ana’ reddetmişti. 1983 yılında ilkbaharda tekrar kaynadı.

Eğridir: Isparta’nın Eğridir Gölü, bataklık kurutma bahanesiyle kurutuluyor! Gölden 450 metreküp sulama suyu çekilince ne olur? “Kuruyor” diye ağlaşılmaya başlanır. Sonra da ‘uyanık vatandaş’ kuruyan bu toprakları zapt eder! Bunlar AP,  ANAP, DYP ve AKP’nin yerel teşkilat mensuplarıdır. Vatandaş için arazi kapatmak kutsal bir haktır. Proje mühendisi yine genç Süleyman Demirel’dir. Şevket Demirel’in ürettiği elmalar ihracatta Türkiye’nin yüzünü güldürmektedir.

Eber ve Çumra: Afyon’daki kâğıt fabrikalarına sukamışı veren Eber ve Çumra gölleri, AKP döneminde kâğıt fabrikaları özelleştirince sahipsiz kalmışlar ve kurumuşlardır.

Kastamonu Kâğıt Fabrikası’nın kamış ve suyunu aldığı Kastamonu Gölü bir diğer özelleştirme kurbanıdır.

Göllerin yok edilme usulü: Bir kara çalınarak su kurutulmakta, sonra yerli sağ parti teşkilatı arazileri artık vatandaşa değil kendi zilliyetlerine geçirmektedir.

Şimdilik göller böyle yok olmaktadırlar.

Su kaybını önlemek için yeraltı barajları yapılmalı ve barajın yüzeyi güneşi kesen bilyalarla örtülmelidir. İlk DSİ Genel Müdürü Süleyman Demirel’in 1960 yılındaki raporlarında bu çözümlerden bahsedilmiştir. Çünkü şimdiki yöneticiler bu çözümlerden su kıtlığına çare olarak bahsetmektedirler. Kararlar, tarım, su varlığı göz önüne alınarak alınmalıdır. Çünkü 1965 yılında Demirel başbakan iken, Atatürk’ün arşivlerden 1936 Meclis açılış nutkunda, “Elbistan Ovası’nın hemen altında 40 milyon ton kömür madenleri var, hükümet bunu değerlendirsin” demiş ve kömürler böyle değerlendirilmiştir.

Aslan ÖZMEN / 

Yazının Devamını Oku

Türkiye’ye balayına gelen Rus çifti soyup soğana çevirdiler

İstanbul Havalimanı’na gitmek üzere dün 14.00 sıralarında HAVABÜS’e bindim. Tam bu sırada şoförler vardiya değişikliği yaptılar.

İnen şoför, binen şoföre dedi ki: “Otobüste hırsızlık oldu, Rusya’dan balayına gelen genç çiftin, bir durakta iki Suriyeli tarafından valizleri ve çantaları çalınmış.” Tabii biz sonra haberdar olduk. Emin olun hallerini benim gibi çok kişi izledi. Hırsızlara lanet yağdırdım. Bir şey yapamadım, sizin kanalınızla sayın Turizm Bakanı’na iletmek istiyorum. Böyle bir balayından sonra acılar içinde ülkelerine dönen gençler, Türkiye için neler söylemişlerdir! Gerçekten olacak şey değil. Otobüsteki kameralardan belki bulunurlar. Yakalandıklarında Türkiye’de bir saat bile bırakılmamalılar. M.E.

GÜNÜN SÖZÜ

“İnsanı anlamak hayatı anlamaktır.

Ne derler? Bir eğik baş boyunduruktan ağırdır boynunuza.”

“Anlamak için beklemek lazım.” (Harman söz)

AKARCA VE İASOS’U UNUTMA

İZMİR

Yazının Devamını Oku

En iyisi okumamak mı?

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yaklaşık 6 ay önce formasyon kaldırıldı. Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk daha önceki bir konuşmasında bizlere “Siz formasyon almayın, biz size atanınca vereceğiz” demişti. Ama verdiği sözü hâlâ yerine getirmedi.

Bu yıl KPSS sınavına hazırlanıyoruz ama sonumuz meçhul. Uygulamanın nasıl yapılacağı hâlâ belli değil. Gece gündüz bunu düşünmek psikolojimizi bozuyor.

Gelecek kaygısı çok kötü. Formasyon hakkım olduğu için fen-edebiyat fakültesini tercih ettim ama elimden alındı.

Şimdi öğretmen olabilecek miyim bilmiyorum.

Lütfen bize yardım edin, sesimizi duyun!   Emin DURANGÜNÜN SÖZÜ

“DÜŞÜNMEYEN insan, düşünenlerin biyolojik-animal robotudur. Onun için vicdan zihinde oluşur.”

Prof. Dr. Niyazi KAHVECİ

MUTASYONA BİR ÖNERİ

PANDEMİ

Yazının Devamını Oku

WhatsApp’ta gözden kaçanlar

WhatsApp’ın kullanıcılarına yönelik ‘zorunlu güncelleme’ kararının ardından alternatif mesajlaşma uygulamalarına ilgi arttı.

WhatsApp’ın dayatmasına karşı bir toplumsal tavır oluştu ve sosyal medyada #WhatsAppSiliyoruz etiketiyle paylaşımlar yapıldı. Bir günde 100 binden fazla paylaşım yapılan harekete Selçuk Bayraktar da BiP, Telegram ve Signal uygulamalarını kullandığını belirten bir tweet’le destek oldu.

WhatsApp’ın güncellenen koşullarını ve gizlilik ilkesini 8 Şubat’a kadar onaylamayan kullanıcılar uygulamayı kullanamayacak. Veri güvenliğine dair sert yaptırımlar içeren yasal düzenlemelere sahip AB ülkeleri bu düzenleme kapsamında değil. Devletimizin bu konuyla ilgili nasıl bir tutum sergileyeceğini merak ediyoruz.

Fakat bu tartışmalar olurken çok önemli bir detayı atlıyoruz. WhatsApp’ın kararı, yeni bir uygulama değil. WhatsApp 2016 yılından beri kullanıcı verilerinin neredeyse tamamını grup şirketleri ile paylaşıyor. Yeni sözleşme aslında verilerinizin Facebook ile paylaşılmasını ‘reddetme hakkınızı’ elinizden alıyor.

Kişisel verilerin korunmasıyla ilgili güçlü yasalar çıkmış olsa da toplumsal olarak yeterli bilinç seviyesine ulaştığımız söylenemez.

Bu konuyu da ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olarak’ ele almış durumdayız. Sadece bir mesajlaşma uygulamasını değiştirerek interneti ve kişisel verilerimizi daha güvenli hale getiremeyiz.

Yine de bu tartışmaların gizlilik, dijital mahremiyet gibi önemli konuları ıskalamadan, interneti daha bilinçli ve gerekli önlemleri de alarak kullandığımız bir döneme geçişe katkısı olur umarız.

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Aşı gelecek de ne kadar hazırlıklıyız

2020 Mart’tan beri etkisini sürdüren COVID-19 salgınının yarattığı koşullar, sağlık sistemimizdeki eksiklik ve sorunları gün yüzüne çıkarmaya devam ediyor.

Aşılama konusunda yetkilendirilmesi beklenen aile sağlığı merkezlerinin (ASM) önemli bir kısmında aile hekimi ve hemşire eksiklikleri bulunuyor. Salgın sürecinde kullanıma uygun giriş-çıkış kapı sistemleri ve bekleme salonu bulunmazsa ne yapacağız? CHP Ankara Milletvekili Levent Gök, sürecin etkin ve sorumsuz yürütülmesi için hangi çalışmaların yürütüldüğünü bakanlığa soruyor:

“COVID-19 aşısının uygulama takvimi ve yöntemi belirlenmiş midir? Türkiye’de ASM’lerin sayısını kaçtır? Kaç sağlık personeli görev yapmaktadır? Buralarda muhafaza edilebilecek aşı dozu sayılarını illere göre açıklar mısınız? Sorunların giderilmesi için hangi çalışmalar yürütülüyor?”
GÜNÜN SÖZÜ

“İLKER Başbuğ, Can Ataklı ve Fikri Sağlar hakkında aynı eylem nedeniyle 81 ilde ayrı ayrı suç duyurusunda bulunmanın anlamı ne olabilir ki? Bu savcılıklardan bir kısmı ortada suç yoktur diye takipsizlik kararı verse, bir kısmı ortada suç vardır diye dava açsa, bir kısmı suç şu illerde işlenmiştir diye başvuruyu karşılıklı olarak birbirlerine yollasalar ne olacak? Bir mizah hikâyesi olur mu?”   Av. Erdem AKYÜZ

‘ANADOLU’DA BİR KIZIM VAR’ İÇİN ÇYDD’Yİ UNUTMA

PROF. Dr. Türkan Saylan’ın en büyük eseri olan ve bugüne değin, çoğunluğu kız çocuklarımız olmak üzere on binlerce çocuğumuza el veren Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, gerek ekonomik kriz, gerekse COVID-19 nedeniyle cenaze ve kutlamalardan elde ettiği bağış gelirlerini elde edememekte, zor günler yaşamaktadır.

ÇYDD’nin “Anadolu’da bir kızım var” kampanyası var. ‘EGITIM’ yazıp 4622’ye göndererek 10 TL bağışlanıyor. “Bizi sadece çağdaş eğitim ve bilinçlenme kurtaracak. Karanlığa kızmak yerine bir mum da biz yakalım.”

Ne dersiniz?

Yazının Devamını Oku

Sayıştay iyi ki var

‘Sayıştay’ın 2019 yılı raporundaki verilere göre ‘stoklarda nohut varken, Türkiye’nin neden nohut ithal edildiğini’ sorguladığımız basın açıklamamıza, TMO’dan gelen yanıtta TMO’nun hiçbir zaman nohut ithal etmediği belirtiliyor” diyor Niğde milletvekili Ömer Fethi Gürer...

Kelime oyunu yapan TMO’nun, bir taraftan nohut ithal etmediğini, diğer yandan özel sektörün nohut ithal ettiğini belirtiyor. Burada sorgulanan konunun, nohudun TMO’ya da özel sektör tarafından ithal edilmesi değil, stoklarda çok miktarda nohut varken ithal edilmesi olduğunu belirten Gürer şöyle devam ediyor:

“TMO şayet bir açıklama yapma gereği hissediyorsa bu yıl üreticiden ne kadar buğday alındığını, üreticiden alınan buğdayın kaç liradan alındığını, 2020 yılında ithal edilen buğdayın miktarı ve yapılan ithalat neticesinde yurtdışına ne kadar döviz ödendiğini açıklasın.”

Türkiye’de çok miktarda nohut stoku varken, yurtdışından nohut ithal edilmesinin yarattığı sorunların Sayıştay denetçileri tarafından belirlendiği raporda çok ilginç ‘vakalar’ anlatılıyor.

Türkiye’de yaşanan durumunu önergeleriyle parlamentoya taşıyan Gürer, “Üreticinin mağdur olması ve ürünün değerini bulmaması; ziyan olmaması ve TMO’nun da zarar görmemesi bakımından önem arz etmektedir” dedikten sonra bir öneride bulunuyor:

“Türkiye’nin yıllık ihtiyacının yarısı kadar nohut stoku bulunması, fire ve kısmi bozulmalar bakımından depolama ve muhafazasının da hububata göre daha zor olduğu dikkate alınarak, nohut stoklarının bir an önce satılarak azaltılması ile önümüzdeki dönemde alternatif ürün desteği sağlanması konusunda Tarım ve Orman Bakanlığı nezdinde girişimde bulunulması.”GÜNÜN SÖZÜ

“ÜLKEMİZDE aşılama işlemi kağnı hızı ile devam edemez. İnsanlık olarak ‘Aşı bizim hakkımız’ dememiz gerekiyor.”

Doç. Dr. Emrah ALTINDİŞ

(Mikrobiyoloji uzmanı, İzmir Ege Tıp Mezunu, Amerika’da kendi laboratuvarında çalışıyor. Kendisini FOX TV’de İsmail Küçükkaya’nın programında dinledik, çok etkin ve yetkin bulduk.)

Yazının Devamını Oku

İki gün dolmadan taburcu olmuşlar

‘Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’ya, Yeşilköy Havalimanı’nda pist yerine yapılan hastanede yatarak tedavi gören hasta sayısını ve yurtdışı kaynaklı hastaları sorduk.

Bakan, cevabında “Bu iki yeni hastanede 235 bin hasta bakıldı” demiş. Yani bakanın açıkladığı sayılar ile İstanbul’a düşen COVID hasta sayısının 3 katını, sadece 7 ayda bu hastane bakmış oluyor.

Bu arada diğer İstanbul hastaneleri de yatmış. Yalan ile bir tarafını örtse, öbür tarafı açık kalıyor.

Cevabında verdiği sayı hasta mı, vaka mı?

Bu hastane açılalı 7 ay oldu. 7 ay 210 gün eder. 1000 yataklı iki hastanede hastalar ikinci günleri dolmadan iyileşip taburcu olmuşlar.

Bu yüzden Sn. Sağlık Bakanı bana laf yetiştireceğine, millete aşı yetiştirsin lütfen!”

Bu sözler Ordu milletvekili Mustafa Adıgüzel’e ait.

Bu işte bir karışıklık var ama doğrular nasıl ortaya çıkacak!

TÜRK HALKBİLİMCİ-PİYANİST HALUK TARCAN’I KAYBETTİK

Yazının Devamını Oku

Bu yağmur da kurtarmaz!

Dünya ve Türkiye çok sıkıntılı, krizli bir süreçten geçiyor. Salgın yetmiyormuş gibi, Türkiye bir kuraklık tehdidi altında, tehlike giderek ciddileşiyor.

Baraj ve göletlerdeki su düzeyleri kritik seviyeyi çoktan aştı. TEM üzerinden geçerken Büyükçekmece ve Küçükçekmece göllerindeki su seviyesinin ne kadar çekildiğini gördüğümüzde ürperiyoruz.

Özellikle, 17 milyonu taşımakta yetersiz kalan İstanbul’un büyük tehlike altında olduğu bilinmeli. Gerçekten işin şakası yok. İstanbul ve Trakya’yı birlikte sayarsanız, 18 milyonu aşkın nüfus özellikle tarım için büyük ‘korku’ da yaratıyor.

ISTRANCA, MADEN, RES

Trakya’nın elindeki Istranca suları bu vatandaşlara sorulmadan İstanbul’a aktarıldı, “Bu sular ‘Kanal İstanbul’ civarında yapılacak rezidansların ihtiyacını karşılamaz” diyor uzmanlar.

Bizler doğayı, çevreyi, ormanları, yeşil alanları yok ettik. 1. sınıf tarım alanlarını rant uğruna bir avuç müteahhide teslim ettik. (Kimlerin tarlaları ele geçirdikleri ayrı bir yazı konusu. Hele Istranca ormanlarına tecavüz edenler, RES tahsislerini ellerinde toplayan ve şimdi de pazarlayanlar başka bir yazının konusu.)

İşin garibi, bunu, doğa ve çevrenin korunması bir Anayasal zorunluluk olduğu halde kamu resmi makamlar yapıyor, sağlıksız kentleşmeye izin veriyor. Şimdi hesapsız-kitapsız, ‘Kanal İstanbul’ gibi düşünceleri bırakın. Su meselesini çözmek için “deniz suyundan tatlı su temin edecek projenin” üzerinde yoğunlaşın.

Bu konuda Allah’ın bir lütfu olarak, dünyanın tuz miktarı en az olan bir Karadenizimiz mevcut... Ben bu projeyi İsrail’de gördüm. Ortadoğu’da Arap ülkeleri su diye inlerken, İsrail denizden elde ettiği içilebilir tatlı su sayesinde, yemyeşil parklar, ormanlar, tarım alanları yaratmış. Hiç sıkıntısı yok.

Özal

Yazının Devamını Oku

Yerli rakı azalıyor, ithal viski artıyor

Yeni yıla günler kala gazete ve TV’lerde peş peşe kaçak alkol kullanımından ölümler, kaçak içki imalathaneleri ve ele geçirilen kaçak içki haberleri çıkıyor. İdeolojik nedenlerle de sık sık gündeme getiren alkol konusunu 54. Hükümet döneminin Turizm Bakanı Bahattin Yücel başka bir açıdan ele aldı. “Alkol deyip geçmeyelim” diyen Yücel’in turizmgazetesi’ndeki yazısında şöyle deniyor:

“Son yıllarda kamuoyunda tartışılmayan, daha doğrusu iktidar dışındaki siyasal partilerin tabu gibi değerlendirerek, gündemlerine almadıkları bir sorun yaşanıyor. Kaçak içki olayı niye tartışılmıyor. 

2008-2020 yılları arasındaki 12 yılda alkollü içeceklerde vergiler arttırılarak uygulanan, yasakçı yaklaşım ve muhalefet partilerinin bu konuda tavır almayışları, yalnız ölümlerinin nedeni değil. Başka boyutları da var.

İslami duyarlılık üzerinden sürdürülen ideolojik yaklaşım, 2.5 milyar lira tutarında vergi kaybına da neden oluyor. Ayrıca yerli üreticileri zorlayan aşırı vergi yükü, yabancı ürünlerin ithalatında artışlara ve giderek pazarı yabancı üreticilerin ellerine geçirmelerine uygun ortamı hazırlıyor.

ALKOL DEYİP GEÇMEYELİM

Öncelikle ithalatın tırmanışı açısından bakıldığında, sayılar çok çarpıcı görünüyor. İthalat artarken kayıt içi rakı üretimi önemli ölçüde düşüyor. 2008’de 45 milyon litreden, 2019’de 27 milyon litreye inerek, neredeyse yarı yarıya azalıyor. 

İthalat 2008-2019’da 3.5 milyon litreden 9.5 milyon litreye çıkarak, yüzde 300 arttı. Türkiye’de üretimi olmayan viski ithalatı, 2008 yılında 1.6 milyon litreden, 2019 yılında 10 milyon litreye çıkarak yaklaşık 6 kat arttı.

İthal votka 2008’de 1.5 milyon litreden, 2019 yılında 3 milyon litreye çıkarak, 2 kat artıyor. Bu durumda vergi kayıpları yanında, bağcılık ve anason üretimi de düşmekte, yıllarca bu alanda ekim yapılan kırsal kesimin gelirleri de azalıyor.

Özellikle ithal edilen etil alkolün 3 kat artması, merdiven altı üretimde anason esansından yararlanılması gibi etkenler, ulusal ekonomiye zarar veriyor. Bu tablodan ortaya çıkan vergi kaybı yılda 2.5 milyar TL‘ye ulaşmaktadır.

Yazının Devamını Oku

Kolektif suçun bedeli ağır olur

Ne diyelim... Yaşanabilecek bir İstanbul için yapılabilecek tek şey kaldı elimizde!

Anlatalım.

Geçmişte İstanbul’a kar yağmıyor diye şikâyet ediyorduk. Kardan vazgeçtik, artık yağmur bile yağmıyor.

Ne yazık ki görülmemiş, büyük bir kuraklık yaşıyoruz. Gerekli tedbirleri hızla alamazsak korkarım ki yakın bir gelecekte çok daha büyük sorunlarla karşı karşıya kalabiliriz.

26 Ocak 2012’de yine sizin köşenizde İstanbul’un sorunlarını ayrıntılarıyla açıklamıştım.

İstanbul’u aşırı beton yığınları ve yoğun insan kalabalıklarıyla büyük bir ısı adasına dönüştürdük.

Ne yazık ki yağmur bulutları İstanbul’a giremiyor artık. Bunu herkesin görmesi lazım.

İstanbul’un bozulan ekosistemini bir nebze de olsa düzeltebilmemiz için yapabilecek tek şey kaldı elimizde.

Su havzalarında bugüne kadar boş kalabilmiş topraklarda yeni ormanlar kurmak.

Yazının Devamını Oku

Veysel Eroğlu anlatıyor: İstanbul’un su sorununu nasıl çözdük!

Su ve kuraklık üzerine görüş belirten uzmanlara yerimizin imkânı ölçüsünde yer vermeye çalışıyoruz. Kuraklık konusunda neredeyse iki yıla yakındır yazılar yazıyor, uyarılar yapıyoruz. Tarlaya, bahçeye, derelere ve Ergene’ye bakınca, Istrancaların suyunun nasıl ‘boca’ edildiğini gördükçe büyük bir felaketle karşılaşacağımızı kestirebiliyorduk. Su, toprak ve ormancı hocalarımızı sık sık dinliyorduk. Bu arada Kenan Mortan gibi iklim dengesizliğine küresel ısınma gözüyle bakan bilim yazarlarına da söz veriyoruz.

Şimdi sırada Prof. Dr. Veysel Eroğlu’nda...

Prof. Dr. Nurettin Sözen’den sonra Tayyip Erdoğan’ın İTÜ ekibinden İSKİ’nin başına gelen Prof. Dr. Veysel Eroğlu, Afyon -bir kez de İzmir- milletvekili olarak geçen döneme kadar sırasıyla eski İSKİ, DSİ ile Orman ve Su İşleri bakanlıklarında bulundu. Bu köşenin tüm hacminin 1.5 misli uzunluğunda ‘cevap’ gönderdi. (Yazının tümü Eroğlu’nun sitesinden okunabilir.)

Köşemizde ‘Ergun Göknel açıklıyor: Kuraklığı karşı acil önlem’ başlıklı yazıda Göknel, Eroğlu’nun İstanbul’un 2071’e kadar su sıkıntısı olmayacağını söylediğini hatırlatıyor. Eroğlu da, Göknel’in tarihindeki en büyük susuzluğu yaşayan İstanbul’u Kerbela’ya döndüren kişi olduğunu iddia ediyor.

Prof. Eroğlu, halkın bidon ve kovalarla tanker yolu gözlediğini, İstanbul’a tankerle su taşındığını, kentin çöp dağlarından geçilmediğini, hava kirliliğinden gözün gözü görmediğini, 1993’te metan gazından Ümraniye Hekimbaşı çöplüğünün patladığını, 40 gecekonduyu yuttuğunu ve 38 kişinin öldüğünü, Haliç’te hiçbir canlının yaşamadığı belirtiliyor.

“O dönem İstanbul’un nüfusu 6.5 milyondu ve İSKİ şehre su veremiyordu. Yalova’dan tankerlerle su taşınıyor, ‘yağmur bombası’ projesi gündeme getiriliyor, gereken verim alınmıyor, bomba İSKİ tarafından deneniyor, Batılı şirketler İSKİ’yi parasal olarak sağıyorlar!

ERDOĞAN’LI YILLAR

İstanbul’un susuzluk, çöp dağları ve hava kirliliği ile mücadele ettiği yıllarda, Tayyip Erdoğan 27 Mart 1994’te İBB Başkanı oluyor; kendisi de İSKİ’nin başına getiriliyor. “Yoğun çalışmalar sonunda, 1 Ocak 1995 saat 08.59’da su kesintisine son verileceğini ilan ettik. İlk olarak şebekeleri yeniledik ve 7 dereden 7 tepeye suyu iletmek için çalışmalara başladık. 1995’te Istranca’nın sularını 7 barajla çözdük, İstanbulluların hizmetine sunduk; yani yıllık 235 milyon metreküp suyu şehre getirdik. İSKİ ayrıca 1996’da Şile Keson kuyularını ve 1998’de de Sazlıdere Barajı’nı hizmete alarak yıllık 85 milyon metreküp suyu daha devreye almıştır. 1994’ten 2019’a kadar 25 yılda İstanbul’a muazzam içme suyu yatırımları yapılmıştır. Bu dönemde İSKİ 600 adet tesisi İstanbul’un hizmetine sunmuştur.”

BÜYÜK MELEN PROJESİ

Yazının Devamını Oku

En büyük sorun: Küresel ısınma

12 Aralık, Paris İklim Anlaşması’nın imzalanmasının 5. yıldönümüydü. Nobel İktisat Ödülü sahibi Paul Krugman, “Tüm dünya sorunları bir yana, iklim dengesizliği bir yana” diyor son kitabında. Danimarka bu sözlerin yerindeliğini doğrularcasına örnek bir karar alıyor. Buna göre, bu ülke Kuzey Denizi’ndeki tüm petrol ve doğalgaz aramalarını durduruyor. Kısacası, altın yumurtlayan tavuğunu kesmeye karar veriyor. Bununla kalmıyor, aynı hafta yeni bir iklim yasası benimsiyor. ‘2050’de İklim İklim’ hedefiyle bu alanda ‘örnek’ bir dünya lideri olmayı amaçlıyor.

Bütün bu örnek kararlar, kuşkusuz mikro küçük dünyayı ve birey davranışlarını da etkiliyor. Aynı ülkede, Taastrup’ta 7 bin metrekarelik ve 14 katlı dikey tarlalar üstüne kurulu, ülkenin en büyük dikey tarım girişimi için ‘start’ düğmesine basılıyor. Girişimin özelliği şu: Pestisit ve haşere ilacı kullanılmayacak ve yüzde 95 su tasarrufu sağlayacak.

Bu küçücük örnek bile küresel ısınmaya karşı önlem alınabileceğini gösteriyor.

ABD’nin yeni başkanı Biden’ın ‘Yeşil Yeni Düzen’ (Green New Deal) programı bu anlamda çok umut verici. Yaklaşık 1.5 trilyon dolarlık bir harcamayla yenilenebilir enerji için teşvik programı benimseniyor. Etkisi, sanayinin yeşil endüstriye yönelmesi halinde ritmini bozmadan yaşamayı anlaması olacak. Evet, kapitalizm küresel ısınmaya ‘dur’ diyecek yenilenebilir enerjinin öncelikle ‘rüştünü ispatlaması’nı istiyor/bekliyor. Bunu Yeşil Yeni Düzen ile anlaması söz konusu. Bunlar işin umut veren gelişmeleri...

Ama geçen hafta 11 bin bilim insanının imzasını taşıyan yeni bildirgesi yok oluşumuzun hızlandığı sinyalini veren ‘olumsuz’ bir çığlıktı.

BM raporuna göre, küresel ısınma sürüyor ve bunu azaltmak için en zengin yüzde 1’in karbon salınımını azaltması şart. Çünkü onlar sadece dünyanın yüzde 1’i olarak, en yoksul yüzde 50’nin yol açtığı karbon emisyonunun 2 katını harcıyor. BM Genel Sekreteri A. Guterres’in tüm dünya ülkelerine ‘iklim olağanüstü hali ilan etme’ çağrısı yapması çok anlamlı.

Bakınız: Son 6 yılın rekor düzeydeki kış sıcakları, 2020’de yine ‘egale’ edilecek.

Dünya Meteoroloji Örgütü’nün 2021 ajandasında yer alan 13 fotoğraftan 6’sının doğa ve iklim tahribatını görüntülemesi zaten her şeyi anlatmıyor mu?     

Paris İklim Anlaşması’nı parlamentosunda onaylamayan 7 dünya ülkesinden birinin Türkiye olması insanın içini acıtıyor, söylenecek söz bırakmıyor.         

Yazının Devamını Oku

Anıl Çeçen’den ilginç bir yazı: ‘Nahçıvan koridoru’

Kafkasya haritasına bakalım. Türkiye Akdeniz’e ve Avrupa’ya doğru kurulurken, diğer Türk devleti olarak Azerbaycan da hem Asya kıtasına hem de Hazar Denizi’ne dönük olarak kurulmuş. Böylece Kafkasya haritasında iki Türk devleti ayrı ayrı kurulurken bunların birleşmesini önlemek üzere çeşitli senaryolar öne çıkarılmış. Sırf bu amaçla Azerilerin çoğunlukta bulunduğu bölgelere, Ermeni ve Gürcü asıllı nüfuslar getirilerek doğu ve batı Kafkas Türk devletlerinin birleşmesine set çekilmiş.

Akıl ve sağduyu çizgisinde bir yeni yapılanma her zaman bekleniyor. Bunun için de ilk atılacak adım Nahçıvan koridorunun açılması olacak. Yüz yıl önce harita üzerinde yapılmış olan hatanın düzeltilmesiyle, Nahçıvan’ın Türkiye ve Azerbaycan ile sınır komşusu olması sağlanacak ve Nahçıvan bu hali ile öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasında köprü konumuna gelecek. Nahçıvan köprü konumu ile Türkiye üzerinden Avrupa’ya, Azerbaycan üzerinden de Asya’ya bağlanacaktır.

Nahçıvan koridorunun açılmasıyla birlikte Hazar bölgesi ve Kafkasya ülkeleri yeni İpek Yolu üzerinden doğu-batı trafiğinin tam ortalarında yeniden Hazar’ın merkezi konuma gelmesini sağlayabilecektir. Rusya ve Türkiye’nin bu çizgide ortak hareket etmesi de aynı zamanda İngiltere ve Çin arasında yeni oluşturulan İpek Yolu güzergâhında Hazar bölgesini tekrar öne çıkaracaktır.

Bu doğrultuda günümüzde Kafkasya için ilk atılacak adım olarak Nahçıvan koridorunun İpek Yolu ile birlikte geçişe açılması, dünya barışı açısından son derece acildir.

GÜNÜN SÖZÜ
“BUGÜN Özgür Özel’i (yani beni) bertaraf ederseniz, geriye binlerce Özgür Özel gelmektedir, haberiniz olsun.” Özgür ÖZEL

HAYDİ ‘ASKIDA AŞI’YA

ANKARA’nın ve Hacettepe’nin önemli ve saygın doktorlarından Prof. Dr. Siber Göksel (emekli) aşı konusunda ilginç bir öneride bulunuyor:

“Gücü yeten vatandaşlar ‘gönüllü’ olmak kaydıyla çift kişilik aşı ücreti ödesinler. Aşının biri aşı ücretini ödeyene, diğeri de ücret veremeyen vatandaşa yapılsın. Bu grubun dışında kalanların aşı parasını da devlet üstlensin. Yani ‘askıda aşı’ sistemini geliştirelim. Böylece aşının getirilmesi hızlanmış ve ülkemizde insan ölümleri azaltılmış olur.”

Yazının Devamını Oku

Kuraklığa karşı acil önlem!

Eski İSKİ Genel Müdürü, mühendis Ergun Göknel’in dün yer verdiğimiz, ‘Suda durum gerçekten vahim. Bizi felaket bekliyor’ başlıklı yazısı kuraklık konusunda her şeyi ortaya koyuyordu.

Göknel acil olarak ne gibi önlemler alınması gerektiğini de kaleme almış. Diyor ki:

Hiç gecikmeden, hemen, bir saniye sonra İstanbul’da su kısıntısına gidilmelidir. İlk aşamada günde 3 milyon yerine 1.5 milyon su verilmelidir.

Her türlü şekilde halkın su tasarrufu yapması sağlanmalı ve bu konuda halk bilgilendirilmelidir. Bu amaçla her türlü yayın organında bilgilendirici ve su tasarrufuna yönlendirici yayın yapılmalıdır, ilanlarla su tasarrufu teşvik edilmelidir. Billboard’lar başta olmak üzere toplu taşıma araçları ilanlarla donatılmalıdır. Hastane, okul gibi tüm kamu kuruluşlarında su kaybına sebep olabilecek arızalar tespit edilerek acilen tamir edilmelidir. Bahçe sulama, araç yıkama, sokak yıkama gibi faaliyetler yasaklanmalı ve yapanlar ağır para cezası ile cezalandırılmalıdır.

YAĞMUR BOMBASI

Su sıkıntısını gidermek için kısa vadede ne yapılabilir?

Çok acil hareket edilirse Şubat ve Mart 2021 aylarında İstanbul’da yağmur bombası (cloud seeding) uygulanabilir. Acilen bir ihale açılıp sonuçlandırılır ve bu işlemi yürütecek ekibin ve uçakların İstanbul’a gelmesi, burada da onlara yardımcı olacak teknik ekibin oluşturulması sağlanabilir.

Bu vesile ile de bir hatırlatma yapmak isterim: Eski Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu 2017 yılı sonlarından itibaren devamlı olarak İstanbul’un 2071 yılına kadar su sıkıntısı olmayacağını söylemiştir. Bu sözlerini de kendisine hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum.

GÜNÜN SÖZÜ

Yazının Devamını Oku

Eski İSKİ Genel Müdürü uyarıyor: Suda durum gerçekten vahim

İstanbul’da ve çevresinde hüküm süren kuraklık konusunda sık sık yazdığınız yazıları büyük ilgiyle okumakta ve faydalanmaktayım. Aşağıda yazdıklarımın da faydası olacağını ümit ederim.

Birkaç gün önce de İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu deniz suyundan tatlı su temin etmek için temaslara başlandığını ifade edilmişti. Deniz suyunu tuzdan arındırarak içilebilir su temin etmek İstanbul için yıllardır planlanan fakat gerçekleştirilmeyen bir su temin yöntemidir. Bu yöntem orta vadeli bir önlem olarak düşünülebilir. Bu konuda fazla araştırma yapmaya da gerek yoktur; en etkin şekilde uygulayan İsrail’dir. Vakit kaybetmeden İsrail’deki yetkili kurumlarla temasa geçmek yeterlidir.

Ancak günümüzdeki su sıkıntısı son derece vahimdir ve acil önlemler alınmasını gerektirmektedir. Hayret edilecek olan bugüne kadar, tüm sorumluluğa ve yetkiye sahip olan İBB Başkanı ve İSKİ Genel Müdürü tarafından herhangi bir önlemin alınmamış olmasıdır.

BİZİ FELAKET BEKLİYOR

Durum gerçekten vahim!

Çok kısa vadede İstanbulluları büyük bir felaket bekliyor ve de kimsenin farkında olup önlem aldığı yok.

Nedir bu felaket diyeceksiniz. Çok basit: Su bitiyor. Ve hiçbir önlem emaresi yok.

Şimdi önce İstanbul’un su durumuna bakalım.

17 Aralık 2020 saat 09.44 itibariyle İstanbul’a su veren barajların doluluk oranı yüzde 21.94’dür. Barajlarda 190.59 milyon metreküp su vardır. Son üç gündür serpiştiren yağmur doluluk oranını yüzde 0.29 artırmıştır.

Yazının Devamını Oku

‘Aşımız yerli ve millidir’

Çerkezköy, Tekirdağ’ın bir ilçesi. 1970’lere kadar küçük ilçeydi, ulaşımını da Edirne-İstanbul treni ile sağlıyordu. 1974’lerde CHP’nin iktidara gelmesiyle bölge, kalkınmada öncelikli bölge ilan edildi. Yani kumsal arazileri ile geri kalmış Trakya toprağında ‘kalkınmamışlığın’ adı silinecekti.

Adana’dan İstanbul’a gelmiş, oradan da ürettikleri ilaç hammaddelerinin İstanbul’daki tıkanmışlığını ortadan kaldırmak için Çerkezköy’de yatırım yapmaya karar vermiş Koçak ailesi. Uzun ve zorlu çabaları neredeyse 49 yılı aşmış. Uzun süredir görmediğimiz Çerkezköy, 200 bin nüfusu ile Çorlu’nun ‘kardeşi’ olmuş. Bir başka ilçe Kapaklı ile birlikte bu üçgen, Türkiye’nin en önemli sanayi-üretim merkezi durumunda şu anda.

Koçak Farma Yönetim Kurulu Başkanı Ender Koçak’ı önceki akşam bölgeden gazeteci kardeşimiz Hülya Mert ile birlikte ziyaret ettik. Firmanın CEO’su Dr. Hakan Koçak’ın bir başka randevusu vardı, yeğen Cem Koçak da amcası ile birlikte sorularımızı yanıtladı.

Ender Koçak, “Çerkezköy Organize Sanayi Bölgesi’nde 140 bin metrekare alanda kurulu ve 100 bin metrekare kapalı alana sahip ileri teknoloji donanımlı tesislerimiz Türkiye’nin en büyük ilaç üretim tesisidir” dedi ve noktayı koydu.

Serum üretim tesisleri de İstanbul Ayazağa’da 50 bin metrekare alanda kurulu...

EN ETKİN FİRMA

Koçak Farma, pandemi döneminin en etkin firmalarından bir olmuş: “Sağlık Bakanlığı COVID-19 tedavi algoritmasındaki Favipravir, Hidroksiklorokin Sülfat, Azitromisin, Enoxaparin Sodyum, Dipiridamol, Dekzametazon etken maddeli ürünlerin tamamını yerli olarak üreterek ülkemizin COVID-19 ile mücadelesinde önemli bir destek verdik ve vermeye devam ediyoruz.”

Notlarımızdan özetliyoruz:

Yazının Devamını Oku